08 04 2011

Bir 'pastiştir' ekranda Yeşilçam

Bir 'pastiştir' ekranda Yeşilçam

03/04/2011

İzleyici için Yeşilçam duyarlılığını boşlamayan pastiş anlatılar belli ki işe yarıyor. İşin sırrı, klişeleri çoğaltıp, biraz da aksiyon katıp çorbalaştırmakta!

Bir 'pastiştir' ekranda Yeşilçam

Muhteşem Yüzyıl da Yeşilçam ın klişelerini fena halde kullanıyor.

 

Yeşilçam sinemasının dizi dünyasında oynadığı rolü anlamak için önce reyting şampiyonu ‘Öyle Bir Geçer Zaman Ki’ ve ‘Muhteşem Yüzyıl’ dizilerine ve bu dizilerin anlatısına temel olan türlere bakmak lazım. Gösterildiklerinde yüzde 50’lik izlenme paylarını kolayca geçen bu iki dizi birer prototip aslında. Çünkü, klasik Yeşilçam sinemasının komedi, avantür ve melodram diye özetleyebileceğimiz üç ana türden ikisiyle ilintili bu iki dizinin anlam evreni. Üstelik, ortada on yıl arayla çekilmiş iki özel film de var. Deyim yerindeyse, bu iki özel film üzerinden Yeşilçam kendi anlatılarıyla “hesaplaşmış”, güleryüzlü bir dille klasik dönemiyle “helâlleşmişti”. Bu minvalde ilk film, Ertem Eğilmez’in son çektiği filmi olan ‘Arabesk’ (1988) olacak. Gişe rekoru kıran bu komedinin tiye aldığı arabesk anlatıların arkaplanında melodram ve bu türün yarattığı “bıkkınlık” yok muydu? Bu soruyu zihnimizde saklı tutarak, 1999’da Gani Müjde’nin çektiği ‘Kahpe Bizans’ın gişe başarısının ardında da benzer bir “yorgunluk” bulmuş, izleyicinin tarihi avantür filmlerden bıktığını varsaymamış mıydık? Aslında ne sorularımız yanlış, ne gişe başarıları ne de günümüz dizilerinde Yeşilçam’ın anlatılarının ekranlara geri dönüşü. Son 20 yıl içinde Türkiye medya mecralarında yaşanan hızlı dönüşümün tarihini anlamadan, ne dizilerin ekranlardaki önlenemez yükselişini ne de benzese bile “geri dönüşün” klasik Yeşilçam anlatılarından farklılaştığını tespit edebiliriz. 

Klişeler şöleni
Öncelikle ismi geçen dizilere biraz daha yakından bakalım. Daha başlamadan “eleştiri bombardımanına” uğramasının nedenleri üstüne yazdığımdan (Radikal İki, 16 Ocak 2011) konuya tekrar dönmek istemem ama, dizi gösterime girdikten sonra ortalığın aniden durulması sizin de dikkatiniz çekmedi mi? Bu, medyada işler böyledir, gündem değişir, konular hemen unutulur diye geçiştirilebilecek bir “suskunluk” değildi asla. Aksine, dizi başladıktan sonra hissedilen ama dile gelemeyen bir “hoşnutluğun” dışavurumuydu. Dizi izlenince hemen fark edilen, birbiri ardına arzı endam eden klasik Yeşilçam klişeleri. Örneğin, Macar Kralı Layoş, aynen bir karikatür gibi, bir elinde şarap kadehi, kucağında bir dilber, Osmanlı sultanına tehditler saydırırken gösteriliyordu. Ya da Rodos’un fethinden sonra Kanuni’nin çadırına getirilen yenik komutan Üstadı A’zam Pierre d’Aubusson, Cem’in oğlu Murad Sultan konusunda kolayca yalan söylemekten geri durmayan yalanbaz ve “kâfir” bir düşman gibi resmediliyordu. Yeşilçam’ın Battal Gazi ve benzeri anlatılarda bu tip sahneler ve onlarca benzerinden zaten görmemiş miydik? Saraya sızan casuslar, paşalar arasındaki haset, tuhaf harem karakterleri, “gavur ellerinden” esir alınarak getirilen cariyelerle ilk defa mı karşılaşmıştık? Yeşilçam dönemiyle karşılaştırınca eli yüzü daha düzgün, oyunculuğu daha iyi kotarılan bir iş de olsa, ‘Muhteşem Yüzyıl’, dört başı mamur bir klişeler şöleni.
‘Öyle Bir Geçer Zaman Ki’nin de melodramda Yeşilçam’ı aratır bir hali yok. Neredeyse bir tür filmi gibi yazılıyor sahneler, işlerin nasıl sarpa saracağını sadece hissetmiyor, önceden biliyor, nefesimizi tutuyor ve bekliyoruz. Beklenen zaten oluyor, saadet hep akim kalıyor, endişeyse ufukta kara bir bulut. 

Parodi yığını
Klişeler büyümekle kalmıyor, biri bitiyor, biri başlıyor, bir türlü sonlanmıyor. Böylece, her iki dizinin klasik Yeşilçam’la farkı da belirginleşiyor. Postmodern kuramcıların sıkça kullandıkları bir kavram olan “pastiş” tam da bu durumu açıklıyor. Hiçbir özgünlük kaygısı olmayan, daha önce yapılanı, beğenildiği bilineni tekrarlamaktan ibaret olan bir “taklit sanatı” pastiş, içi boş bir “parodi” yığını. Pastişin gücünü fark eden ‘Öyle Bir Geçer Zaman Ki’nin senaristleri klişeleri köpürtüp duruyorlar zaten. Sadece anlatının kendisi taklit değil ki, anlatının ürettiği durumlara uygun başka klişeler de hikayeye giriyor ve aynen bir “durum komedisi” gibi, klişeler birbiri ardına gösterilmeye başlanıyor. Balıkçı, çocuğunu dövdüğü için bin pişman bir klişe-karakter olduğundan ona şiddet uygulayan Ali Kaptan’a karşı durmuyor. Bu “ermiş insan” klişesi yetmiyor, yanına zenginliği terk eden bir “fakir”, o da yetmiyor, aynı zamanda çok da “romantik” olabilen bir “maşuk” sıkıştırılıyor. Daha da berbat klişeleri var: Dizinin “ecnebiler”i her daim kötü, Caroline tabii ki “yoldan çıkmış” bir “gavur”, cazibesini kullanarak Cemile’nin kocasını ayartıyor, yetmiyor, parasına da el koyuyor. Üstelik bu “gavur gelin”, kocasına sadık da değil, yalancının önde gideni, önceden bir düzenbaz sevgilisi var. Türkçe konuşan bu adam da, kaderin cilvesine bakın, bir “Türk” değil, Azeri! 

Temel besin zehirlenmesi
Artık baştaki sorulara dönüp, bu klişe anlatıların nasıl bir tarihsel süreçten geçip yeniden ekrana geldiğini hatırlayabiliriz. 1990’ların ikinci yarısından itibaren de facto (oldu bittiyle, fiilen) olarak yayına başlayan özel TV’lerin, yayın saatlerini doldurmak için kullandığı esas “dolgu malzemesi”, ne yazık ki, Yeşilçam sineması oldu. Birdenbire birçok kanalda, neredeyse tüm Yeşilçam külliyatı erişilebilir bir hale geldi. Aynı zamanda, TRT’nin protokol haberciliğine alternatif bir denemeye girişen bu kanalların haber bültenlerinde, haber ile “drama”, şovlarında ise hayat ile “drama” bir arada kurgulanmaya başlandı. Altı müzikle döşenerek dramatize edilen haberler bitiyor, hemen ardından yabancı filmler/diziler gösteriliyor ve gecenin ilerleyen saatlerinden itibaren “dolgu malzemesi” olarak Yeşilçam filmleri başlıyordu. Gündüz kuşağının da “temel besini” yerli filmlerdi zaten. Bir de bu resme, gitgide muhafazakârlaşan, gelir dağılımı iyice bozulan, özel kanallarda, örneğin magazin ve futbol programlarında yeni “başaranlar” ve “kanaat önderleriyle” tanışan bir izleyiciyi ekleyin. Elde ettiğiniz, çoğunluğu ev kadını, iş yaşamına pek katılamayan, Yeşilçam “duyarlıklara” aşinâ yeni bir izleyici olacak. Böyle bir izleyici için Yeşilçam duyarlılığını boşlamayan pastiş anlatılar belli ki işe yarıyor. İşin sırrı, klişeleri çoğaltıp, birbirine yamayıp, biraz da aksiyon katıp çorbalaştırmakta! 

ORHAN TEKELİOĞLU: Bahçeşehir Üni. 

 

'Endişeli muhafazakarlar'

16/01/2011

'Endişeli muhafazakarlar'

 

Sadece “endişeli modernleri” olacak değildi ya bu vatanın, en hasından “endişeli muhafazakârları” da var. Hasbelkader bir dizi marifetiyle ve “muhteşem” bir şaşaayla “arzı ekran” ettiler. Bir “kurmaca” olarak algılanmak bir yana, daha başlamadan eleştiri bombardımanına tutulan, henüz bir bölüm yayınlandıktan sonra RTÜK’ten “uyarı” cezası alan, kaldırılması için mitingler düzenlenen, kısacası yerden yere vurulan bir diziye, yani bir “popüler anlatıya” çullanmanın sebepleri toplumsal bilinçdışının hangi katmanlarında saklıdır acaba? Dizinin popüler olma, yani izleyicinin beğenme, daha da kötüsü, “inanma” olasılığında şekillenmiş olabilir mi bu derin endişenin kaynağı? Muhafazakâr reaksiyon, Türkiye kültürünün en tipik reflekslerinden biri olmasının yanı sıra tamamlanamamış, akim kalmış bir demokratlığa, ağır bir hoşgörüsüzlüğe de işaret eder. Sorduğunuzda kendilerini “modern” olarak da tanımlayabilen, aslında aynı aklın iki farklı dışavurumundan başka bir şey olmayan “laikçiler” ve “kültür muhafızlarının” derdi de benzerdir, tarihini her daim arayan ama bir türlü bulamayan bahtsız bir serzeniştir. “Atam” ya da “ecdadım” olmadan kimim ben? Bu tuhaf ve ne yazık ki hakiki soruyu sorduran refleksi anlamak için önce “endişe” ya da “kaygı” sözcüğünün anlamına bakmak durumundayız. Endişenin, korkudan farkı, kaynağının ne olduğunun bilinmemesindedir. Sizi korkutan her neyse somuttur, gözle görülebilir, fark edilebilir ya da en azından tarif edilebilir. Endişenin kaynağı ise belirsizdir, en sarih tarifi bile gölgelidir, pusludur. Endişeli insanlar sürekli kurarlar kafalarında ve bir kurmacanın ardında başka bir kurmaca bulurlar. Kuruntunun, vesvesenin insanıdır endişe mağduru ve ne yazık ki, endişesiyle üretebildiği tek şey komplodur. Komplolardan ırak bir memlekette yaşadığımızı sanırım kimse söyleyemez. 

“Tarihe mal olmak”
‘Muhteşem Yüzyıl’a, fragmanından bakan, sadece ilk bölümünü izleyen “endişeli muhafazakârlar”ın üretebildiği tek şey bir başka “kurmaca”, bir komplo oldu: Ecdadımızın ününün lekelenmesi olasılığı ya da RTÜK diliyle söylersek “tarihe mal olmuş bir şahsiyetin mahremiyeti konusunda gerekli hassasiyet gösterilmemesi”. İlginç ve üzerine düşünülmesi gereken bir iddia. Örneğin böyle bir iddia 1930’ların Türkiye’sinde düşünülebilir miydi? Tabii ki hayır, çünkü o günlerin iddiası, Osmanlı ile araya konan tarihi bir kopuşla vücut buluyordu. Dönemin “tarih tezi”, Osmanlı dönemini atlıyor, tarihin çok daha öncesine, hatta ilk noktasına dönüyor, uygarlığı Orta Asyadan, Türklerin eşliğinde dünyaya doğru yayıyordu. Osmanlının Türkle ilişkisi hem taliydi hem de tekinsiz. Türk düşünce tarihinin tarihle alakası asla bitmedi ve ilginçtir tarihi, anlatıların içinde anlatmayı yeğledi. Örneğin Nihal Atsız, Türkçü tarih tezini ‘Bozkurtların Ölümü’ ve ‘Bozkurtlar Diriliyor’ romanlarında anlatır. Benzer şekilde Kemal Tahir, devrin Osmanlıyı unutturmaya çalışan tarih anlayışına bir “tezli roman” (Devlet Ana) yazarak meydan okur. Nispeten daha yakın bir dönemde Reha Çamuroğlu tarafından yazılan ‘İsmail’ de “tezli anlatı” diyebileceğimiz ve bu topraklarda rağbet gören anlatı türüne iyi bir örnektir. Demek ki, “anlatı” ile “kurmaca” kolayca eşleşebiliyor kültürümüzde ve “ama o bir kurmaca!” serzenişi bu nedenle bir işe yaramıyor. 

Malkoçoğlu
Bu bulguyu popüler kültürle ilişkilendirdiğimizde iş daha da netlik kazanıyor. Yeşilçam sinemasının “tarihi avantür” diye bilinen örneklerinin ürettiği Malkoçoğlu, Karaoğlan vb. karakterlerinin anlattığı tarihi de aslında derinden derine, unutturulmaya çalışılan Osmanlının “Türkleşerek”, popüler söylemde yeniden kurulması çabası olarak okuyabileceğimiz düşüncesindeyim. Pehlivan tefrikalarından popüler tarih romanlarına, Osmanlı dönemine gönderme yapmayı adet haline getiren anlatıların hemen hepsinde kahramanların Türklüğünün altı çizildi ve hiç kimse Hititlerden yararlanmayı aklına bile getirmedi. Ayrıca, Özal döneminde başlayan, son onyıldır iyice belirginleşen “Türkleştirilmiş” Yeni-Osmanlıcı bir eğilimin popüler kültür söylemine eklemlenmiş durumda olduğunu da söylemeliyiz. Aslında zihinde tasarlanan, muhayyel ve ancak takipçilerini heyecanlandıran bir “tarihini ve ecdadını bulma hâli” bu. Cumhuriyetin Türk’e dair tarih teziyle Osmanlı algısının bir araya getirildiği popüler bir inanç.
İyi de neden birdenbire bir sürü “ciddi” insan, “gayriciddi” bir popüler kültür anlatısının karşısında afallayıp o diziyi elbirliğiyle yola getirmeye, yok etmeye çalışıyorlar? Endişeli muhafazakârların gerçek endişesi ne? Tarihin anlatısıyla muhayyelin, yani zihinde kurulanın hakikatı örtüşmeyebilir de ondan. Daha doğrusu, şunu sezinliyorlar belli ki: İzleyicinin anlatıyı bir kurgu yerine bir hakikati olarak okuyabileceğini ve kendi kurdukları anlatıyla, popüler anlatının hakikatinin çelişebileceğinin farkındalar. Tarihçi danışmanların, birçok ciddi tarih kitabının işaret ettiği ve dizi anlatısının kurgusunu üstünde inşa ettiği Osmanlının tarihinin Yeni-Osmanlıcı söylemle çelişebilecek birçok veçhesi var çünkü. Örneğin, ilk bölümde sorun haremde, haremin resmedilmesinde düğümlendi. Anlıyoruz ki, Osmanlının kuruluşunu tamamlamasından ve bir “cihan devletine” dönüşmesinden itibaren hareme sadece Türk olmayan cariyeler getirilmeye başlanıyor. Cariyeler ellerinde kalan tek silahla, cinsellikleriyle padişahları ele geçirebiliyor. Endişeler katmerleniyor. Sırada ne var, öteki bölümlerde neler gösterilecek? Yoksa bu dizi, bu popüler anlatı, elde kılıç seferden sefere koşan, dünyayı fethetmekten başka bir şey düşünmeyen, üstelik hilafet makamında oturan padişah imgesini yerle bir mi edecektir? İyi, kötü hasletleri, zevkleri ve zaaflarıyla bir padişah, bir “insan” olarak resmedilirse, hele bir de valide sultanların hiçbiri Türk olmayacaksa, Osmanlı “kimlerin” imparatorluğu olacaktır? Yine, en başa mı döneceğiz? Sulbümüzün, tarihimizin sahibi, babası, ecdadı kim? Biz neyi, kimi muhafaza ediyoruz? “Endişeli muhafazakârlar”ın işi, “endişeli modernler”den çok daha çetin. 

ORHAN TEKELİOĞLU: Bahçeşehir Üni.


 

128
0
0
Yorum Yaz