25 03 2012

BAKALIM MUSTAFA KEMAL ‘TARİHTE BUGÜN’ NELER YAPMIŞ?! (1)/ Ahmet

BAKALIM MUSTAFA KEMAL ‘TARİHTE BUGÜN’ NELER YAPMIŞ?! (1)/ Ahmet CEMAL
e-Posta Yazdır

Biraz uzun bir başlık oldu, ama epeydir sabahları uyandığımda aklıma gelen ilk soru, yukarıdaki gibi: Bakalım Mustafa Kemal Atatürk tarihte bugün neler yapmış?

Hemen açıkça söyleyeyim ki her geçen gün beni daha da heyecanlandıran bir soru. Bu sorunun temeli, bir zamanlar ‘Mustafa Kemal de eleştirilebilir...’ şeklindeki mantıklı ve masum saptama ile atılmıştı. İkinci Cumhuriyeti ilan edenler, işe Mustafa Kemal’in de eleştirilebileceği söylemiyle başlamışlardı. Mantıklı ve tutarlıydılar. Çünkü hedef‘Birinci Cumhuriyetin başarısızlığını kanıtlamak’ olduğuna göre -zira ‘İkinci Cumhuriyet’ girişimi, ancak ilkinin hazin enkazı üzerinde yükselebilirdi!– nokta atışlarının da o Cumhuriyetin kurucusu üzerinde yoğunlaştırılması, stratejik bir gereklilikti.

Gerçi ‘Birinci Cumhuriyet’in ‘başarısızlığı’, savı, çok tartışmalıydı. Çünkü kurulduktan ve Sevr’in ardından ayakta kalabilme koşullarını da kendi yaratan bir Cumhuriyetin başarısızlığı, başta örneğin ‘Köy Enstitüleri’ ve ‘laiklik ilkesi’ olmak üzere bütün varoluş koşulları ve temelleri ortadan kaldırıldıktan sonra, kendi sırtına yüklenemezdi. Ama bu dediğim, tarih bilincinden ve tarihsel mantıktan kaynaklanan bir sonuçtu. Oysa ‘İkinci Cumhuriyetçiler’ ve onları ilerici sanan gafiller, tarih bilincine de, tarihin mantığına da kapalıydılar.

Daha doğrusu, tutarlılık bağlamında bütün bunlara kendilerini kapalı tutmaları da bir tür ‘tarihsel zorunluluk’tu. Çünkü böyle yapmadıkları takdirde, Mondros ile başlayıp Sevr ile noktalandırılması istenen bir hesabın Milli Mücadele ve ardından da Lozan ile nasıl tarihin çöplüğüne atıldığını özellikle genç kuşaklara açıklayabilmek, olanaksızlaşırdı. Gerçi bir başka soru daha vardı ama, ‘Mustafa Kemal de eleştirilebilir’ savıyla yollara düşenler, o soruyu hiç gündeme getirmemeye özenle dikkat ettiler. O soru, şuydu: Bir zamanlar iş, Mondros’ta başlayıp Sevr’de bitmiş olsaydı, yani Milli Mücadele ve Lozan olmasaydı, bugün ‘Mustafa Kemal’i eleştirmek adına onu yerden yere vuran, konuyu adeta: “Bu adam keşke hiç olmasaydı”ya getirenler nerede olacaklardı? Bugünkü halleriyle olabilecekler miydi? Kimi eleştirme sırasının gelip gelmediğini tartışacaklardı? Herhangi bir konuyu tartışabilme olanağını bulabilecekler miydi? Sevr’e göre Anadolu’nun ortasında kendilerine -o da elbet geçici olarak- bırakılmış ‘cücük-devlet’te onlara kaydadeğer bir şeyler sorabilecek birileri çıkacak mıydı?

Peki şimdi, adeta her yaşanan günü ‘tarihte bugün Mustafa Kemal’e çevirmeye çalışanlar -ve gerçeği neden gizleyelim ki, bunda da çok başarılı olanlar-, hayatımızı ve genç kuşakların yollarını hangi ‘meğer’lerle doldurmaktalar?

Meğer Mustafa Kemal, devrimci falan değilmiş. Çünkü devrimler, ‘aşağıdan yukarıya’yapılırmış; oysa Atatürk Devrimleri, ‘yukarıdan aşağıya’ yapılmış. Elbet burada bir soru, adeta kendiliğinden gelip söze karışıyor: Peki, hangi ‘aşağı’ ile yapılacaktı? On üç, on dört milyon okuma yazma bilmeyen insanın oluşturduğu zeminle mi? Her neyse, burasını ‘geçelim’…

Meğer Mustafa Kemal, tarihin gördüğü en katı ve hatta en kanlı diktatörlerden biriymiş. Herhalde, örneğin Samsun’a gitmeden önce bir referandum düzenlemediği için. Ya da Kubilay olayını bastırdığı için. Her neyse, burasını da geçelim …

Sakın merak etmeyin Kuvayı Milliye’yi, laikliği, Türkiye Cumhuriyeti olarak ‘muasır medeniyet seviyesine’ gelmeyi hâlâ önemseyen sevgili okurlarım, aslında bu soruları ve konuları kesinlikle ‘geçmeyeceğiz’, ama artık sırası geldiği için, iyice didikleyeceğiz!

 CUMHURİYET, 23.03.2012

 

BEŞYÜZÜNCÜ YILDÖNÜMÜNDE ÇALDIRAN'dan ÇILDIRAN'a / Prof.Dr.Anıl ÇEÇEN
e-Posta Yazdır

( 1 5 1 4 -    2 0 1 2 )

Son zamanlar da   Orta Doğu’da yaşanmakta olan sıcak olaylar ve siyasal gelişmeler süreci içerisinde bölge ülkeleri ve emperyalist devletler üzerinden de bütün dünya bir büyük savaşa doğru sürüklenmektedir .Son dönemlerde yaşanmakta olan hızlı değişim süreci , yeryüzündeki siyasal dengeleri değiştirince , bütün emperyal devletler merkezi coğrafya da daha güçlü ve etkin olmak ve zamanla bu kritik bölgede kendi çıkarları doğrultusunda yepyeni bir siyasal düzen kurmağa doğru yöneldikleri bu aşamada ,siyaset sahnesinin çatışma boyutu uzlaşma boyutunun önüne geçmekte ve bu yüzden de , birbirini izleyen sıcak olayların bir üçüncü dünya savaşına giden süreci tırmandıracağı gibi karamsar yorumlar öne geçmektedir . Soğuk savaş sonrasında dolaylı yollardan devreye sokulan Büyük Orta Doğu ve Büyük İsrail projelerinin uzaktan kumandalı manüplasyonları , bütün bölge ülkelerini iç karışıklıklara mahkum ederken , Atlantik emperyalizmi ve İsrail siyonizminin ortak bir hegemonyayı dünya devleti görünümünde ve Nato destekli olarak , bütün Orta Doğu ülkelerine zorla dayattıkları görülmektedir .

Sovyetler Birliğini bir tek kurşun atmadan dağıtmayı başaran Atlantik emperyalizminin , merkezi coğrafyaya hemen girerek bölge ülkeleri üzerinde doğrudan yönlendirici olmağa çalıştığı ortaya çıkmıştır . Önce Körfez savaşı daha sonra da Irak savaşı ile bölgeye girmiş olan Amerikan askeri birlikleri , bölgede hem iç çatışmaları hem de terörü hem kullanarak hem de var olan devlet yapılarının dağıtılması doğrultusunda tırmandırarak , başkentlerin kendi ülkeleri üzerindeki etkinliklerini ortadan kaldırmağa çalıştığı açığa çıkmış ve bunun üzerine bölge devletleri kendilerini korumağa yönelince de , buna izin vermeyen bir emperyal müdahale , Arap baharı ya da demokratikleşme paketleri görünümünde medya ve ekonomik paketler desteği ile devreye sokulmağa çalışılmıştır . Bugün gelinen aşamada dünyanın en büyük iki petrol ülkesi olan Irak ve Libya fiilen bölünmüş , sıra İran ve Suudi Arabistan’a gelmişti . İslam inancının bölünmesinden gelen Şiilik’in sahibi olarak İran ile Sünni Arap dünyasının en güçlü temsilcisi olarak da Suudi Arabistan birbirlerine karşıt ve rakip devletler olarak   İslam dünyasında öne çıkmağa başlamışlardır. Olayların kendi halinde gelişmesi böylesine bir tabloyu Orta Doğu’da öne çıkarırken , bölgenin Osmanlı İmparatorluğundan kalma en büyük ülkelerinden birisi olan Türkiye Cumhuriyetinin de bu yeniden yapılanma sürecinde ciddi bir bölgesel savaşa doğru iteklendiği hatta çeşitli manevralar yolu ile zorlandığı da görülmektedir .

Sovyetler Birliği sonrasında   güvenlik sağlama bahanesi ile bölgeye giren Amerikan ordusu, daha sonraki aşamada ABD’deki Siyonist lobilerin baskısı sonucunda İsrail için en büyük Arap ve İslam tehdidi gördükleri Irak’daki Baas rejimini nükleer silah yalanlarıyla hedef alarak yıkmış ,ve daha sonra da bölgedeki Arap, Türk ,Şii ve Sünni etkilerini kırmak üzere bir işbirlikçi kukla devleti Kuzey Irak bölgesinde kendilerine üs olarak kurmuşlar ve buradan geliştirdikleri çıkışlar aracılığı ile bölge devletlerini sürekli olarak sıcak çatışmalar üzerinden savaş öncesi kaos ortamına doğru yönlendirmişlerdir .Soğuk savaşın bitmesi üzerine yirmi yıl önce başlatılan bu manüplasyon süreci ,geçen yıl başlatılan Arap baharı görünümlü bölgeyi karıştırma ve istikrarsızlığa mahkum etme girişimleri üzerinden yeni bir aşamaya gelmiştir . Artık bölge devletlerinin kesin olarak parçalanarak küçültülmesi ve böylece İsrail’in güvenliğinin garanti altına alınması hesaplanmakta , Kuzey Irak ‘da oluşturulan dışa bağımlı yapılanma üzerinden bu bölge komşu ülkeleri karıştırmak ve rahatsız etmek üzere kullanılmaktadır . Tunus üzerinden başlatılan Arap baharı dalgaları ile bütün Kuzey Afrika ülkeleri zayıflatılarak kontrol altına alınırken , Orta Doğu’da Saddam sonrası dönemde ortaya çıkan Şii hegemonyası emperyal ve Siyonist güçleri rahatsız etmeğe başlamış ve bu aşamada İsrail açıkca İran’ı nükleer silahlar üzerinden tehdit ederek ,tıpkı çeyrek yüzyıl önce Irak’ı vurduğu gibi İran’ı da havadan vurarak bu ülkenin kendisini korumak üzere geliştirdiği nükleer yapılanmanın kesin olarak ortadan kaldırılacağını ilan etmiştir .Irak ve Libya’nın parçalanmasından sonra İran doğal olarak üçüncü bir hedef haline gelirken ,Şii-Sünni çekişmesi beraberinde Suudi Arabistan ile İran’ı karşı karşıya getirmiştir .

           Bugün gelinen aşamada , normal olarak Orta Doğu’da emperyal manüplasyonlar yolu ile yaratılmış olan Şii-Sünni geriliminin İran ile Suudi Arabistan’ı   savaş tarafları olarak öne çıkardığı görülmekte , ama merkezi coğrafyaya bütünüyle egemen olmak isteyen ABD-İngiltere –İsrail üçlüsünün , bir İran Suudi Arabistan savaşı sonrasında Türkiye’nin en büyük merkezi güç olarak ayakta kalabileceğini hesap ederek bu savaşa Türkiye’yi de zorladıkları görülmektedir . Türkiye durduk yerde kendisinin olmayan bir haksız savaşa emperyal ve Siyonist planlar doğrultusunda alet edilmek istenmekte ve bu yüzden hem terör , hem etnik çatışma hem de mezhep çekişmeleri tırmandırılarak öncelikli olarak bir Türkiye-İran savaşı çıkartılmağa çalışılmaktadır . İran’ın çok büyük bir devlet olması , sahip olduğu geniş arazilerdeki enerji yatakları ve Şiiliğin merkezi olması yüzünden ortadan kaldırılmak istenmesi aşamasında yapılan hesaplarda Türkiye olmadan İran’ın yıkılamayacağı ortaya çıkmaktadır .Irak ve Libya sonrasında İran’ı da devlet olmaktan çıkarmak isteyen Atlantik emperyalizmi , bunun için en güçlü bir koz olarak Türkiye’yi İran’a karşı savaşa sokmağa çalışmaktadır.İsrail’in çok küçük kalması , ABD’nin çok uzak olması , Avrupa Birliği’nin de çok karışık olması ve Avrupa devletlerinin farklı siyasetler izlemesi yüzünden , merkezi alandaki batı hegemonyasının tam olarak kurulabilmesi aşamasında , batı emperyalizmi İran’ı tasfiye etme doğrultusunda
Türkiye’yi en önemli koz olarak savaşa doğru zorladığı görülmektedir . Birbirini izleyen bir çok olay ve bunlara paralel olarak ortaya çıkan siyasal gelişmeler de bu durumu açıkca doğrulamakta ve Türkiye ile İran’ı üçüncü dünya savaşının cephe ülkeleri konumuna getirmektedir .

       Jeopolitik haritalarına göre , dünyanın tam ortasında yer alan iki büyük devlet kendilerinin olmayan bir melse ya da proje yüzünden bir haksız savaşa doğru zorlanmaktadırlar . Türkiye Cumhuriyeti bu bölgedeki bin yıllık Türk hegemonyasının bugünkü temsilcisi olarak , İran ise ikibin yıllık bir büyük devlet geleneğinin bugünkü uzantısı olarak sınır boylarında karşı karşıya getirilmek istenmekte , Türkiye batı cephesinin , İran ise doğu cephesinin ülkeleri durumuna doğru zorla sürüklenmektedir . İsrail’in bütün Orta Doğu’ya Büyük İsrail projesi doğrultusunda egemen olabilmesi, ABD’nin Çin,Rusya ve Hindistan’a karşı güçlü bir Avrasya stratejisini hegemonya planları doğrultusunda yürütebilmesi , ABD’li petrol ve enerji tekellerinin Hazar bölgesine el koyarak bir küresel enerji patronajı yaratabilmesi için İran’ın yıkılmak istendiği , bu doğrultuda Türkiye’nin komşusuna karşı kullanılmağa çalışıldığı , İran yıkıldıktan sonra Türkiye’nin de batılı orduların desteği ile dağıtılarak , küçük eyaletlerden oluşan bir bölgesel federasyonun dünya ticaret merkezi ilan edilen İstanbul ya da Kudüs ‘ün başkent olacağı bir düzen içerisinde ABD-İngiltere –İsrail üçlüsü tarafından kurulmağa çalışıldığı artık her yönü ile bir dünya devleti planı olarak ortaya konulduğu için , bütün bölge devletlerinin sıcak çatışmalar , isyanlar ve savaşlar yolu ile tasfiye edilerek , böylesine bir siyasal yapılanma oldu bittiye getirilmeğe çalışılmaktadır . Planlara göre Türkiye önce müttefik ülke olarak komşularına karşı kullanılacak , daha sonra da bölge ülkesi olarak dağıtılarak , küresel emperyal düzen kurulacaktır . Irak ve Libya sonrasına artık zaman yitirmeden İran’ın vurulması , daha sonra da savaşa çekilerek savaş sonrasında dağıtılması gündemdedir .

                   Nüfusunun yüzde doksanı Türk asıllı olan Türkiye Cumhuriyeti ile , nüfusunun yüzde altmışı yani yarısından fazlası Türk asıllı olan İran Cumhuriyeti , aralarında hiçbir mesele yokken , iki sınır komşusu olarak beş asıra yakın bir tam bir dostluk ve dayanışma içerisinde varlıklarını sürdürürken , bölgenin en küçük devleti merkezi alana egemen olsun ya da batılı emperyal şirketler gelerek bütün Orta Doğu’nun enerji yataklarına ve doğal zenginliklerine el koysun diye birbirleriyle bir haksız savaşa sürüklenecekler ve Irak’ta olduğu gibi yüz binlerce insan haksız yere ölüme terk edilecektir . Binlerce yıllık devlet geleneklerinin bugünkü temsilcileri olan iki büyük devletin böylesine emperyal bir oyuna teslim olmaları , kendilerinin olmayan bir haksız savaş uğruna uzun süreli bir savaşa sürüklenerek kendi sonlarını hazırlamaları normal koşullarda düüşünülemiyecek bir durumdur . Ne var ki , Irak ve Afganistan’a saldırmak ve işgal etmek için II Eylül terörünü organize edenlerin benzeri bir doğrultuda bir Türkiye-İran savaşını da   çeşitli komplolar yolu ile ayarlayabilecekleri dünya medyasında tartışılırken , Türk ve İran kamuoyları da küresel sermayenin güdümündeki basın ve medya organları yolu ile savaşa doğru hazırlanmakta ve bu doğrultuda iki büyük komşuyu karşı karşıya getirecek biçimde bir Alevi-Sünni çekişmesi kışkırtılmak istenmektedir .Irak ve Suriye’de Şiiler ile Sünniler birbirlerine karşı kışkırtılırken , Türkiye üzerinden de Dersim üzerinden bir Alevi-Sünni çatışması yaratılmağa çalışılmaktadır . Son zamanlarda yaşanan bu tür gerginliklerin hepsinin merkezi alanın iki büyük devletini kapıştırmak üzere planlandığını artık herkes görebilmektedir . Bu yüzden çeşitli kışkırtma girişimlerinin ya da komploların istenen etkileri yaratamadığı anlaşılmaktadır . Bölgeye girmiş olan emperyal güçlerin bütün hedeflerinin Türkiye ile İran’ı uzun süre savaştıracak bir karışıklık ortamının , etnik terör ve çekişme ya da mezhep kavgaları ile yaratmak olduğu görülürken , iki büyük devletin ve iki ülke halkının her türlü savaş senaryosuna karşı çıktıkları ,hatta daha da ileri giderek terör ve savaşa yönelen sıcak çatışmaları önlemek üzere bir çok alanda yeni işbirlikleri geliştirdikleri basın organlarına yansımaktadır .

             Birbiriyle hiçbir meselesi olmayan ,beşyüzyıla yakın uzunca bir zaman dilimi içerisinde iyi komşuluk ilişkileri geliştiren ,merkezi alana doğu ve batı dünyalarından gelen emperyal güçlere karşı sırt sırta vererek direnen , birbirine tam anlamıyla arka çıkarak emperyal güçlerin hegemonya planlarını bozan , saldırı ve işgal girişimlerine karşı açık ya da dolaylı yollardan işbirliği yapan İran ve Türkiye gibi iki büyük devletin 1514 tarihli   Çaldıran savaşının beş yüzüncü yıldönümü olan 2015 yılına doğru bir büyük savaşa sürüklenmeleri tam anlamıyla bir çılgınlık olarak gündeme gelmekte ,sanki Çaldıran savaşından beş yüz sonra bir de Çıldıran savaşının olacağı gibi bir durum ortaya çıkmaktadır .Emperyalizmin merkezi alana egemen olma doğrultusunda her türlü çılgınlığı yapabileceği ABD’de yaşanan II Eylül olayları ile anlaşılmıştır . Kendi üstünlük planları doğrultusunda başka ülkelere saldıraya hazırlanan , bu ülkelerde emperyal amaçlı haksız savaş ve işgallere yönelen emperyalizm ve Siyonizmin her türlü çılgınlığı yapabileceği II Eylül saldırılarıyla görüldüğünden , bir İran ve Türkiye savaşı çıkartılabilmesi için benzeri çılgınlıkların yapılıp yapılamayacağı artık açıkca konuşulmaktadır . II Eylül çılgınlıkları üzerine , Türkiye ve Orta Doğu bölgesinin beklenmedik çılgın senaryolarla karşılaşabileceği ihtimalinin gündeme gelmesi üzerine , Türkiye’ninönde gelen yazarlarından birisi “Çılgın Türkler “ adıyla bir kitap yazmış ve bu başlığı taşıyan tarihi kitap ,çılgın senaryolara karşı Türk ulusunu uyandırırken , ulusal kurtuluş savaşı sırasında hiç beklenmedik bir çılgınlık yaparak , dünyanın önde gelen dev ülkelerine karşı Türkiye Cumhuriyetini kurabilen Türk ulusunun , herhangi bir çılgın saldırıyla karşı karşıya kalınması durumunda gene ulusal kurtuluş savaşı döneminde olduğu gibi yepyeni bir çılgınlık daha yaparak mücadele edeceğini ve böylece ayakta kalarak , emperyalizmin çılgınlıklarının önüne geçebileceğini göstermiştir . Çılgın Türkler başlığını taşıyan bir kitabın Türkiye’de bir milyondan fazla satışa ulaşması , II Eylül gibi yeni çılgın senaryolara hazırlanan emperyal merkezleri düşündürmüş olmalıdır .”Çılgın Türkler “ isimli kitapla Türk dünyası ve komşuları çılgın senaryolara karşı uyarılırken , II Eylül benzeri yeni çılgınlık senaryolarına hazırlananların ,işlerinin eskisi gibi kolay olamıyacağını artık görmeleri gerekmektedir . Nitekim , bu durumu dikkate alan , Türkiye,İran,Suriye,Irak ve Azerbaycan gibi savaş alanı olmağa sürüklenen komşu ülkeler arasında terör ve savaşa karşı   karşılıklı anlayış ve işbirliği olanaklarının geliştirilmeğe başladığı görülmüştür .

             Türkiye ve İran yeni bir,Çaldıran savaşının beş yüzüncü yıldönümünde tarihteki Çaldıran savaşı benzeri bir silahlı çatışmaya   sürüklenmek istenirken , yeni Çaldıran savaşının eskisi gibi bir normal savaş olmayacağı, aksine tam bir çılgınlık gösterisi olarak bir anlamda Çıldıran savaşına dönüşeceği şimdiden görülmektedir . ABD ve İsrail ikilisinin İran’ın nükleer güç geliştirmesine karşı çıkmaları , buna karşılık İsrail’in elinde beş yüzü aşkın atom başlıklı füze bulundurduğu iddiaları ,bu kadar büyük bir nükleer silah potansiyelini ABD desteği ile kullanma durumunda olan İsrail’in güvenlik gerekçesi ile Orta Doğu’da bir atom bombası kullanması gibi son derece olumsuz gelişmeler , Türkiye ve İran ile beraber bütün bölge ülkelerini nükleer silah kullanmak dahil her türlü çılgınlık senaryosu ile karşı karşıya bırakabileceği gibi beklenmiyecek durumlar , batı emperyalizmi ve Siyonizmin dünya hegemonyasını sürdürebilmek için her türlü girişimi , II Eylül benzeri çılgınlıklar dahil olmak üzere bu yeni Çaldıran savaşı doğrultusunda ,savaşı bir anlamda Çıldıran savaşına dönüştürebilecek çizgide önümüzdeki dönemde gündeme getirebilecektir . Türkiye ve İran ile beraber bütün dünya ülkelerinin görebildiği bu son derece olumsuz gelişme süreci , beraberinde bir üçüncü dünya savaşı riskini de öne çıkarmaktadır . Nükleer fiziğin öncüsü olan Einstein gibi bir bilim adamının söylediği gibi , atom silahının kullanılacağı bir üçüncü dünya savaşının tam anlamıyla bir çılgınlık olacağı açıktır . İsrail’in elindeki nükleer potansiyel ile İran’ın kendini korumak amaçlı geliştirdiği nükleer gücün karşı karşıya gelmesi bir anlamda üçüncü dünya savaşını atom savaşına dönüştürerek , bütün insanlığın ve uygarlığın ortadan kalkmasına giden yolu açacaktır . O zaman da tıpkı Einstein’in söylediği gibi , dördüncü dünya savaşını geride kalanlar   belki de ilk çağlarda olduğu gibi kazma ve kürek , ya da taş ve sopa ile yapmak durumda kalacaklardır .

          Çaldıran savaşının beş yüzüncü yıldönümünde yeni bir savaş ile karşı karşıya kalan Türkiye ve İran’ın , böylesine olumsuz bir durumdan kurtulabilmek üzere bir araya gelerek ciddi bir tarih değerlendirmesi yapmaları gerekmektedir . Beş asıra yakın bir süre barış içinde yaşamış olan İran ve Türkiye gibi iki büyük devlet , Şiiliğin ortaya çıktığı ve İslam dünyasının Şii ve Sünni olarak ikiye bölündüğü o dönemi yeniden ele alarak tartışmak ve her türlü siyasal yönlendirmenin ötesinde tam anlamıyla bağımsız bilimsel değerlendirmeler yaparak ,bugün için benzeri bir mezhep çatışmasını ya da savaşı önleyecek sonuçlara barışı korumak ve ,bölgesel işbirliği içinde komşu ülkeler arasında dayanışmayı geliştirmek zorundadırlar . Çaldıran savaşının 500. Yıldönümü şimdiden Türk ve İran devletlerinin işbirliği içerisinde ele alınmalı ve bu savaş her yönü ile ilgili uzmanlar tarafından değerlendirilerek , ikinci bir Çaldıran benzeri bir savaşa bugünün çılgınlığı doğrultusunda izin verilmemelidir . Çaldıran savaşından daha önce ders alan iki büyük devlet olarak İran ve Türkiye asırlarca süren bir barış ortamını nasıl sağlamışsa , bugün iki devlet arasındaki geçmişten gelen barış ortamının yeni dönemde de sürdürülebilmesini sağlamak gerekmektedir . Hiçbir etnik çatışma ,mezhep kavgası ya da uzaktan kumandalı terör olayları bu iki büyük devletin arasını bozmamalı ve ikinci bir Çaldıran savaşına bu iki büyük dev ülkeyi sürükleyecek çılgın senaryoları ortaya çıkarmamalıdır . İran ve Türkiye , tarihte her zaman , bölge dışı emperyal güçlerin merkeze yönelik saldırılarına karşı işbirliği yapıldığını ,ve dayanışma içerisinde iki devletin bölge barışını sağlayarak   kardeş kavgalarının önlenebildiğini iyi hatırlamak ve bu doğrultuda geleneksel barış ve dayanışma çizgisini günümüzde de korumak durumundadırlar .

           Uluslar arası konjonktür ve merkezi coğrafyada başlatılmış olan emperyal ve Siyonist plan ve projeler Türkiye ve İran’ı karşı karşıya getirirken , Çaldıran savaşının ne olduğunu ve nasıl çıktığını bugünün kuşaklarının yeniden hatırlamasında bölge ve dünya barışı açısından yarar vardır . İran’daki bir Türk hanedanı olan Safevi devleti ile gene bir Türk devleti olan Osmanlı İmparatorluğunun I514 yılında karşı karşıya gelmelerinin ana nedeni , İran şahı Şah İsmail’in Doğu Türk devletinin hükümdarı olarak batı Türk devleti olan Osmanlı devletinin topraklarını ele geçirmek istemesi sonucunda ortaya çıkmıştır . Şiilik anlayışının öncüsü ve kurucusu olan Şah İsmail bütün İslam dünyasına halife olarak egemen olmak istediği aşamada Osmanlı imparatorluğunu çökertmek üzere devlet ajanlarını Anadolunun çeşitli bölgelerine göndermiş ve bu ajanlar sayesinde Osmanlı ülkesinde yaşayan Alevileri padişaha karşı kışkırtmıştır . Bu durumu Osmanlı devletinin geleceği açısından tehlikeli gören Yavuz Sultan Selim İran’daki Safevi devletine karşı savaş açarak Safevilerin üzerine yürümüştür . Rumeli ve Anadolu’nun çeşitli bölgelerinden büyük bir ordu toplayan Sultan Selim , İran Türklerinin merkezi olan Tebriz yolu üzerindeki Çaldıran ovası üzerinde İran ordusuna saldırmıştır . Hoy ve Maku kentleri arasındaki bu bölgede başlayan savaş iki hafta sürmüş , iki büyük devletin orduları birbirini çeşitli manevralar ile kıstırmağa çalışmıştır . Savaşın ilk günlerinde Şah İsmail’in orduları önemli başarılar elde etmişse de , ikinci haftada Osmanlı orduları toparlanarak son bir saldırıya geçmişler ve bütün Çaldıran ovasını ele geçirdikten sonra Tebriz’e girerek bu Türk kentini Osmanlı imparatorluğuna bağlamışlardır .Çaldıran zaferi , Doğu Anadolu bölgesinde kesin bir Osmanlı egemenliği sağlarken , Osmanlı ordularının ilk kez Azerbaycan’a girmelerine yol açmış ve böylece Osmanlı-Azeri dayanışmasının öne çıkmasını sağlayarak , Şii-Sünni çekişmesinin geriye atılmasına yardımcı olmuştur . Osmanlılar Azerbaycan üzerinden , Orta Doğu’nun kuzey bölgelerine egemen olurken , İran ile Mısır arasındaki yakınlaşmanın önünü kesmiş ve daha sonraki aşamada Memluk devletini yenerek , halifeliğin Osmanlı imparatorluğuna geçmesini sağlamıştır .

           Çaldıran savaşının ana nedeni iki büyük Türk devletinin merkezi coğrafyaya egemen olma yarışı içine girmeleridir . Her iki imparator da bütün İslam dünyasına egemen olabilme doğrultusunda halifeliği kendi eline almak istiyor ve bu nedenle de   bir çekişme içerisine giriyordu . Şah İsmail ile beraber İran’da Şiilik’in öne çıkması ve o dönemdeki Safevi devletinin ajanlarının Anadolu Müslümanları üzerinde Şiilik propagandası yapması , Osmanlı yönetimini Anadolu Alevilerine karşı baskı uygulamaya yöneltmiştir . Tarihin bu döneminde İran’daki Türk devleti ile Anadolu’daki Türk devleti karşı karşıya gelmiş , mezhep çekişmeleri ve halifelik yarışı yüzünden iki büyük Türk devleti savaşınca merkezi coğrafyada yaşayan bir çok Türk asıllı insan bu anlamsız savaş sırasında telef olmuştur .İslam coğrafyasında yaşamakta olan türk boyları bu iki büyük devletin vatandaşları olarak yaşamlarını sürdürürken , anlamsız bir mezhep çekişmesi ve halifelik rekabeti yüzünden birbirleriyle savaşmak zorunda kalmışlardır . Propagandacı dervişler aracılığı ile Şiiliği Anadolu’da yaymağa çalışan Şah İsmail’in bu girişimleri Osmanlı devletini ve Sünni Osmanlı ahalisini rahatsız etmiş ve böylece savaşa giden yol açılmıştır . İki hükümdar arasında karşılıklı gönderilen mektuplardan bir sonuç çıkmayınca ,Osmanlı ordusu Edirne’den Çaldıran’a kadar bir büyük sefer düzenleyerek İran topraklarına gitmiştir . İstanbul’un alınmasını sağlayan top teknolojisinde Osmanlılar ileri oldukları için ,bu önemli silahı kullanarak Safevi ordusuna saldırmışlardır . İki hafta boyunca çok kanlı çatışmalarla süren savaş sonunda Osmanlı zaferiyle sonuçlanmış ve Osmanlı devleti sınırları Tebriz’e kadar genişlemiştir .Doğu Anadolu’daki Dulkadiroğlu devletini de ortadan kaldıran Osmanlılar Yavuz Sultan Selim sayesinde Orta Doğu’nun mutlak egemeni konumuna gelmişlerdir . Akkoyunlu devletinin de ortadan kaldırılmasıyla beraber Osmanlıların egemenliği daha da pekişmiş ve böylece İran’daki Safevi devletinin bölgesel genişlemesinin önü kesilmiştir . O dönemdeki İran’ın başkenti olan Tebriz’in Osmanlı yönetimine geçmesiyle beraber ,Safevi devleti de İsfahan’ı devlet merkezi yaparak yoluna devam etmeğe çalışmıştır .

             Bir Türk hanedanı olan Safevilerin yönetimindeki İran ile Osmanlı devleti daha sonraki yıllarda bir de Irak yüzünden karşı karşıya gelmiş , Irak’ın Arap ve Acem bölgelerindeki ayrı siyasal yapılanmalar Safevi İran devleti ile Osmanlı devletini karşı karşıya getirmiştir . Irak’ın Arap ve Sünni bölgeleri Osmanlı devletinde kalırken , Acem ve Şii bölgeleri de İran’ın kontrolu altına geçmiştir . Safevilerin Bağdat’a girmesi üzerine başlayan İran-Osmanlı savaşı ,bugünkü Türk-İran sınırının iki devlet arasında sınır çizgisi ilan edilmesiyle durmuş ve Kasrı-Şirin isimli doğu kentinde imzalanan antlaşma IV.Murat’ın onaylamasıyla yürürlüğe girmiştir . Böylece , birbirlerinin ülkelerinde gözü olmayan iki büyük devlet olarak Osmanlı ve Safevi yönetimleri , Irak yüzünden içine sürüklendikleri çekişme ortamına da son vererek , kalıcı bir Orta Doğu barış düzeni doğrultusunda imzaladıkları Kasrı Şirin Antlaşmasına sonraki yüzyıllarda uyarak , iki ülke ve devlet arasında uzun süreli barışın temellerini kalıcı bir biçimde atmışlardır . On sekizinci yüzyıl ile beraber batı emperyalizmi merkezi coğrafyaya gelmeğe başlamış ve bu alanda hegemonyasını artırma doğrultusunda batılı güçler ve emperyal devletler sürekli olarak bir Türk-İran savaşını kışkırtmışlardır . Ruslar,Fransızlar ve İngilizlerin denediği bu kışkırtma operasyonlarına rağmen iki büyük ve eski devlet olarak Türk ve İran devletleri siyasal oyunlara ve senaryolara karşı kararlı bir biçimde direnerek , savaşmadan yirmi birinci yüzyıla kadar barış içinde ve dayanışmacı yaklaşımlar ile gelebilmişlerdir . Özellikle Osmanlı imparatorluğunun yıkılış sürecinde , Birinci ve İkinci Dünya savaşları dönemlerinde İran ve Türk devletleri birbirlerine karşı sürekli olarak kışkırtılmışlar ama her iki devlet bu oyunlara gelmeyerek ve işbirliği yaparak siyasal yapılarını korumasını bilmişlerdir . Şimdilerde , ikinci dünya savaşı sonrasında merkezi alana gelen Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail benzeri komplo ve provakasyonlara kendilerinden önce bölgeye gelen emperyalistler gibi başvurmuşlar ama şimdiye kadar iki büyük devleti savaştırma doğrultusunda hiçbir sonuç elde edememişlerdir . İran gibi Türkiye’yi yönetenler de her türlü emperyal oyuna karşı çıkarak tarihten gelen dayanışma ve l ittifaklarını kendi milli politikaları doğrultusunda kararlı bir biçimde sürdürerek barışı koruyabilmişlerdir .

           Bugün gelinen aşamada , dün Rusya,İngiltere ve Fransa gibi emperyal güçlerin başaramadığı yeni bir Türkiye-İran savaşı çıkartma oyununu Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail ikilisi oynamaktadır . Dünyayı beş yüz yıl yönetmiş olan İngiliz,Fransız ve Rus emperyalizmlerinin başaramadığı ikinci Türk-İran savaşı çıkarma oyununu , iki yüz yıllık Amerikan devleti   ile altmış yıllık İsrail devletlerinin çıkartabilmeleri şimdilik pek mümkün görünmemektedir . Yirmi birinci yüzyıla girilmesiyle beraber gündeme getirilen küresel plan ve programlar doğrultusunda yeni bir Çaldıran savaşı Türkiye-İran sınır bölgelerinde çıkarılamamıştır . Kuzey Irak’taki kukla devlet ve bu bölgedeki otorite boşluğu alanları Türk-İran savaşı çıkartma doğrultusunda her iki ülkeye karşı kullanılmış ama her iki devletin başına geçenler II Eylül benzeri bir çılgınlığa yönelmedikleri için ,ikinci Çaldıran savaşı bir nevi Çıldıran savaşı olarak devreye sokulamamıştır . Ellerinde atom silahı bulunan ABD ve İsrail ya da İngiltere gibi devletler bu güçlerinden yararlanarak bir küresel imparatorluk oluşturmağa çalıştıkları sürece , savaş tehlikesi devam etmektedir . Küresel sermaye ve uluslar arası tekellerin çıkarları doğrultusunda her an bir çılgınlık gündeme gelirse o zaman , ikinci Çaldıran savaşı senaryolarının tam anlamıyla bir Çıldıran savaşı olarak gerçekleşmesi gündeme gelebilecek ve bir çılgınlık sonucunda içine sürüklenilecek bir üçüncü dünya savaşı tehlikesi, bütün dünyayı yok edebilecek bir nükleer üçüncü dünya savaşının gerçekleşmesine yol açabilecektir . Umarız başta Birleşmiş Milletler olmak üzere bütün uluslar arası kuruluşlar ve büyük devletler , savaşa neden olabilecek çılgınlıklara izin vermeyerek gereken önlemleri zamanında alarak , dünya barışını güvence altına en kısa zamanda alabilirler . Yoksa   dünya barışı ve güvenliği açısından yarın çok geç olabilir .Savaş lobilerinin çılgınlıklarını bir kez daha Çılgın Türkler göğüslemek zorunda kalmamalı , İran ordusundaki Türk asıllı askerler ile , Türkiye Cumhuriyeti ordusundaki Türk askerleri uluslar arası petrol tekelleri ya da dünya çapında bir emperyalizm peşinde koşan küresel sermayenin çıkarları yüzünden bir kardeş kavgasına sürüklenmemelidir .

               Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu Atatürk , uzun tarih incelemelerinden sonra , Türkiye cumhuriyetinin dış politikasını üç esas üzerine kurmuştur .Bunun ilk maddesi İran ile ortaklıktır . İkinci madde Rusya ile dostluktur . Üçüncü ilke ise , batılı emperyal devletler ile mesafeli ilişkiler geliştirmektir . Batı emperyalizminin kucağına oturarak , güçlü komşu İran ile savaşmak Türk dış politikasının ana esaslarına aykırı düşmektedir . İki dünya savaşı arasında dünyanın ortasında tam bağımsız bir ulus devlet kuran Atatürk , Sovyet emperyalizmine ve Batılı emperyal devletlerin Orta Doğu’ya gelmeleri riskini önlemek üzere İran,Irak ve Afganistan ile Sadabat Paktı oluşumunu bölgesel bir güç olarak kurmuştur . Osmanlı sonrasında meydana gelen otorite boşluğu alanını doldurmak üzere Türk devletinin İran ile ortaklığa birinci derecede önem vermesi , Türkiye ve İran açısından dostluk ve dayanışmanın ne derece yaşamsal bir öneme sahip olduğunu açıkca göstermektedir . Türkiye ve İran daha aktif bir diplomasiye yönelerek merkezi coğrafyadaki sıcak sorunlara ortak çözümler üretebilmeli ve böylece küçük sorunlar yüzünden karşı karşıya gelmeyerek, yeni bir Çaldıran savaşı tuzağından uzak durmalıdırlar . Her iki ülke halkı ve devleti , yeni bir Çaldıran macerasının sonunda nükleer tehlike yüzünden tam anlamıyla bir çılgınlığa dönüşebileceğini hesap edebilmeli ve kesinlikle yeni Çaldıran’dan bir Çıldıran savaşının ortaya çıkmasını önlemelidirler .

Prof.Dr. Anıl ÇEÇEN/ ADD Bilim Danışma Kurulu Üyes

60
0
0
Yorum Yaz