25 03 2012

HASAN ÂLİ YÜCEL’İN MİRASI / Zeki SARIHAN

HASAN ÂLİ YÜCEL’İN MİRASI / Zeki SARIHAN
e-Posta Yazdır

20. Yüzyıl Türkiyesinin en ünlü ve önemli eğitim bakanı Hasan Âli Yücel, çağdaş eğitim tarihinde büyük ve derin bir miras bırakmıştır. Bunu yalnız onun ölüm yıldönümlerinde adına etkinlikler düzenlenmesinden değil, en önemli eseri olan Köy Enstitülerinin eğitim ve kültür tarihimizdeki yerinden de anlayabiliriz.

1939’dan 1946’ye kadar 7 yıl 7 ay işbaşında kalan Yücel, çok yönlü bir kişidir. Eğitim ve kültür hayatımıza katkıları enstitülerle sınırlı değildir. Zaten Köy Enstitülerini kuran ve kollayan bir anlayışın eğitim, kültür ve basın alanlarında başka bir tutum alması beklenemezdi. Ancak bu yazıda Yücel’i anlamaya dönemin siyasi koşulları ve Köy Enstitüleri üzerinden çalışacağız.

Türkiye aydınları Tanzimat’tan beri Avrupa demokratik devrimlerinin çekim alanına girmişti.  Bu devrim, 1908 İkinci Meşrutiyet, Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet döneminde yapılan atılımlarla Türkiye’de ete kemiğe büründü ve Türk Devrimi haline dönüştü. Yücel, bu devrimin eğitim alanındaki en başarılı temsilcisi oldu. Başarılarının altında yatan olguların nedenlerinden biri onun da, Enstitülerinin pedagojik babası Tonguç’un da öğretmen olmalarıdır ve Türkiye’nin eğitimde neye ihtiyacı olduğunu bilmeleridir.

Yücel’in bakanlığı boyunca Türkiye;  muhalefetin, basın özgürlüğünün bulunmadığı, hatta ülkenin tek partisinin bile parti kimliği taşımadığı bir siyasi rejimin altındaydı. Sonradan çok yadırganan Milli Şef döneminde ülkede halk kitleleri yoksulluktan, aydınlar ise özgürlük yokluğundan patlama noktasına gelmişti. Sınıfların varlığını kabul etmeyen bir siyasi irade, sınıf mücadelesini de şiddetle yasaklamıştı. Ancak ne var ki Köy Enstitüleri tam da bir sınıf mücadelesinin eseri olarak kuruldular ve kapatıldılar.

Bu gerçekleri kabul edenlerin şimdi yanıtlarını merak ettikleri soru şu olmalıdır: Böyle bir siyasi atmosfer içinde nasıl olmuştur da hemen bütün özgürlükçü, halkçı insanların anısını saygıyla andıkları bir Hasan Ali Yücel çıkabilmiş, Köy Enstitüleri nasıl kurulabilmiş ve bu enstitülerde nasıl olmuştur da derin bir halkçılık düşüncesi filizlenebilmiştir?

Sanırım bunun nedeni daha İkinci Meşrutiyet döneminde uç veren ve Kurtuluş Savaşı yıllarında doruğuna çıkan halkçılık düşüncesinin, 1930’lu yıllarda devlet kadrolarından tamamıyla silinememiş olmasıdır.

Yücel, arkasında İnönü’nün ve devletin siyasi iradesi olmadan, o güzel işleri elbet de yapamazdı. Fakat Köy Enstitüleri bağlamında ele alırsak ona verilen yetki ve desteğin ne için olduğuna bakmak gerekir.

Cumhuriyet idaresinin ilk 15 yıl içinde köye uzanamadığı açıktır. Nüfusun yüzde 80’ini oluşturan bu kitle siyasi olarak pasifleştirilmiştir. Tam da bu nerenden ötürü milli gelirden payına düşeni alamamaktadır. Ulusal servetin artması ve bunun nispeten de olsa adil olarak paylaşılabilmesi için ekonomik hayatın canlanması, üretimin gelişmesi ve mülkiyet ilişkilerinin değişmesi (öncelikle toprak reformunun yapılması) gerekiyordu. Bu yapılamadığı, köylüler hemen hemen Osmanlı devletinin son zamanlarındaki iktisadi ve sosyal şartlar içinde yaşadıkları, toprak ağaları, eşraf ve mütegallibenin emri altında bulundukları için kent merkezlerinde yerleşmeye başlayan yeni kültür, yeni insan ilişkileri köylerden uzaktı. Köy Enstitüsü mezunlarının yapıtlarında geldikleri köylerin durumunu anlatan bölümler bu acı tabloyu bütün açıklığı ile göstermektedir.

Köyü değiştirmek, köy nüfusunu rejimin değerleriyle bütünleştirebilmek acil bir gereklik haline gelmişti. Kendini ne kadar güçlü hissederse hissetsin hiçbir rejim geleceği düşünmeden edemez.

Bu ülkü, Cumhuriyet kadrolarının baştan beri düşünmedikleri bir şey değildi. Fakat bunun yol ve yöntemleri bulunamamıştı. Cumhuriyet, köyü kazanamazsa kaybetmeye mahkûmdu. İsmail Hakkı Tonguç’un İlköğretim Genel Müdürü olan, Yücel’in de çalışma arkadaşı sayılması gereken Ferit Oğuz Bayır, Köyün Gücü adlı kitabında köy eğitiminde geç kalındığını anlatır.

Köy Enstitüleri, İsmail Hakkı Tonguç’un Canlandırılacak Köy adlı kitabına da ad olacağı gibi köyü canlandırmak zorundaydı. Köy Enstitüleri bunun için kuruldu. Gerçi bu projenin temelleri, 1936’da Eğitmen kursları ve 1937’de iki Köy Öğretmen Okulu’yla atılmıştı ama bu denemeleri Köy Enstitüleri uygulamasıyla temellendirmek, genişletmek ve yerleştirmek Yücel’in bakanlığı dönemine rastladı.

Köy Enstitüleri Kanunu ile kafasında müspet bilim olduğu kadar, elinden de iş gelen, köye her bakımdan önderlik yapabilecek öğretmen yetiştirmek isteniyordu. Bu öğretmenler şehir öğretmen okullarından yetişenler gibi zor koşullarda köylerden kaçmayacaklardı. Yasa Meclis’te oy birliği ile kabul edildi. O tarihlerde Meclis’te herhangi bir kanun tasarısına muhalefet etmek, hükümeti bu konularda sıkıştırmak adetten değildi. 17 Nisan 1940’ta enstitüler yasası görüşülürken Meclis Genel Kurulu’ndan Yücel’e pek az soru sorulmuştur. Kanunun bir maddesinden kuşkuya kapılan Kâzım Karabekir, enstitülere yalnız köy çocuklarının alınmasını, bu çocukların kentlerle temas ettirilmeden gene köylerine öğretmen olarak gönderilmesinden huylandı. Onlarda bir “zümre şuuru” doğurmasından kaygıya kapıldı.  Eskişehir mebusu ve toprak ağası Emin Sazak ise şehirlerde yetişmiş öğretmenlerin görev yaptıkları köylerde halkın ahlakını bozduğunu söyleyerek kanunun o maddesine sahip çıktı.

Yücel, Karabekir’in kaygılarını partinin sınıf kavramını kabul etmediğini belirterek gidermeye çalıştı. Köy enstitülerinde verilecek eğitimin kentlerde verilecek eğitimden ideolojik olarak farklı olmadığını söyledi. Fakat, Köy Enstitülerinin başına gelen olay ticaret burjuvazinin çıkarlarını temsil eden Kâzım Karabekir’i haklı çıkardı. Çünkü Köy Enstitüleri tam da onun derin bir sınıf sezgisiyle önceden gördüğü gibi solcu yetiştirdiği gerekçesiyle budandılar ve kapatıldılar. Hasan Ali Yücel’e yöneltilen suçlama da solcu yetiştiren bu kurumları ve onların yöneticilerini koruduğudur.

Köy Enstitüleri solcu öğrenci mi yetiştirmiştir? Buna hiç şüphe yoktur. Böyle bir şeyi suç veya kabahat sayıp yalanlamak yerine kabullenmek ve bununla övünmek gerekir.

O dönemde resmi görüşün savunduğu ve yürürlükteki anlamı bağımsızlık ve laiklik olan fakat halk kitleleri için özgürlük ve refah anlamına gelmeyen Kemalizm’den başka aydınlar arasında Türkçülük ve sosyalizm akımları da alttan alta dolaşımdaydı. Enstitülü öğrencilerin tümü, köylüyü aydınlatma, kalkındırma ülküleriyle yetiştirilmekte olmalarına rağmen bazı enstitü öğrencileri Türkiye’de sınıfların olduğunu ve kendi geldikleri köylü nüfusun ezilen bir sınıf olduğunu fark ettiler. Hiç kuşkusuz Yücel ve Tonguç’un Hasanoğlan’a ders vermeye gönderdiği bazı solcu hocalarından da ilham aldılar. Çıkardıkları Köy Enstitüleri dergisinde, başka bazı yerlere gönderdikleri yazılarında bu düşüncelerini ifade etmeye başladılar. Enstitülerin yetiştirdiği yazarları temsil eden Fakir Baykurt, Talip Apaydın, Dursun Akçam, Mahmut Makal, Mehmet Başaran gibi köylü ve köycü yazarların gerek o dönemde, gerekse mezun olduktan sonra yazdıkları bunun en parlak kanıtlarıdır.

Yücel’in bakanlık yaptığı 1939-1946 yıllarını ölçü alırsak, o dönemde köylülerin en çok karşılaştıkları devlet görevlilerinin jandarma ve tahsildar olduğu bilinir. Köylülerin bu görevlileri sevmediği açıktır. Şimdi projede yeni bir devlet görevlisi vardır: Köyden yetişmiş, boz urbaları içinde, çalışkan, özverili, bilgili Enstitülü öğretmen.

Enstitülü öğretmenlerin köylü gözünde nasıl bir izlenim bıraktığını çeşitli anekdotlardan izleyebiliyoruz. Bunlar kuşkusuz tahsildar ve jandarmadan faklıydılar. Köyde bazı geri düşüncelerin varlığından ötürü çevreleriyle bazı çatışmalar yaşadılarsa da köylülerden çok köy ağalarıyla, hatta kaymakam vali gibi görevlilerle karşı karşıya geldiler. Bu öğretmen Cumhuriyet’in eğittiği yeni bir insan tipini temsil ediyordu.

Nasıl olmuştur da aynı yönetim altında böyle farklı tipler ortaya çıkabilmiştir. Devletin ideolojisi ve eğitimdeki hedefleri tek değil midir?  

Bunu, tek parti döneminin yapısına bakarak yanıtlayabiliriz. Bu dönemde bakanlıklarla ilgili kararların çoğu bakanlar kurulunda tartışılarak alınmıyordu. Bir bakanlık projesinin hükümet kararı haline gelebilmesi için diğer bakanlar tarafından imzalanıyor olsa da bunların yürürlüğe girebilmesi için Şef’in, mali işlerde de Maliye Bakanı’nın onayını almak yetiyordu. O dönemde bakanlıklar yapmış olan Hilmi Uran’ın “Meşrutiyet, Tek Parti, Çok Parti Hatıralarım” adlı kitabında anlattıkları, bu yargıyı doğruluyor. Yani Hasan Âli Yücel, nasıl diğer bakanlıkların işleri hakkında bir yönlendirmede bulunamazsa Milli Eğitim Bakanlığı’nın işleri hakkında da diğer bakanların söz hakkı yoktur. Bir çeşit özerklik.

Bunun içindir ki Talip Apaydın’ın anlattığı gibi Enstitü öğrencileri bazı çevreler tarafından “Hasan Âli Yücel’in piçleri” olarak yadırganıyor, horlanıyorlardı.

Ancak bu kısmi özerklik fazla devam edemezdi. Her şey Şef’in iradesine bağlıydı. Yücel ve Tonguç, ardından Enstitü müdürleri görevlerinden alınırken CHP’li bakanların, mebusların ve örgütün bunlara sahip çıkamamaları da parti içinde bile bir demokrasinin yokluğundan kaynaklanmıştır.

Köylülerin Enstitülere ve enstitü mezunu öğretmenlere sahip çıkacak bir iradeyi gösterememiş olmalarının temelinde de bu siyasi sistem yatmaktadır. Köylüler enstitülere ve öğretmenlerine sahip çıkmak için yürüyüş, miting yapamazlar, bunun için hükümete temsilciler gönderemezlerdi. Verecekleri dilekçelerin bir faydası olmazdı. Enstitü mezunlarının arkasına polislerin takıldığı, her birinin askerde çavuş çıkarıldıkları bir dönemdi. Öğretmenler bile kendi haklarına sahip çıkacak bir örgütlülükten yoksundular.

Öte yandan, İkinci Dünya Savaşı sonunda iktidar değişikliği büyük bir beklenti halini almıştı. Bunun milletin yararına olacağı düşünülüyordu. Böyle bir dönemde enstitüler tek parti dönemi uygulamalarının kurbanı olmuşlardır. Enstitülerin kapatılması kurunun yanında yaşın da yanmasıdır.

Cumhurbaşkanı İnönü, parti içi dengeleri gözetme adına, 1945’te başta Yücel olmak üzere Enstitülere ruh veren yöneticileri değiştirdi. Türkiye İkinci Dünya Savaşı sonunda Amerika tarafına kaydığı için İnönü “komünist yuvaları” damgası vurulmuş böyle bir ağırlıktan da kurtulmaya ihtiyaç duydu.

Siyasi tarih gösteriyor ki, insanlar belirli koşullar altında taşıdıkları görüşü terk ederek gelecek vaat eden yeni bir platforma yerleşirler. İkinci Dünya Savaşı sonunda kurulan yeni dünya düzeninde CHP yönetimi böyle bir tutum gösterdi ve buna ayak uyduramayacak olan Yücel’i, Tonguç’u, M. Rauf İnan’ı bünyesinin dışına attı. Bu üç önemli isim ve daha başkaları, sonuna kadar kendi eserlerini savundular. Hasan Ali Yücel’in saygınlığı, yalnız Enstitüleri yaratmasından değil, bu eğitim projesine ve Türk devrimine sonuna kadar sahip çıkmış olmasından kaynaklanmaktadır.

Hasan Âli Yücel’in mirası, bugün halkçı eğitim mücadelesi verenlerin davaları içinde yer almış bulunuyor. Kökleri 150 yıl öncelere kadar giden bu ulusal eğitim mirasının bugünkü hedefleri bağımsızlıkçı, aydınlanmacı, halkçı bir eğitimdir.

Uzunca bir süredir siyasi iktidarların buna aykırı planları, uygulamaları ne kadar sürebilir bilinmez. Fakat aklın yolu birdir ve o akıl, eğitimde izlenmesi gereken yolu, yöntemlerini daha da zenginleştirerek mutlaka yeniden keşfedecektir. Çünkü halkın buna ihtiyacı vardır.  

 


  • Ulusal Eğitim Derneği Onursal Genel Başkanı

 

HASAN-ALİ YÜCEL’i 51. ÖLÜM YILDÖNÜMÜNDE ANARKEN / Prof. Dr.Ali Nihat BOZCUK
e-Posta Yazdır

Türkiye Cumhuriyeti’nin eğitim tarihini düşündüğümüzde ilk aklımıza gelen efsane isimlerden birisi kuşkusuz Hasan Ali YÜCEL’dir. Öğretmen, yazar, şair, yönetici, Maarif Vekili ve Köy Enstitülerinin kurucusu…vb sıfatlarla tanınan bu seçkin eğitim,kültür ve siyaset adamını ölümünün 51. yıldönümünde anmak ve anlamak, özellikle çağdaş ve uygar dünyanın özlemini çekenler için bir görev olmalıdır.

Çocukluğu

16 Aralık 1897’de İstanbulda doğdu.Aslen Görele’li olan babası,Ertuğrul Fırkateyni’nin kaptanı olan Amiral Osman Bey’in oğlu olan Ali Rıza Bey’dir. Annesi Neyire Hanım ve Eşi de Gülsüm Refika Hanımdır .Gelişiminde içine doğduğu çevrenin etkisi görülür.Anne ve Babası ekonomik bakımdan iyi koşullardadır.İlk ve tek çocuk olarak hayli geniş bir aile ortamında büyür.

Çocukluğunda daha 4 yaşında iken Laleli’deki Yolgeçen Mektebinde yazı yazma zorunluluğu olmamasına rağmen kendi kendine yazmayı öğrenir.6 yaşında buradan Topkapı’daki taş Mektep’e taşınır.

Çocukluğunun ilk yıllarında ailesiyle Yenikapı Mevlevihanesi ziyaretlerine katılır. Burada izlediği mistik makam ve fasıllar, dönüş törenleri, onun müzik yeteneğinin belirginleşmesini sağlar. Çevresinde “müzik üstadı” olarak tanınan bir kişinin müzik mektebinde eğitim görür.

Gençlik Yılları, Askerliği ve Üniversite Yılları

Eğitim ve öğrenimini sırasıyla 1906’da Mekteb-i Osmani ve Vefa İdadisi’nde (lise) sürdürür.1908’de ikinci meşrutiyetin ilanında yepyeni bir kavramla karşılaştı. Bu söz Hürriyet ‘ti.Bu sihirli söz,onun belleğinde köklü bir iz bıraktı (1).

Liseye devam ederken,bir taraftan Balkan bozgunu baş gösterir.Diğer taraftan,İmparatorluğun Balkanları kaybetmesi onda büyük etkiler yaratır.Bu arada bütün harçlığını kitaplara yatırır.Okuma konusunda, Babasının roman okumasına karşı çıkmasına rağmen,sonsuz açlık içindedir.”Gece sabahlara kadar mum ışığında durmadan okuyordum” der.Bunlar arasında,Japonya’nın kalkınmasına dair bir küçük kitabın etkisinde kalır ve gözü açılır.Der ki; “Öğretim seferberliği ve bunun önemi hakkında inancım bu kitap sayesinde olmuştur.Onun için bu kültür davasını bakan olduktan sonra değil,daha küçük yaşlarda iken,bir kuruluş ve yüceliş imanı olarak kalbime yerleştirmişimdir.” Birinci Dünya Savaşının patlamasıyla,1915 yılında Vefa Lisesi’nin son sınıfındayken Yücel askere çağrılır. Pendik’te yedek subay olarak görev yaparken bir asker arkadaşının Alman Subayı Rabe tarafından hakarete uğramasına tanık olur.Haksızlığa katlanmayan Hasan Ali, bir tavır koymak gerektiğine inanarak Alman Subayına,bir Türk askerine böyle davranamayacağını kibarca bildirir.Bu tavrıyla Alman’ın dikkatini çekmiş olacak ki,Yücel’i kendisine yaver yapar.Talimgah ve karargahta çalışmasının kendisi için adeta bir” gerçek hayat üniversitesi olduğunu” söyler.Emir subaylığı görevinin kendisini “çekiçle- örs arasında farkında olmadan çelikleştirdiğini” kaydeder.1918’de savaş sona erince İstanbul Hukuk Fakültesine girer ve öğrenimini yaparken İfham gazetesinde çalışarak yaşamını sürdürür.

Buradaki bir müderris’in ders anlatımını sevmediği için tartışıp fakülteyi bırakıp sonradan Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümüne,Yüksek öğretmen Okulunun öğrencisi olarak girmiştir.Bu tartışma,H.A.Yücel’in daha o yıllarda gelişmiş kişiliğini göstermesi açısından ilgi çekicidir:

Hukuk Fakültesindeki o yılların ünlü hocası Prof.Celalettin Arif Bey ile tartışması, tüm hazırlıklarına rağmen Yücel’in dersin içeriğini anlamamasından kaynaklanır.Hocasından konunun açıklanmasını ister. Bunun üzerine Celalettin Arif Bey kitabını aynen tekrarlar.Yücel yeniden anlamadığını korkusuzca söyler.Hoca sinirlenir ve “bu kadar anlayışsızlıkla, hukuk talebeliği yapılamayacağını zannederim” diye yanıt verir.Bu yanıt Hasan Ali’nin onuruna dokunur ve hocasına şu yanıtı verir:”Efendim akşam kitabı okudum.Bir kere daha okudum anlayamadım.İçimden dedim ki,ertesi gün giderim müderris bey anlatır anlarım.Halbuki geldim,siz kitabın aynını okudunuz.Ben kitabı okuyup anlamadığım için,aynını söylediğinizden dolayı anlamamam devam etti.Sonra rica ettim size,anlamadığımı söyledim.Anlatayım dediniz,gene aynı şeyleri söylediniz.Böylece anlamama durumum değişmedi. Çok hakkınız var,benim gibi anlayışsız birinin hukuk talebesi olamayacağı muhakkak ama,sizin gibi anlatmasını bilmeyen birinin de hukuk müderrisi olamayacağını zannediyorum”.

Edebiyat Fakültesinde okurken Dergah dergisinde şiirleri yayımlandı. Genç edebiyatcılar, hocalar ve öğrencilerin devam ettiği İkbal Kıraathanesi bu derginin matbaasının yanındadır.Orada Yahya Kemal, Ahmet Handi Tanpınar gibi yazarlarla dostluk kurar.İzmir’in Yunanlılar tarafından işgali üzerine 23 Mayıs 1919’da yapılan ünlü Sultanahmet mitingine katılır.Türk Ocağına devam eder.Ahmet Ağaoğlu,Yusuf Akçura,Fuat köprülü, Halide Edip,Hüseyin Cahit,Akil Muhtar,Hamdullah Suphi ve Ziya Gökalp gibi önde gelen edebiyatçılarla tanışır.

Gerçekci dünya görüşünü savunan İsmail Hakkı Baltacıoğlu ve eğitimci arkadaşları, Henri Bergson’un öğretisini savunuyorlardı.Kant,Schopenhauer,J.S.Mill,H.Spencer gibi düşünürlerin fikirleri üzerinde tartışıyorlardı.Hasan Ali kendisini bunlara ve fikirlerine yakın hissediyordu.Hasan Ali Akşam gazetesinde yazılar yazan,Kurtuluş savaşını destekleyen hocası Necmettin Sadak’a hayrandı. Hocası Ona, gazetede haftalık yazılar yazmasını önerdi.Bu ortam içinde Hasan Ali, ‘üstün derece’ ile Felsefe Bölümünden mezun oldu(2).

İzmir’e Tayini ve Mustafa Kemal’le İlk Karşılaşması

İzmir 9 Eylül 1922’de düşman işgalinden kurtulduktan çok kısa bir süre sonra,İzmir Erkek Öğretmen Okuluna Türkçe ve edebiyat öğretmeni olarak atandı. Kent Yunan işgali izleriyle doludur.9 Aralık 1922’de göreve başladı.İzmir’de Öğretmenler Birliği ve Türk Ocağı’nın kuruluşunu gerçekleştirdi.

3 Şubat 1923’te İzmir’e gelen Mustafa Kemal, halka ülkenin savaş sonrası durumunu anlatır; onların görüşlerini sorar.Hasan Ali henüz 26 yaşında 1 yıllık öğretmendir.Toplantıda söz alır,cesaretle konuşur:”Okulların yanında fosil haline gelmiş medreselerin yaşatılıp yaşatılmayacağını” sorar.M.Kemal bu sorudan çok memnun olur ve kendisine ,ilk olarak ‘eğitim Birliği’ ve ‘karma uygulamadan’ söz ederek yanıt verir.Hasan Ali’nin o günkü savaş yıkıntısı içindeki İzmir’de bulunuşu, onun gelecek konusundaki düşüncelerini ve kişiliğini büyük ölçüde biçimlendirmiştir (2).

1924 yılında İstanbul’a döner; Kuleli Askeri Lisesi’ne edebiyat , ardından 1926’da İstanbul Erkek Lisesi’ne felsefe öğretmeni olarak atanır.Sonraki yıllarda sosyoloji dersini de verirken,Galatasaray Lisesi’nde malumat-ı vataniye (Yurt Bilgisi) ve Türkçe öğretmenliği de yapar.Bu kurumlarda gençleri etrafında toplar,söyleşiler yapar,yeni fikirler üretir,gelecekle ilgili ufuklar açardı.

Milli Eğitim Bakanlığı Müfettişliği

1924 Yılında (3 Mart) yılında çıkan “Öğretim Birliği” Yasası ile çok önemli bir devrim gerçekleştirildi.Hasan Ali’nin İzmir’de söylemek istediği ‘eğitimdeki ikilik’ kaldırıldı. 1926’da Can ile Canan adını verdikleri ikiz çocukları,1936’da da Gülümser adlı üçüncü çocukları doğar. 1926’da Bakan Mustafa Necati döneminde Mıntıka müfettişliğine, 1927 yılında Eğitim Müfettişliğine, daha sonra İstanbul Maarif Emirliğine (Müdürlüğüne), 1929’da ise Maarif Vekaleti Teftiş Kurulu üyeliğine atanır.

Bu dönemde yazı ve dil konularıyla uğraşır.Harf Devriminden sonra Tevfik Fikret’in şiirlerini yeni harflerle yayımlar.Çünkü T.Fikret’e hayrandır.Fikret’in baskı rejimine karşı çıkışı ve modernleşme konusundaki düşüncelerini paylaşır.1928 yılında Tevfik Fikret’in “Tarihi Kadim Doksan beşe Doğru” adlı şiir kitabını Latin harfleriyle yayımlar.Bu kitap Yurdumuzda Latin harfleriyle basılan ilk kitaptır.

Ahmet Hamdi Tanpınar’a göre, Hasan Ali’nin bu kitabı yayımlaması, onun içinde yaşadığı ikilikten kurtulma çareleri aradığını göstermesi açısından önemliydi (3).

Yurt Dışına Gidişi

1930 yılında M.E.Bakanı Cemal Hüsnü Taray, geleceği parlak bu genç müfettiş H.A.Yücel’i okulları,ilgili kanun ve tüzükleri incelemek üzere” Paris’ e -1 yıllık süre ile-gönderir.Bakan Taray’ın bu vesileyle Paris Büyükelçiliğine yazdığı mektup ilginçtir: “Hasan Ali bey, dönüşünde bakanlık Genel Müdürlüklerinden birini işgal edeceği için konuları akademik olarak değil, oradaki eğitim teşkilatının merkez ve yerel örgütlerinde bil-fiil çalışarak staj görmesini arzu ediyoruz.Yatılı ve gündüzlü okullarda bulunarak bunları incelemesini istiyoruz” der.

Bu görev Hasan Ali’nin Batı uygarlığı ile ilk tanışmasıdır.Fransızcasını geliştirir. Konser, opera,tiyatro gibi kültürel etkinlikleri izler.Ayrıca,15 gün süreyle İngiltere’de öğretim kurumlarını inceler.Paris’ten pek çok kitap,dergi,tanınmış ressamların tablolarının reprodüksiyonları,körüklü bir fotoğraf makinası,bir gramofon ve batı müziği plakları ile döner.Fransa’daki bu araştırmasını 1936’da “Fransa’daki Kültür İşleri” adıyla yayımlar.

Gazi Mustafa Kemal ile Yurt Gezisine Çıkışı

Cumhuriyetin ilanından sonra ilk ciddi demokratikleşme hareketi başlamış,Serbest Fıkra kurulmuş,ancak kısa sürede kapatılmıştı.

Cumhurbaşkanı Atatürk bu parti denemesinden sonra olup bitenleri birinci elden görmek için büyük bir Yurt gezisine çıkar. Bakanlıklardan geziye katılacak temsilciler görevlendirilir. Milli Eğitim Bakanlığının 33 yaşındaki bu genç müfettişi H.A.Yücel, Cumhurbaşkanının bu gezisinde Bakanlığını temsilen görevlendirilir.Ankara garında görevliler toplanınca, Mustafa Kemal İzmir’deki o sevdiği ilginç toplantıyı ve Hasan Ali’yi anımsadı.İlk durak Kayseriydi.Mustafa Kemal kentin Lisesine götürüldü.Tüm heyet lisede felsefe dersine girdiler.Derste okutulan kitap Hasan Ali’nin yazdığı Mantık kitabıdır.Cumhurbaşkanı böylece kitabı inceleme olanağını bulur. Akşam yemekte Mustafa Kemal, Hasan Ali’ye yazdığı mantık kitabındaki Arapça terimler yerine,Türkçelerini bulup yerleştirmek konusunda fikrini sorar.

Yücel, bu Arapça terimlerin Türkçe karşılıklarını bulmayı düşündüğünü ancak “ Bu gibi değiştirmelerin kişiler tarafından değil, bir kurul yada kurum tarafından yapılması” gerektiğini ileri sürdü. Böylece Yücel ilerde kurulacak olan Türk Dil Kurumu üzerindeki düşüncelerini açıklamış oluyordu.

Üç ay süren bu gezi sırasında anılmaya değer bir diğer konuşmada ,Mustafa kemal çevresinde bulunanlara bir soru yöneltir:                                                                               “Türk milleti kendini ne zaman kurtulmuş sayabilir?”

Kimileri çekingen,kimi dalkavukca fikirler ortaya attılar.Yücel,”Paşam, Türk Milleti ne zaman kurtarıcı ihtiyacını duymayacak hale gelirse,o zaman kurtulmuş olur” diye yanıtladı.

Mustafa Kemal “Hepiniz güzel fikirler söylediniz.Fakat bu çocuğun ileri attığı,üzerinde bizi derin derin düşündürmeye değer bir fikirdir” diye cevapladı (4).

Türk Dil Kurumu’nun Kurulmasına Gidiş

Gazi ile yapılan kapsamlı Yurt gezisinden bir yıl sonra, 12 temmuz 1932’de Dolmabahçe Sarayında dil devrimini daha sağlıklı temellere oturtmak amacıyla Atatürk,Türk Dili Tetkik Cemiyetini kurdu.Daha sonra toplanan Dil Kurultayında Yücel etkin olduğundan, Kurultaydan sonra Etimoloji kolu Başkanlığına getirildi.Bu sırada Güneş Dil Teorisi ortaya atılır.Atatürk ısrarla bu teori üzerinde durmasına rağmen, vurgulamamız gereken bir nokta da, Yücel’in dil sorununun çözümünde doğru bulmadığı Güneş Dil Teorisinin etkinliklerine katılmamasıdır.

Önemli kimi yapıtları:

1932 yılı Yücel için, yayın yaşamında önemli kitapların yayımlandığı bir yıldır.Bu yıl içinde,Mevlana’nın Rubaileri,Goethe-Bir Dehanın Romanı ve Türk Edebiyatına Toplu Bakış adlı eserlerini yayımlar.Yaşar Nabi Nayır’a göre Hasan Ali, “aklıyla batıda,gönlüyle doğuda bir düşünürdü” (5). Yücel,Mevlana gibi İslam dininin tüm insanlığı kavrayan geniş anlayışı ile,Goethe gibi hem şair,hem filozof batılı bir kültür adamını birleştirmek isterdi (2).

ÖNEMLİ BAZI GÖREV VE BAŞARILARI

     1. Gazi Eğitim Enstitüsü Müdürlüğü

Yücel 6 Kasım 1932 yılında Ankara’daki Gazi Eğitim Enstitüsü Müdürlüğüne atandı ve bu görevini 2 Nisan 1933’e kadar sürdürdü. (Burada belirtmek gerekir; Müdürlüğü sırasında aynı Enstitüde hem arkadaşı ve meslektaşı, büyük eğitimci İsmail Hakkı Tonguç da ders veriyordu.Yakın işbirliği içindedirler).Bu sırada 1913- 1933 yıllarında yazdığı didaktik şiirleri “Dönen Ses” adıyla yayımlanır.Bu şiirler incelendiğinde inançlarının değişime uğradığını, giderek Osmanlı geleneğinden bağlarını kopararak Kemalizmin laiklik ilkesine sıkı sıkıya bağlandığı görülür.

2.Orta Öğretim Genel Müdürlüğü

1933’te Orta Öğretim Genel Müdürlüğüne getirilir,bu görevi 1935 yılına kadar devam eder.Görevinden ayrılmadan önce önemli bir olay ortaya çıkar.Milli Eğitim Bakanı Hikmet Bayur’dur.Milletvekili Refik Koraltan (1950’lerde Demokrat Partili olarak TBMM Başkanlığı yapmıştır), Bayur’a başvurarak bir yakını için kayırma isteğinde bulunur.Hasan Ali,yasalara aykırı olduğu için bu istemi reddeder ve Bakanla aralarında bir tartışma geçer. Görevinden istifa eder.

Parasal açıdan bir güvencesi olmamasına ve arkadaşlarının araya girmesine rağmen girişimler yarar getirmez.Bakan Bayur’un şahsen kendisinden özür dilemesi üzerine tekrar görevine döner.

3.Politikaya Girişi

Seçim tarihi yaklaşmaktadır.Tek partili bir dönemde yaşanan yıllar.1934’te dilekçe ile C.H. Partisine başvurur.Seçim sonucunda İzmir Milletvekili olarak Meclise girer.TBMM 5. Dönem İzmir milletvekilleri arasında bulunan ünlü isimler şunlar (ve görevleri) bulunmaktadır: Celal Bayar ( Bakan,Başbakan ve Cumhurbaşkanı), Hasan Ali Yücel (Bakan), Mahmut Esat Bozkurt (Bakan),Tevfik Rüştü Aras (Bakan), Şükrü Saraçoğlu (Bakan ve Başbakanlık yapmıştır).

1935-1937 yılları arasında yayımladığı yazılar,eğitim ve kültüre olan yoğun katkısı onun daha üst düzey görevlere (örneğin Bakanlığa) hazırlandığının göstergesi niteliğindedir.Bu yıllardaki yazılarında o günün koşullarında son derece yeni ve önemli olan konuları dile getirmiş ve üzerinde durmuştur: Bunlarda bazıları şunlardır:

  1. a)Yazma dili ile konuşma dili arasındaki ikilik kaldırılmalıdır.
  2. b)Dünya edebiyatının büyük eserleri dilimize kazandırılmalıdır.
  3. c)Köy eğitmeni projesi ele alınmalıdır.
  4. d)Köy eğitmeni ile normal eğitim arsında farklar olmalıdır.
  5. e)Öğrencilerin kültür yönünden gelişmeleri için klasik kültür önemlidir.
  6. f)Devlet, sanatçılara önem vermelidir ve bu konuda örgütlenmelidir.
  7. g)Devlet, önemli kültür kitaplarının basımını üstlenmelidir,Devlet Basımevi kurulmalıdır(2).

4.Maarif Vekilliği (Milli Eğitim Bakanlığı)

Atatürk 1938’ de aramızdan ayrılınca, na’aşını TBMM adına taşıyacak 12 milletvekili kur’a ile belirlenecektir.Hasan Ali bunlar arasındadır.Atatürk’e sevgi ile bağlı olduğundan son görevini yerine getirir.Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün desteği ile 28 Aralık 1938’de Celal Bayar Hükumetinde 41 yaşında Maarif Vekili olur.Yakın dost ve çalışma arkadaşlarının katılımı ve desteği ile yukarda başlıkları verilen ve aşağıda açıklanan konularla ilgili büyük bir reform hareketi başlatılır.

Bakanlığı döneminde yapılan önemli görevlerinden bazıları aşağıda özetlenerek verilmektedir.

5.Şuralar, Kongreler ve Dergiler

17 Temmuz 1939’da bilim adamları, eğitimciler,yazarlar ve sanatçıların katıldığı; eğitim sisteminin ilkelerini,okul programlarını gözden geçirmek üzere “Birinci Milli Eğitim Şurası”nı toplamıştır.1943’te ikinci M.E.Şurası tekrar toplanmıştır.Aynı yıl Bakanlıktaki öğretmenler arasında iletişimi sağlamak üzere ‘Tebliğler Dergisi’ (halen yayımlanmaktadır),Şubat Ayında da ‘İlköğretim Dergisi’ yayına başlamıştır.

6. Birinci Devlet Resim ve Heykel Sergisi

Her yıl 31 Ekim’de bir kere düzenlenmesi karara bağlanan bu sergi Ankara’da ilk kez açılır ve bir ay devam eder.Güzel Sanatlar Dergisi yılda 3 kez yayına başlar.

7.Tercüme Bürosu ve Dünya Klasikleri                      

Yücel önce ‘1.Türk Yayın Sergisi ve Kongresi’ni topladı (1-3 Mayıs 1939). Birinci     Neşriyat Kongresi’nde ise, dünyayı, özellikle Batıyı tanımak konusunun altını çizmiş,”Bu zorunluluk bizi geniş bir tercüme seferberliğine davet ediyor” demiştir.

Kurulan Tercüme Heyeti ilk toplantısını 28 Şubat 1940’ta Ankara’da yapar.Heyet Adnan Adıvar Başkanlığında bir daimi büro kurmuştur.Nurullah Ataç’ın yönettiği büronun üyeleri arasında: Sebahattin Eyuboğlu,Sebahattin Ali, Bedrettin Tuncel, Enver Ziya Karal ve Nusret Hızır bulunmaktadır.

1946 sonu itibariyle dünya edebiyatından 14 ayrı kültüre ait 496 eser Türkçemize kazandırılır.

Tercüme Dergisi,1940 Yılında iki ayda bir yayınlanmak üzere çıkmaya başladı.

8.Ansiklopediler

Leiden’de İngilizce,Fransızca ve Almanca olarak yayımlanan İslam Ansiklopedisi’nin çevirisi için İstanbul Üniversitesi Edebiyat fakültesi görevlendirilir.13 ciltlik bu eser1988’de tamamlanmıştır.

İlk resmi ve telif Türkçe ansiklopedi olarak yayıma başlayan İnönü Ansiklopedisi’nin (daha sonra adı ‘Türk Ansiklopedisi’olarak değiştirilmiştir) tamamı 33 cilt olarak yıllar sonra tamamlanmıştır.Başka ansiklopediler de yayına başlamış ancak çeşitli nedenlerle basımları gecikmiştir.Hasan Ali Yücel,Türk Ansiklopediciliğinin başlatıcısı olmuştur.

9.Diğer Dergiler

Yücel’in Bakanlığı sürecinde 1939 yılından itibaren aşağıdaki dergiler yayın yaşamına girmiştir:

a)İlköğretim Dergisi (1939),b) Milli Eğitim Bakanlığı Tebliğler dergisi (1939), c)Teknik Öğretim Dergisi (1940),d) Tercüme Dergisi (1940), e)Tarih vesikaları Dergisi(1941),f) Kadın-Ev Dergisi (1943),g) Köy Enstitüleri dergisi (1945).

10.Köy Enstitüleri

Dünya eğitim tarihinde eşine rastlanmayan bir örnek olarak yer alan bu Enstitüler hakkında   yerli ve yabancı pek çok kaynak, kitap ve makaleler yayımlanmıştır.

17 Nisan 1940’ta TBMM’de yapılan uzun görüşme ve tartışmalar sırasında bakan H.A.Yücel yasayı yiğitce savunurken,Türkiye’deki öğretmen açığının, tutarlı bir eğitim uygulanmasıyla 15 yıl gibi kısa bir süre içersinde kapatılabileceğini açıklamıştır. 3803 sayılı Yasa ile Köy Enstitüleri kurulur.Önceki M.E.Bakanı Saffet Arıkan döneminde 1936 yılında,kırsal kesimde yaşayan halka pratik bilgiler sağlamak amacıyla başlatılan Köy Eğitmeni projesi’nden edinilen deneyimlerden de yararlanılmıştır. Bu projenin başında İsmail Hakkı Tonguç vardı.Bakan H.Ali Yücel tarafından İlk öğretim Genel Müdürlüğüne atanan Tonguç, tüm Köy Enstitülülerin adeta manevi Babası gibi sevilir ve sayılırdı.Köy öğretmenlerinin nerdeyse tümüyle yazışır ve sorunlarına çare bulmaya çalışırdı.Yücel ve Tonguç, eğitim tarihimizin en parlak isimleri arasında anılmaktadır.

Hasan Ali’nin 1938’den 1946 yılına kadar Bakanlıktaki görevi sırasında,bu enstitülerde kız ve erkek 8756 eğitmen,16400 öğretmen, 7300 sağlık memuru ve toplam olarak 22 456 yepyeni ruhla yetişmiş eleman köylere gönderilmiş ve nerdeyse ortaçağı andıran koşullarda yaşayan Anadolu köylüsünün her alanda uyanışına yol açılmışlardır.Cumhuriyeti koruyacak bilinçli sivil bekciler yetiştirilmiştir.Eğer Yücel’in Bakanlığı döneminde hazırlanıp kabul edilen,1946-1956 dönemini kapsayan Köy Enstitülerinin açılımı ile ilgili detaylı program sürdürülüp gerçekleşebilseydi, elli yıl önce büyük olasılıkla Halkımızın okumaz- yazmazlığı ortadan kaldırılabilecekti.

Ayrıca,Köy Enstitüleri için öğretmen,müfettiş,yönetici,gezici başöğretmen, ilköğretim müfettişi yetiştirmek için kurulan Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü de 1947 yılı Kasım Ayı sonlarında kapatılmıştır.

Köy Enstitülerinin kapatılması hakkında çok sayıda kaynak mevcuttur.Köy Enstitüleri Cumhuriyet döneminin en akılcı, en çağdaş eğitim atılımı olması dolayısıyla karanlıkta kalmışların gözünü kamaştırmıştır.Atatürk,bilim,devrim ve uygarlık karşıtlarının hedefi haline getirilerek asılsız dedikodularla yıpratılmaya çalışılmıştır.Çıkarcı,yarı cahil ve tutucu politikacıların saldırısı altında bırakılarak kapatılmak istenmiştir.1946 sonrasındaki C.H.Partisi,Yurt ve Dünyadaki yeni soğuk savaş dönemi gelişmeleri, Hasan Ali Yücel’in görevden ayrılması zorunluluğuna yol açmıştır.Yerine atanan sağ görüşe yakın Bakan Şemsettin Sirer ile sürecin hızlanması sağlanmıştır.Giderek program ve uygulamaları değiştirilen bu okullar, nihayet 1954’te çıkarılan 6234 sayılı yasa ile resmen kapatılmış ve adları Öğretmen Okulu olarak değiştirilmiştir.

Türkiyemizde bir Rönesans öncüsü olan bu değerli düşünür ve yazar,ne yazık ki kendisine yapılan iftiracı propagandaya karşı yargı yoluna başvurma zorunda bırakılmıştır.Demokrat Parti İstanbul İl başkanı olan Kenan Öner, ‘Yücel’in Bakanlığı döneminde komünistleri himaye ettiğine ait- sözde- bir iddia’ ortaya atmaya çalışmıştır. Hasan Ali, tek başına, sadece Prof. Bülent Nuri Esen’in desteği ile eşsiz bir hukuk savaşı vermiştir.Başlangıçta aleyhine sonuçlanan dava dolayısıyla yıpranmış,ama yılmamış ve mücadeleye devam etmiştir.Kendisine karşı yalancı tanıklık eden kişileri mahkum ettirdi.Ne var ki, Yücel’in davayı kaybettiği haberleri ve dedikoduları (yalan haberleri) yayılarak, yayınlanarak halk sürekli yanıltılmak istendi.

Yücel’in davayı kazanmasını bir türlü hazmedemeyen kesimlerdi bunlar.

Hasan Ali’nin kızı Canan Yücel Eronat şöyle diyor,”…demokrasi, bu dönemde en büyük kurbanını Yücel ile veriyordu”(2). Aslında Yücel ”benim davam bir sağ-sol davası değil,benim davam bir ilericilik-gericilik davası” diyordu (6).

Yücel, dışa vurmuyordu ama, üzüntü ve acısını yüreğinde duyumsuyordu.Bir gazeteciye “…balta ormana girdi diye,ağaç olduğuna pişmanlık duyanlardan değiliz biz” demiştir(6).

Bugün H.A.Yücel’in ünü sınırlarımızı aşmış ve güneş balçıkla sıvanamıştır.Oysa bu dava olmasaydı, O şarlatan’ın adını kaçımız anacaktık?Bilecektik?

11. Ankara Devlet Konservatuvarı

Ankara’da 1924’te kurulan Musiki Yüksek Muallim Mektebi,müzik alanındaki reformu başlatmak istemiştir.Bazı hazırlıklar yapılarak 20 Mayıs 1940’ta Ankara Devlet Konservatuvarı kurulmuştur ( 12 Eylul rejimi ile çıkarılan YÖK yasası ile Hacettepe Üniversitesi’ne bağlanmıştır).

12.Kongre ve Komisyonlar

1941’de 1.Coğrafya Kongresi yapılır. Sonra da Gramer Komisyonu toplantıya çağrılır.Tahsin Banguoğlu’na “Anahatları ile Türk Grameri” hazırlattırılır ve yayımlanır. Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nun (Anayasa) dili Türkçeleştirilir.

13.Ders Kitaplarının Standartlaşması

Dil Kurumunun hazırladığı terimler 1939’dan itibaren ders kitaplarında kullanılmaya başlatılır. 1940’ta “Ders Kitapları Düzeltme Kılavuzu” yayımlanır.

14.Mesleki ve Teknik Öğretim

1933’te Bakanlık bünyesinde Mesleki ve Teknik Öğretim Genel Müdürlüğü kurulmuştu.1941’de merkez örgütünün yeniden düzenlenmesi aşamasında Bakan’a bağlı ikinci bir müsteşarlık kurulur; Mesleki ve Teknik Öğretim Müsteşarlığı.1942-43 öğretim yılında bu okulların sayısı 113 iken, 1949’da 275’e, kurs sayısı ise 42 iken 470’e çıkmıştır.

15.Beden Eğitimi ve Spor

22 Ekim 1938’de kurulan Beden Terbiyesi Genel Müdürlüğü 29 Mayıs 1942’de Maarif Vekaletine bağlanır.İkinci Dünya savaşı sonrası Uluslararası ilişkiler gelişmeye başlar.Bu atmosferde Türk sporu Yurtdışına açılmaya başlar.Hasan Ali Yücel daha sonra 18 Şubat 1946’da ‘Beden Eğitimi ve Spor Şurası’nı açar.

16.Eski Eserler ve Müzeler

Atatürk zamanında başlayan eski eserlerin bakımı,korunması ,onarılması, geliştirilmesi ve yeni müzelerin kurulması amacıyla, Bakanlığı bünyesinde “Eski Eserler ve Müzeler genel Müdürlüğü” kurulmuştur.Birinci Danışma Komisyonu Toplantısının açış konuşmasını Bakan H.Ali Yücel yapar.

17.UNESCO ile İlişkisi

4-20 Kasım 1945’te Londra’da toplanan ve 43 ülkenin katıldığı toplantıda ülkemizi temsil etmiştir.Konuşmasında “Birleşmiş Milletlerin Eğitim ve Öğretim alanında yapacakları işbirliğinin dünya barışının temeli olduğu”nu vurgular.UNESCO’nun statüsüne ilişkin Anlaşma 20 Mayıs 1946’da Türkiye tarafından imzalanır.

Bu vesileyle değinmekte yarar görülen bir konu; UNESCO doğumunun 100’ncü yıldönümü dolayısıyla 1997 yılında O’nun , “insanlığın ortak bir değeri olarak bütün dünyada büyük adamlar arasına anılmasını uygun görmüştür.”Şimdiye kadar doğum ya da ölümlerinin belli yıldönümlerinde UNESCO tarafından anılmasına karar verilen Atatürk,Yunus Emre,Mevlana,Farabi,Nasrettin Hoca,İbn-i Sina gibi” Doğunun büyük siyaset, bilim ve kültür adamları düzeyinde Yücel’inde büyük bir değer olarak gündeme gelmesi” bizler için insan olarak,Ulus olarak büyük bir onur kaynağıdır(7).

18.Üniversiteler yasası

117
0
0
Yorum Yaz