19 07 2011

Sevgi Özel / Milli Eğitim Bakanı’na Sesleniş

 

Sevgi Özel/Milli Eğitim Bakanı’na Sesleniş /Cumhuriyet 12 Haziran 2009

 

 

Milli Eğitim Bakanı Sayın Nimet Çubukçu,
Biliyorsunuz, olumsuz bir şey yaşandığında her ağzını açan eğitimsizlikten söz eder; ancak bugüne dek eğitimin niteliği konusu, birtakım kısır tartışmaların ötesine geçememiştir. Eğitim, yaşamın bütün alanlarını kapsayan geniş bir alandır; ne ki yıllardır bu alan birtakım siyasal bakış açılarıyla daraltılmaktadır.

 

 

 

Uzun zamandır ülkemizdeki eğitim politikasının, MEB’nin başına gelen kişilerin dünya görüşü ve bağlı oldukları kurumun kurallarıyla biçimlendiğini yaşayarak görüyoruz. Örneğin MEB’nin dil politikasına, 1950’den bu yana sıklıkla iktidar olan “milliyetçi muhafazakâr” anlayış egemendir ve bu anlayış, Atatürk’ün başlattığı Dil Devrimine tepkilidir. Oysa bugün bu anlayış da Dil Devrimiyle kazanılan sözcük ve kavramlarla kendini ifade etmektedir.

 

Son zamanlarda ortak (resmi) dil tartışmalarının başka yönlere kaydırılması, başta MEB olmak üzere üniversitelerin bilimin ışığında konuya yaklaşmaması, başka bir üzüntü kaynağıdır. Eğitimciye, bilimciye kulak vermeyen politikacılar bu durumu yaratmıştır. Türkiye Cumhuriyeti’nin ortak dili Türkçedir; Türkçenin ortak (resmi) dil olması, öteki dillerin yok sayılması, bu dilleri konuşanların kısıtlanması anlamına gelmez. Tersine eğitimcilerin yönlendirmesiyle üretilecek ortak akılla bu dillerin de bilimsel ve sanatsal açıdan yolu açılır. Örneğin devletin radyo-televizyon açması yerine, açılacak özel radyo ve televizyonlar; sanat ve bilim kurumları, yapılacak her türlü bilimsel ve sanatsal yayın, kuşkusuz bu ülkenin kültürel zenginliği olacak, kökeni ayrı da olsa bilim ve sanat yaratıcılarını yaklaştıracaktır. “Anadille eğitim” gibi “masum” bir sunuşla, Türkçe dışındaki dillerle eğitimi ileri sürülenleri dikkatle izliyoruz. Türkiye Cumhuriyeti’nin öğretmenleri, yargıçları, doktorları vb. eğitim gördükleri dile göre mi görev alanı, bölgesi seçecek? Daha açık soralım; Türkçe eğitim görenle Kürtçe eğitim görenleri nasıl bir gelecek bekliyor? Bu konuda MEB’nin akılcı ve kesin bir tavrı, açıklaması olmayacak mı; üniversiteler suskunluğunu sürdürecek mi? Ortak (resmi) dilden kopmak, başka ayrışmaların yolunu açmaz mı?

 

Sayın Bakan, bir başka büyük ve yıkıcı sorun da yabancı dille öğretimdir. “Gelişmekte olan” etiketiyle kanlandırılan bizimki gibi ülkelerin bireyleri, önce ortak dille düşünmeyi öğrenmeli, sonra bilim, sanat ve uygulayımdaki gelişmeleri birinci elden izlemelidir; ama yabancı dille öğretim niye? Biz sömürge miyiz?

 

Sayın Bakan, ülkeyi saran yabancı adlandırmayla, işyeri ve ürün adlarındaki yabancılaşmayla işgal altında gibiyiz; politikacılarla işadamlarının ayılacağı günü merakla bekliyoruz. “Rezidans, village, city”lerde oturmak, “bye bye, okey”li konuşmak, adı tadı yabancı şeyler yiyip içmek, gelişmek midir kandırılmak mı? Bağımsızlığın temel öğesi dildir!

 

Bilmem haberiniz var mı; okulların çoğunda Türkçe toplulukları oluşturuldu; niye? Çoluk çocuk tedirgin… Nedense bir tek devlet büyükleri rahat… Dileriz siz bu rahatlıktan sıyrılır; ivedilikle çözüm bekleyen dil sorunlarına gerçek uzmanlarla birlikte eğilirsiniz. Ayrı düşünebiliriz; ama aynı ülkenin yurttaşlarıyız; aynı dille anlaşmak zorundayız. Saygılarla.

Prof.Dr. Doğan Kuban  /Türkçeyi Yadsıyanlar Türkiye’yi de Yadsırlar

 

Hiçbir şey uzun süre yurtdışında yaşadıktan sonra İstanbul havaalanında bindiğiniz taksinin şoförü ile ülkenin havası suyu, olup bitenler üzerinde kendi dilinizde konuşmak (yarenlik etmek) kadar güzel değildir. Diller herkesi kardeş yapar. Onun için Azerbaycanlı bir şairin 20. yüzyıl başında ‘Anam dilim’ demesi aklımdan çıkmaz. Bu duyarlığı kaybetmiş olanların ulus-devlet kavramını anlamamaları doğaldır.

 

 

Bu, çocuğunu Amerika’da doğurmak isteyen sonradan görmelerin tavrı gibi bir sosyo-psikolojik bozulmadır. Türkçe, büyük Avrupa dillerinden önce gelişmiştir.. Türkçenin dini içerikli olmayan yazılı edebiyatı Orhun anıtlarıyla başlar. 1071’de Yusuf Has Hacip’in Kutadgu Bilik’i ile karşılaştırılabilecek İngiliz, Alman, Fransız, İspanyol, Rus yapıtı yoktur.
Gerçi Post-modernizm artıkları ulus-devleti tartışmaya devam ediyor, ama bu, dünyada sadece ulus-devlet var olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Dil olmazsa ulus-devlet olmaz. Dilin sözlüğü, kavramsal kapsamı ve düşünsel ya da entelektüel içeriği çağdaş dünyanın egemen dilleriyle aynı düzeyde değilse o ulus-devlet ikinci sınıf bir devlettir. Bir devletin idaresi, ulusun diline saygılı, onu iyi bilen ve kullanan, onun çağdaş kavramları üretmesine ve geliştirmesine yardım eden, yol açan insanların elinde olmalıdır.
Devletleri kendi dillerini kullananlar ya da dil sömürgesi olanlar diye ikiye ayırabiliriz. Dil sömürgesi olanlar genelde eski sömürgelerdir. Bağımsız büyük her toplum diliyle övünür. Burada övünme kurbağa şişinmesi gibi bir şey değildir. Dünya tarihinde yeri olan bir toplumun kendini anlatan ve bugüne kadar yaşamış bir uygarlık aracına sahip olma bilincidir. Onun için ulusun tarihsel serüveni ve sosyolojik yapısı ne olursa olsun, bir ulus-devlet kurmasına olanak vermiş olan dili onun en büyük özgürlük imgesidir. Bu Yunanlı için de, Arap için de, İranlı için de, Çinli ya da Fransız için de aynıdır. Bağımsızlık için direnen bütün toplumların birleştirici gücü dilleridir. Bu olgunun yarattığı kargaşanın sosyal, psikolojik ve tarih boyunca uzanan birikimsel boyutlarını unutarak çözümlenemeyeceğini günümüz olayları gösteriyor. Sömürücü kapitalizmin beyin yıkama söylemi iki şeye saldırır: dil ve ulus. Çünkü çağdaş dünya dille tanımlanan ulus-devletlerden oluşuyor. Bu statüden farklı dünya düzenleri hayal edenler olabilir. Fakat birbirlerini tamamlayan ulus-devlet ve ulusal dil dünyanın bugünkü politik gerçeğidir.
Türkçeden yakınan Osmanlıcı ve İngilizceci sofistlerin toplumun dili konusunda açık bir fikirleri olduğu söylenemez. Bu konuya duyarlı olan okuyucuların isteklerine uyarak ‘dil’ bağlamında bir tartışma temeli oluşturabilecek bazı gözlemleri kolayca yapabiliriz.
COĞRAFYA, DİL VE DİN
Ansiklopedilerde bir ülke etnolojisi, dili ve dini ile halkı, coğrafyası, tarihi, kültürü, sosyal, politik ve ekonomik koşulları, idaresi ve eğitimi ile tanıtılır. Bunlar içinde en belirleyici olanlar coğrafya, dil ve dindir. Diğerleri değişkendir. Coğrafyanın belirleyiciliği de sınırlıdır. Türkiye coğrafyasında İ.Ö. 10.000’den başlayan değişik dilli, değişik inançlı, kültür, idare, dil, hükümet şekli ve sosyal yaşamları farklı toplumlar yaşamışlardır. Her dönemin özelliğini etnoloji, dil ve din saptar. Etnoloji bir çok bileşen içerir. İnanç da egemenlik belirleyicisidir. Fakat Osmanlının Sünni egemenliğinde Aleviler, Yahudiler, Rumlar, Ermeniler, Süryaniler ve değişik mezhepler yaşıyorlardı.

 

Bir ülkeyi dili tanımlar. Fransa’yı Fransızca, Almanya’yı Almanca, Türkiye’yi de Türkçe yapmıştır. Marco Polo Anadolu’ya Turcomania derken, Türkleri iyi tanıdığı için değil, Türkçe egemen olanların dili olduğu için öyle söylemiştir. Ortaçağ’dan beri Selçuklu Devleti ve Osmanlı Devletine karşın bizi dünya Türkiye olarak biliyor. Ülke o dili konuşan egemen halkın ülkesidir.
Dil bir ülkenin gerçek bayrağıdır ve kültür denilen olguyu taşır. Sadece sömürgeler sömürgecinin dilini konuşur. Senegal’in okumuşu Fransızca, Kenya’nın okumuşu İngilizce, Amerikan yerlileri İngilizce, Brezilya yerlileri Portekizce konuşurlar. Öz dilleri ilkel ve çağdışı kalmaya mahküm olmuştur. Her toplum kültürü, içeriği ithal edilmiş olsa da, kendi dil ile ifade edildiği zaman kendinden saydığı olguları benimser.
Geçen gün bir gösteride güzel bir koro grubu iki tane Türkçe, altı tane İngilizce şarkı seslendirdi. Hepsi iyiydi. İngilizce şarkılar bütün dünyanın ikinci halk müziği konumunda. Yine de Türkçe şarkılar bizim, ötekiler Türkiye’ye egemen olmaya başlayan bir kültürün ifadeleriydi.
KÜLTÜR-DİL VE ÖZGÜRLÜK
Kuşkusuz sınırları aşan evrensel davranışların çağdaşlığı tanımlayan boyutları yadsınamaz. Ama yabancı etkilerin yeni bir sömürge düzenine yol açması olasılığı vardır. Kültürü ezik bir toplumun özgürlüğü tehlike altındadır.
Teknoloji, bilimsel kavram, ekonomik, felsefi kavramlarla birlikte yabancı sözcük ithali her zaman egemen kültür anlamına gelmez. Teknolojik gelişme, iletişimin elektronik hızı ile birleşince yeni sözcükler dünyanın her köşesine taşınıyor. Fakat kullanılan nesne ve kavram genelleştikçe zaman içinde toplumlar ona yeni adlar takarlar.
Din bağlamında da ulus dili egemendir. Vaizler İran’da Farsça, Pakistan’da Urduca, Çin’de Çince, Türk dillerinin egemen olduğu Tataristan, Türkmenistan, Azerbaycan’da Türkçe konuşurlar. Çünkü dini Türklere Arapça anlatamazsınız. Arapça ayet dinin süsüdür, simgesidir, içeriğidir. Fakat Türk ya da İranlı, ya da Çinli, Hintli onu sadece kendi dilinde anlayabilir. Türkçe anlatılmasaydı Türkler Müslüman olmazlardı. Onun için Kuran Ortaçağda Türkçe’ye çevrilmiştir. Göçer Türkleri Müslüman yapanlar onlara Arapça öğretmediler. Kuranı Türkçe anlattılar. Onun için bizim büyük velilerimiz Türk’tür: Yesevi’dir, Evliya Ata’dır, Hacı Bektaş’tır.
Uluslar dini gündelik yaşamın parçası yaptıkları ve dini metinleri kendi dillerine çevirdikleri zaman ulusal edebiyatları gelişmiştir. Avrupa’da İncil Latinceden anadillere çevrildiği zaman ulusal edebiyatlar gelişmeye başlamıştır. Osmanlı Divan Edebiyatı İran Edebiyatı etkisinde kalmıştır. Bilim ve kelam dili Arapçadır. Türkçe şiir de biraz tasavvufla yoğrulmuş halk şiiri çerçevesinde kalmıştır. Fakat Osmanlı İmparatorluğu Türkiye ulusal devletine indirgendiği zaman Türk edebiyatı, Türk kültür dili olarak gelişti. Kutadgu Bilik’leşti.
Günümüzde de bilim ve teknoloji bağlamında evrensel bir dil mekanizması var. Bu mekanizma karmaşıktır. Silecek, uçak, bilgisayar sözcükleri Türkçeleşmiştir. Fakat biz otomobile biner ve frene basarız ve trene bineriz.
TÜRKÇE ÖNCE GELİŞTİ
Gelecekte insanlığın İngilizce mi, Çince mi yoksa yeni bir tür Esperanto mu konuşacağını bilmiyoruz. Şimdilik kimse kendi dilinden vazgeçmiyor. Fakat yabancı dil kültürün bütün boyutları için geçerli değildir. Dillerin en üst düzey gelişmeleri edebiyatta ve düşün alanında olur. Şiir dili ise insan ve toplumun psikolojik olarak en derin ve en saf varlığını yansıtır. Orada dilin doğası ve dehası vardır. Toplum da orada var olur.
Türkçe, büyük Avrupa dillerinden önce gelişmiştir. Fransız dilinin bütünleşmesi 11. yüzyıldan sonradır. Fransız edebiyatının 11 yüzyılda sahip olduğu en önemli edebiyat ürünü Chanson de Roland’dır. Alman edebiyatının Minnesang geleneğini sürdüren ünlü Nibelungenlied’in yazılı en eski örneği 1200 tarihlidir. İspanyolcanın şekillenmesi 13. yüzyıl, bugünkü İngilizcenin en erken belgesi 14. yüzyılda Chaucer ile başlar. Kiev Rusya’sıyla özdeşleşen Eski Rus edebiyatı 11-13 yüzyıllarda ilk ürünlerini vermiştir. Bunlardan önce sadece manastırlarda üretilmiş çoğu çeviri dini yapıtlar vardır.
Türkçenin dini içerikli olmayan yazılı edebiyatı Orhun anıtlarıyla başlar. 1071’de Yusuf Has Hacip’in Kutadgu Bilik’i ile karşılaştırılabilecek İngiliz, Alman, Fransız, İspanyol, Rus yapıtı yoktur. Türkçe Yunanca ve Latince dışında, Avrupa’nın en eski dillerinden daha önce kimlik kazanmış bir dildir. Bu bir göçer toplum için olağanüstü bir tarihsel olgudur.
Ulusal kimliklerini, dillerini eskimiş bir elbise gibi çıkaranlar, bunları da anımsamalıdır. Kuşkusuz ortak ulusal bilinç onlarınkinden çok daha güçlüdür.
Cumhuriyet Bilim ve Teknoloji Eki 12 Haziran 2009 1160/2
 

 

10
0
0
Yorum Yaz