19 07 2011

İŞLEVİ SAPTIRILMIŞ ŞİİR YILLIKLARINI VE ÖDÜLLERİ İSTEMİYORUZ'

İŞLEVİ SAPTIRILMIŞ ŞİİR YILLIKLARINI VE ÖDÜLLERİ İSTEMİYORUZ'

 

Bilidiriye adınızı yazdırınız. BİZ olalım.


Aşağıda imzası olan şairlerden,
Saygıyla...
 
 

İŞLEVİ SAPTIRILMIŞ ŞİİR YILLIKLARINI VE ÖDÜLLERİ İSTEMİYORUZ

 

Türkiye son yıllarda daha da belirginleşen toplumsal, siyasal, kültürel her anlamda bir değişim ve dönüşümün yaşandığı süreçten geçiyor. Toplumun her alanında göreceğimiz bu çoğu zaman olumsuz yönde, egemen zihniyeti güçlendirici, özellikle “kadınlar” adına adaletsizliklerin ve dengesizliklerin çoğaldığı, bir kirlenme olarak adlandırılabilecek süreçten şiir, şiir dili ve şair de nasibini alıyor. Bu kirliliğin ya da deformasyonun en belirgin göstergesi; yıllıklar üzerinden yapılan tartışmalardır. Yapılan her tartışmanın yıkıcılıktan uzak bir “erkek” parodi şeklinde ve iktidar odaklı olması ise daha da vahimdir. Son yıllarda hazırlanan yıllıklar egemen ideolojinin bir göstergesi, ülkemizde her alanda yaşanan değişimin bir yansıması ve sonucudur. Her geçen yılla birlikte Türk şiirinin köşe taşlarının “insafsızca” veya adaletsizce, şiir dışı gerekçelerle yıllıklardan budanması da yıllıkların eski işlevselliğinin, saygınlığının ve değer kaybetmesinin nedenidir. Yıllıklar gereğinden fazla abartılarak ve işlevleri saptırılarak sahte bir gündem oluşturulmaktadır. Türkiye’nin ve şiir ortamının gerçek gündemi bunlar değildir. Bu yıl hazırlanan bazı yıllıklarda ideolojik ayrımcılık her zamankinden daha belirgin hale gelmiştir. Yıllıkları hazırlayanların kendi ideolojilerine yakın bir kesimin ad ve şiirlerini belli bir kümelenme yaratacak şekilde öne çıkarma, bir diğer kesimi dışarıda bırakma çabası, büyük sistemin ve erkek egemen düşüncenin sürdürücüsü olmaları ve bu amaçla yıllıkların tasfiye aracı kılınmaya çalışılması su götürmez bir gerçek olarak açığa çıkmıştır.

 

Yıllıkların şu anki durumu ülkemizdeki toplumsal, kültürel, siyasal değişimin bir yansıması ve sonucudur. Bir yandan çok önemli bir işlevinin olmadığının vurgulanması öte yandan farklı “renklerde” farklı yıllıkların ortamda pıtrak gibi çoğalması ister istemez bu yıllıklardan bazılarının hem bazı ideolojilerin örtüsü olduğu hem de  “genç şair” üstüne oynanan, onlara “cemaatçiliği” öğreten ve önlerini kesmeye, düşünmelerini, eleştirel bakışlarını engellemeye yönelik stratejik bir amaçla çıkarılıyor olabileceği düşüncesini getiriyor insanın aklına. Türkiye şiir ortamı için şiire ve şaire dair olması gerekirken asıl işlevi değiştirilmiş, “şiir yıllıkları” adında bir kirlenme gereksizdir. Şiiri ve şairi önceleyen şiir yıllıklarına değil,  şiiri ve şairi araçsallaştırarak, zaman içinde işlevinden saptırılmış, işlevi kendinden menkul olmayan “şiir yıllık”larına karşıyız. Şiir yıllıklarının bazı gerici zihniyetlerin üstüne örtü olarak serilmesine, tasfiye aracı kılınmasına karşıyız. Yıllıkları, dağıtımı yapılmayan, depolarda çürümeye bırakılan şiir kitaplarıyla, paradoksal olarak durmadan çoğalan “şair” ve “şiir”leriyle Türkiye şiir ortamında büyük bir kirlenme vardır.

 

Türkiye’nin duyarlı şairlerini, TYS, PEN, konuya duyarlı dernek ve dergileri:

 

Bir platform oluşturmaya ve bu konuyu tartışmaya, şiir ortamında yaşanan karışıklığın neden olduğu yozlaşma ve popülaritenin yol açtığı kirlenmeye, yıllıklar aracılığıyla gerçekleştirilmeye çalışılan düşünen, eleştiren kesimin tasfiyesine yönelik bütün girişimlere “DUR” demeye çağırıyoruz.

Saygılarımızla,

 

 

GÜLSELİ İNAL,  

ARİFE KALENDER

NİLAY ÖZER, 

Z. BETÜL YAZICI, 

MİNE ÖMER, 

SEÇİL ÖZCAN,  

ARZU K. AYÇİÇEK, 

ÖZLEM TEZCAN DERTSİZ, 

HALİDE YILDIRIM, 

MUHSİNE ARDA,

 

ZÜBEYDE SEVEN TURAN, 

PERİHAN BAYKAL, 

FATMA AKİLHOCA,

SEDEF KANDEMİR, 

ÖZGE KOCATÜRK, 

EMİNE KUŞOĞLU, 

HAYRİYE ERSÖZ, 

NİLÜFER ALTUNKAYA, 

MÜESSER YENİAY

Nedime Köşgöroğlu

AYDAN YALÇIN

DİLEK DEĞERLİ

PELİN ONAY


 

“TÜRKİYE’DE KADININ ADI, BİLİMİN TADI” YOK (MU?)”
Çarşamba, 18 Mayıs 2011 15:38 Gösterim: 256
  • PDF

Türkiye’de kadın olmak…
Yeri gelince en kutsal varlıktır, “anadır” kadın . Ama en çok küfredilen de yine “ana”dır Türk toplumunda .
 Ezilendir, sömürülendir, dayak yiyendir, tecavüz edilendir… Ve her şeye rağmen yaşamını sürdürendir.
Küçük yaşta tarlalarda çalıştırılandır,.. Çocuk yaşta evlendirilip, “çocukluğunu” çocuklarıyla paylaşandır.
 Bütün bunları atlatıp “hanımağa”, “hanımana” düzeyine geldiğinde kan davalarını ateşleyen, çevresine kan kusturandır da.
Kısacası “anamız, avradımız, yarimiz” olan kadın genel olarak ülkemizde hak ettiği düzeye gelememiştir. O nedenle Duygu Asena’nın klasikleşen romanı ile adlandırırsak “Kadının adı yok..” tur ülkemizde.. 

Bununla beraber üniversitelerimizde “kadının adı var” mıdır?
Son günlerde bilim kadınlarımız üzerine çok umut verici bir  makale okudum : Türk bilim kadınları ve bilime katkıları (http://sbe.gantep.edu.tr). Makalenin kısaca özeti şu :
“Türkiye’de bilim alanında varlık gösteren kadınlar, ağırlıklı olarak üniversitelerde görev yapmaktadırlar.  2008-2009 öğretim yılı itibarıyla, ülkemizdeki üniversitelerde 40861 kadın akademisyen çalışmaktadır ve bunların yaklaşık dörtte biri profesör düzeyindedir.(A. Çıkın’nın notu :  eğer bu ifade doğru kabul edilirse kadın profesörlerimizin sayısı 4 bin civarında olması gerekir. Oysa ayni dönemde üniversitelerimizdeki kadın profesör sayısı 2 bin 174’dür.) Günümüzde dünyanın en gelişmiş ülkeleriyle kıyaslandığında daha iyi bir konumda bulunan kadın bilim insanlarımızın , başlangıçtan bugüne kadar  nasıl bir yoldan geçtiği, hangi alanlarda  en çok katkı verdiği ve neden bazı alanlarda yoğunlaştıkları konusunda yapılmış bütüncül bir çalışma bulunmamaktadır.Bu makale, bahsedilen  hususları tespit etmeyi   ve bu konuda bir çerçeve oluşturmayı  amaçlayan “Türkiye’de Bilim Kadınları ve Bilime Katkıları” adlı  doktora tezine dayanılarak  ve istatistikler olabildiğince güncelleştirilerek yazılmıştır.”


Türk kadını yüksek öğretim olanağını ilk kez meşrutiyet döneminde elde etti.  Kızlara yönelik yüksek öğretim dersleri ilk kez 5 Şubat 1914’de İstanbul Darülfünunu’nda başladı.  Cumhuriyetin kurulması, 4 Nisan 1926’da şeriatın kaldırılması ve Türk Medeni Kanunun kabulü ile Türk kadını önemli haklar elde etti.
TÜSİAD’ın raporuna göre (2008), Türkiye’de kadının yüksekokullaşma oranı, 1999-2000 döneminde % 10, 5, 2005-2006 döneminde  % 17,4 olarak bildirilmektedir.
UNESCO’nun bir raporuna göre (2006), kadın akademisyen oranı  dünya düzeyinde  % 30 olarak bildirilmektedir. Türkiye % 36 ile bu oranın biraz üzerindedir. Bununla beraber bu oranCumhuriyetin ilk yıllarında sıfır iken 2009 yılında % 41’e ulaşmıştır.


2008-2009 verilerine göre üniversitelerimizdeki akademik kadroların içinde yer alan kadın akademisyenlerin oranları şöyledir : profesör % 27,8; doçent % 32,6; yrd.doçent % 34,6; ar. görevlisi % 47. Kısacası kadınlarımız üniversitelerde erkekleri yakalamak üzere.


Aslında bu kısa notları 18 Mayıs 2009’da kaybettiğimiz Prof. Dr. Türkan Saylan için yazdım. Adı geçen çalışmada Türkan Saylan hakkında şu değerlendirmeler yapılmış :  
“Türkan Saylan (1935-2009), SSYB Lepra Hastanesinin 21 yıl başhekimliğini yapmış ve çalışmaları sayesinde 15 yıl içinde Türkiye’de cüzam hastalığı tamamen bitmiştir. 2006 yılına kadar Dünya Sağlık Örgütü’nün Lepra konusunda danışmanlığını yapmıştır.  Uluslar arası Lepra Birliği’nin (ILU) kurucu üyesi  ve Avrupa Dermato –Verenoloji  Akademisinin ve Uluslar arası Lepra Derneği’nin üyesi olmuştur. Tıp dışında eğitim alanındaki çabaları  nedeniyle  1986 yılında “Uluslar arası Gandhi Ödülü”nü  almıştır. Ciddi hastalığına rağmen , ülkemizin kalkınması ve özellikle kızların eğitimleri için çalışmalarını ölünceye kadar sürdürmüştür.” ( Günseli Naymansoy, Türk bilim kadınları ve bilime katkıları, Gaziantep Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi 2010,9(1) ;203-232. )
Türkan Saylan bilim insanı olma yanında, bilim adamının toplumsal sorumluluğunu en üst düzeyde yerine getirmiş örnek bir insandır. Onu, son günlerinde gayri ciddi suçlamalarla ülke olarak çok üzdük.
Onun öldüğü gün “ATKIZ” şiirini yazmışım. Şiirin, geçen yıl İstanbul’daki anma toplantısında okunduğu iletildi bana. Ayni şiiri, Milas Belediye Başkanı  sayın Muhammet TOKAT’ın Cumhuriyet Mahallesindeki  “Prof. Dr. Türkan Saylan Parkı”na, kendi sözleri ile birlikte yazdırdığını gördüm. Sayın Başkana en içten teşekkürlerimi sunarken “Atkız”  şiirini  sizlerle paylaşmak istiyorum (Slayt olarak ta izleyebilirsiniz):

ATKIZ
 Türkan Saylan’a
çık  tarihin  girdaplarından
kucaklaş Anadolu’yla geçmişten geleceğe
sarsın her yanını bilgelik düşleri
en ücra yerlerinden öp leprayı
uyandır yoksulluğu kuş seslerinde
duymazlara
aymazlara
At  kız
 
birden takılıp kalma Ergenekon’a
geçmişten gelen sestir O
savur saçlarını karanlıklara
kucaklaşsın taze kızlar bilimle
yoğur düşlerini
görmezlere
bilmezlere
At kız
 
dolaş Anayurdunu
selamlaş uygarlıklarıyla insanlığın
gir Anadolu’nun en yoksul koynuna
çık dağlara
gez tarihin izleğinde
sevişsin çıplak ayakların çorak toprakla
yıka yüreğini
kızların ortaçağ bakışlarında
karıştır acılara
bacılara
At kız
 
geceleri yurdunun geçmişini çağır odana
“Kardelenler”  çığlık çığlığa
 “yaşamla buluşsunlar”
aydınlanmanın ilk basamaklarında
bir ışık da onlar yaksın
gözlerindeki parıltıları
sormazlara
bulmazlara
At kız
 
aç göğsünü Anadolu’nun acılarına
tut ellerinden üşümesin “Kardelenler”
çık gel en beklenmedik anlarda
çağır uykularında çılgın Kybele’yi
yakala saçlarından bilisizliği
anlat
aydınlat
ATKIZ

T.Ayhan ÇIKIN
Mayıs 2009, Milas

ATKIZ / Türkan Saylan'a adlı Sesli Şiir İndirebilirsiniz. 



 

22
0
0
Yorum Yaz