“YAŞAMA SEVİNCİNE BİN SELAM” / Kadir İNCESU

5/10/2007 · Kategori: Soylesi

umitkaftancioglu.jpg

 

 

“YAŞAMA SEVİNCİNE BİN SELAM”

 

                                                                                                                                 KADİR İNCESU

            Ümit Kaftancıoğlu öldürülüşünün 26. yılında, Öztürk Tatar tarafından hazırlanan “Yaşama Sevincine Bin Selam / Ümit Kaftancıoğlu” adlı kitapla anılıyor. 8 Nisan tarihinde Atatürk Kültür Merkezi’nde bir anma etkinliği de gerçekleştirilecek. Kitabı hazırlayan ve etkinliği organize eden Öztürk Tatar ile görüştük

 

Böyle bir çalışmaya sizi iten sebep nedir?

   Bu yıl Ümit Kaftancıoğlu’nun öldürülüşünün 26 yılı. 11 Nisan 1980’e kadar Türk yazınına nice eser kazandıran Ümit Kaftancıoğlu hakkında, ne yazık ki ölümünden sonra yayımlanmış kaynak niteliği taşıyan bir kitap, toplu bir değerlendirme yoktur. 1997 yılından başlayarak her yıl, çeşitli dergi ve gazetelere Kaftancıoğlu ile ilgili makaleler yazmaya çalıştım. O’nun hakkında yayımlanmış bir kaynağın olmayışı Kaftancıoğlu’nu anlatma-tanıtma acısından beni sıkıntıya sokuyordu. Tam anlamıyla sanatını ve edebi yaşamını yansıttığımı söyleyemem. Yazılan her yazı yavan düşüyordu sayfalara. Beslenebileceğim bir kaynaktan yoksundum. Böylesi bir çalışmaya beni iten ilk neden kuşkusuz bu. İkincisi ise yakınlarına dost ve arkadaşlarına yaşatacağım mutlulukla birlikte tarihe bir not düşmektir. Ayrıca Kaftancıoğlu hakkında yazılan onca yazı sararmış sayfalardan zamanın girdabına kapılmış geçmişe, daha doğrusu unutulmaya yok olmaya sürükleniyordu. Bu sürüklenişe gönlüm razı olamazdı. Yazar Öner Yağcı’nın hazırladığı Ümit Kaftancıoğlu kaynakçasını dikkate alarak çalışmalarıma başladım. 1971 yılından itibaren Kaftancıoğlu hakkında yazılan her yazı hemen hemen kitapta yer aldı. Kitapta yer veremediklerimi ise kaynakçaya eklemekle yetindim. İstedim ki insanların Kaftancıoğlu ile ilgili başvuracakları bir kaynak olsun.

 

Peki, amacınızda başarılı oldunuz mu?

   Başarılı olduğuma inanıyorum. En azından bir ilk adım olarak görüyorum bu çalışmayı. Belki ileriki zamanlarda başka arkadaşlar bu kitaptan esinlenerek, farklı çalışmalar içerisinde olurlar kanısındayım.

 

1971’den 2006 yılına kadar 35 yıllık bir zamanı göz önünde bulundurmuşsunuz. Bu zaman dilimi karşınıza çıkan yazı ve söyleşilerde siz etkileyenler oldu mu?

   Kaftancıoğlu adının basında ilk kez yazıldığı tarih 4 Nisan 1971 yılıdır. “Dönemeç” adlı öyküsüyle TRT Büyük Ödülünü (Birincilik) kazandığında Adnan Özyalçıner röportaj yapıyor. Kitap bu röportajla başlıyor. Sonra Kaftancıoğlu ve kitapları hakkında yazılan yazılarla devam ediyor. 2006 yılına kadar.

   1971–1980 yılları arasındaki gazete ve dergi sayfalarını çevirirken karşıma onun sanatını, sanat anlayışını, çalışkanlığını, mücadeleci kişiliğini, halk adamlılığını, onurlu duruşunu... anlatan sayısız yazı çıkıyordu. İçimdeki çığlık: “Ey Kaftancıoğlu senin kıymetini bilemedik! Daha doğrusu senin değerini ve eserlerini göremeyecek kadar kör, duyamayacak kadar sağırdık.” diyordu. O yazılara ulaştıkça Kaftancıoğlu’nun hiç olmadığı kadar toplumsal ortak bilinçte yaşadığını gördüm. Hakkındaki birikimimin, bilgimin azlığı beni utandırmakla birlikte, bu yazılardan onun aydınlığını görüp duyumsadıkça mutlu oluyordum. Bu kitapta yer alan yazıların sahiplerine tarih ve toplum önünde teşekkür etmem bir borç ve onurdur benim için.

   Onlarca yazı içerisinde beni en çok etkileyen Uğur Mumcu’nun yazısı oldu. Cumhuriyet gazetesindeki köşesinde “ Sağ Terör Yok...” başlıklı yazısında (15 Nisan 1980) Kaftancıoğlu’nun öldürülüşünü kınıyor ve aydınlara yönelik olan bu katliamların bir an önce son bulması için devleti göreve çağırıyor. Ve aradan yıllar geçiyor. Uğur Mumcu’da Kaftancıoğlu’nun yaşadığı aynı sonu yaşıyor. Bu beni gerçekten çok üzdü ve etkiledi.

 

Uğur Mumcu’dan bahsettiniz. Hazırladığınız bu kitapta başka kimler var.

H. İzettin Dinamo, Adnan Özyalçıner, Oktay Akbal, Mehmet Başaran, Uğur Dündar, Ümit Sarıaslan, Oral Çalışlar ve daha bir çok değerli kalem yer almakta.

 

—Ümit Kaftancıoğlu ile ilgili çalışmalarınızda O’nu tanıtma anlamında uzun bir yol aldığınıza inanıyor musunuz?

Sayın Adnan Binyazar 1993 yılında kaleme aldığı bir yazısında şöyle diyor: “Gazetelerde, dergilerde, yazgının zulmüne uğramış nice yazar, sanatçı, bilim adamı söz konusu edilirken, nedense Ümit Kaftancıoğlu adı hep unutuluyor...” Adnan Binyazar’ın bu gözlemi doğru ve yerinde bir gözlem. Ama durum bugün böyle değil. Artık gazetelerde, dergilerde, radyo ve televizyonlarda Kaftancıoğlu adına rastlamak mümkün. Ümit Kaftancıoğlu’nu halka ve edebiyat dünyasına tanıtma anlamında oldukça uzun bir yol aldığımıza inanıyorum. 2004 yılında 25. ölüm yıl dönümü anısına oğlu Dr. Ali Naki Kaftancıoğlu’nun bilgisinde ilk kez öykü yarışması düzenledim. 136 öykü katıldı. Bu beni ve ailesini çok mutlu etti. Seçici kurul Adnan Özyalçıner, Ruşen Hakkı, Osman Şahin, Mehmet Güler, Öner Yağcı ve H.Hüseyin Yalvaç’tan oluşuyordu. Bu yıl ikinci öykü yarışmasını düzenledim. 200 öykü katıldı. Ayrıca dereceye giren öykülerden bir de kitap hazırlayarak okurla buluşturdum. Yine 2005 yılında 25. yıl dönümü anısına yönetimini üstlendiğim Yalın Ses edebiyat dergisinde Kaftancıoğlu özel sayısı hazırladım. Bu da edebiyat dünyasında bir ilktir. Bizden sonra Berfin Bahar dergisi de Kaftancıoğlu sayısı hazırladı. Bunlar sevindirici ve olumlu gelişmeler.

 

—Önümüzdeki yıllarda Kaftancıoğlu hakkında başka çalışmalarınız olacak mı? Ayrıca bu seneki etkinliğiniz nelerdir.

Oğlu Dr. Ali Naki Kaftancıoğlu’nun bana verdiği yetki süresince elimden geldiği kadar olumlu ve ileriye dönük çalışmalar sürdürmeyi düşünüyorum. Her şeyden önemlisi Ümit Kaftancıoğlu Öykü Yarışması kesinlikle her yıl yapılacak. Ayrıca 27. ölüm yıl dönümü anısına Kaftancıoğlu’nun gazete ve dergi makalelerinden oluşan bir de kitap hazırlayıp okurla buluşturmayı düşlüyorum. Bu yıl yine AKM de (08 Nisan 2006) Ümit Kaftancıoğlu’na Saygı Gecesi adı altında bir etkinliğimiz olacak. Açılış konuşmasını Gazeteci-Yazar Uğur Dündar’ın yapacağı bu gecede dostları Kaftancıoğlu’nu anlatacak. Yine bu etkinliğin içerisinde Ali Ekber Çiçek, Şeref Taşlıova, Recep Ergül ve Muammer Ketencoğlu’da katılacağı birde müzik dinletisi sunulacak. Bildiğiniz gibi “Yaşama Sevincine Bin Selam/Ümit Kaftancıoğlu” ve “Ümit Kaftancıoğlu Öykü ödülleri/2006” kitapları da etkinliğin bir parçası olarak kitapseverlere sunulacak.

 

 

ÜMİT KAFTANCIOĞLU     (YAŞAM ÖYKÜSÜ)

 

1935 yılında (Kaftancıoğlu’nun bazı eserlerinde doğum tarihi 1934 yazmaktadır. Nüfus kaydı ise 1935)

Ardahan’ın Hanak ilçesinin Koyunpınar köyünde dünyaya geldi. Çocukluğu Dede Korkut boylarının zengin anlatım geleneği içerisinde, halk âşıklarının, söz sohbet bilenlerin dizinin dibinde destan, masal, türkü, efsane dinleyerek geçti. İlkokulu kendi köyünde okuyan Kaftancıoğlu, Cılavuz Köy Enstitüsünü bitirdikten sonra bir süre ilkokul öğretmenliği (Mardin-Derik) yaptı. Daha sonra Balıkesir Necati Bey Eğitim Enstitüsü edebiyat bölümünü başarıyla bitirip Türkçe öğretmenliğine (Rize-Pazar) başladı. Yedek subay olarak görev yaptığı askerlik dönüşü, TRT’nin açtığı sınavı kazanarak, Köy yayınları bölümünde göreve başladı. Bütün Türkiye’nin belleğinde yer eden programlara imza atan Kaftancıoğlu, “Dönemeç”le (Öykü) TRT Büyük Ödülü birincilik (1970), “Hakullah”la (Röportaj) Milliyet gazetesi Karacan birinciliği (1972) aldı.

11 Nisan 1980 günü görev yaptığı TRT’ye gitmek için çıktığı evinin önünde, demokrasinin, kültürün ve aydınlığın düşmanlarınca katledildi.

Kaftancıoğlu’nun yayımlanmış yapıtları:

-         Dönemeç (Öykü) 1972

-         Yelatan (Roman) 1972

-         Tek Atlı Tekin Olmaz (Halk Masalları) 1973

-         Tüfekliler (Roman) 1974

-         Köroğlu Kolları (Halk Destanları) 1974

-         Çarpana (Öykü) 1975

-         İstanbul Allak Bullak (Öykü) 1983

-         Hakullah (Röportaj) 2003

Çocuk Kitapları:

-         Hızır Paşa

-         Çizmelerim Keçeden

-         Kekeme Tavşan

-         Şülgür Deresi

-         Altın Ekin

-         Dört Boynuzlu Koç

-         Kan Kardeşim Doru Tay

-         Salih Bey

-         Çoban Geçmez

 

www.umitkaftancioglu.com

 

 

 

7 Nisan 2006-Evrensel Kitap

Serbest bırakırsanız türbansız öğrenci kalmaz

13/9/2007 · Kategori: Soylesi

Serbest bırakırsanız türbansız öğrenci kalmaz

Serbest bırakırsanız türbansız öğrenci kalmaz
FOTOĞRAF: MUHSİN AKGÜN
  • AKP türbanı serbest bırakırsa iki yıl içinde hiçbir üniversitede başı açık kız göremezsiniz. Ama örtünmenin artması AKP'ye yaramayacak. Çünkü istismar konusunda sizden ileride olanlar hep çıkar
  • Türban takanların sayısı artıyor. Ben, yakın zamana kadar bu ülkede örtünmenin azaldığını düşünüyordum. Türbanın artmasıyla Türkiye'de hem demokrasi hem yaşam biçimi çok zorlanacak
  • Dört yıldır basından 'tarımın battığını!' duyduk. 'Sübvansiyon yok, köylü perişan' dendi. Peki ne oldu? Tarımın oyu AKP'ye gitti. Meğer AKP iki misli sübvansiyon vermiş köylüye

    10/09/2007 (9337 kişi okudu)

    NEŞE DÜZEL (E-mektup | Arşivi)

    NEDEN? Tarhan Erdem
    22 Temmuz seçimlerinin sonuçlarını bir tek Tarhan Erdem'in araştırma şirketi tam olarak bildi. Erdem'in araştırması Radikal'de yayınlandığında, birçok gazeteci sonuçlara inanmadı. Hatta Erdem'e hakaretler yağdıranlar oldu. Ve Tarhan Erdem, seçimlerden sonra yeni bir araştırma daha yaptı. Bu kez AKP'nin oyu daha da artmış olarak çıktı. Burada önemli olan, bu son araştırmada ortaya çıkan sonuçların biraz sessizlikle karşılanması. Bugün Türk medyasını takip eden ya da ordunun tepkilerine bakan hiç kimse, bu ülkede bugün oyları yüzde 54'e varan bir siyasi partinin varlığını düşünemez bile. Neden ülkenin nabzını tutması gereken medya olan biteni görmekte zorlanıyor? Ordu, AKP'nin oylarının bu kadar istikrarlı artmasının sebeplerini niye fark edemiyor? Türkiye'in gerçeğini en sağlıklı biçimde ölçebilen Tarhan Erdem'e son gelişmeleri, medyayı, orduyu, AKP'yi ve türbanı sorduk. Erdem önemli açıklamalar yaptı.


    Sizin seçimlerden sonra yaptığınız son kamuoyu araştırmasında AKP'nin oyunun yeniden arttığı ve yüzde 50'yi geçtiği görülüyor.
    Evet, yüzde 54.
    Gerginlik her arttığında AKP'nin oyu da artıyormuş gibi görünüyor. Gerçekten de gerginlik ile AKP oyları arasında bir bağ mı var?
    Bunun gerginlikle alakası yok. Muhalefetle alakası var. AK Partisi'nin oyunu daha çok Demokrat Parti ve Saadet Partisi gibi küçük partiler artırdı. Biraz Genç Parti de dahil olmak üzere, son yaptığımız araştırmada bunların oyu AK Partisi'ne kaydı. Yani Genelkurmay Başkanlığı'yla siyasi iktidar arasında yaşanan gerginliğin seçmen tercihi üzerinde bir etkisi şimdi de yok, 22 Temmuz seçiminde de yoktu. Bunu niye söylüyorum?
    Niye söylüyorsunuz?
    Çünkü böyle olduğuna dair elimizde objektif bir bulgu var. Bakın.. Biz tam bir yıl sene önce eylül ayında bir araştırma yaptık. Ardından 2007'nin şubatında bir başka araştırma daha yaptık. Sonra seçim dönemi başlayınca, 18 Mayıs'ta bir araştırma yaptık ve seçimlere kadar da birer hafta arayla bu araştırmalarımızı sürdürdük. Geçen sene eylülde AK Partisi'nin oyu yüzde 45-46 çıkmıştı. Sadece AK Partisi'nin oyu 18 Mayıs araştırmasında yüzde 54'e çıktı.
    18 Mayıs öncesinde Türkiye'de ne oldu? 27 Nisan muhtırası verilmedi mi?
    Evet. AK Partisi'nin oyu sadece bir kez yüzde 54'e çıktı. O da 27 Nisan bildirisinden sonra. Ama hemen sonra yine yüzde 49'a indi. Yani, 18 Mayıs hariç seçimlere kadar yaptığımız diğer sekiz araştırmada AK Partisi'nin oyu yüzde 46 ile 50 arasında gezindi. Bu oyların yüzde 78'i, AK Partisi'ne ekonomik nedenlerle verildi.
    Ekonomik nedenin içinde istikrar talebi var mı?
    Var gayet tabii.
    İstikrar talebinin içinde gerginliğe karşı olmak, gerginlik istememek yok mudur?
    Vardır. İstikrar talebi, insanların oy tercihinde önemli rol oynuyor. Tabii şu da var. Biz yeni araştırmamızda, vatandaşlara, cumhurbaşkanlığı sürecinde yaşananların, 22 Temmuz seçimlerinde oylarını etkileyip etkilemediğini sorduk. Önce, 'Cumhurbaşkanlığı seçim sürecinde yaşananlar sizin oyunuzu etkiledi mi' diye sorduk. Sadece yüzde 30 etkilendiğini söyledi. 'Etkilenmedim' diyenlerin oranı yüzde 70 çıktı. Ama ardından şunu da sorduk. 'Cumhurbaşkanlığı sürecinde yaşananlardan başkası etkilenmiş midir' dedik. 'Evet, başkası etkilenmiştir' diye düşünenlerin oranı yüzde 60'ın üzerinde çıktı.
    İnsanlar, etkilenmeyi bir zayıflık işareti olarak mı görüyorlar? Gerçeği kendi adlarına değil de başkaları üzerinden mi söylüyorlar?
    Etkilenmeyi zayıflık olarak alıyorlar. Ama gene de benim kanaatim, cumhurbaşkanlığı sürecindeki olaylar yaşanmasaydı, AK Partisi'nin oyları ancak yüzde 2-3 azalabilirdi veya artabilirdi. İnsanların AK Partisi'ne meyletmesinin nedeni ekonomiktir. Bu, para meselesidir, istikrar beklentisidir. Halk zaten bu yüzden AK Partisi'ni tek başına iktidar yaptı.
    Muhalefete gelirsek... Halk, CHP ile Genelkurmay arasında bir bağ görüyor mu?
    Ayniyet, beraberlik, aynı şeyi söylüyor olmalarını görüyor. Gerginlik, demokratik hayatta olmaması gereken bir şeydir ve halkın bunu görmediğini düşünemezsiniz. Halk Partisi hem meşru siyasi hayatın içinde yer alıyor, hem de askerle siyaset yapmaya çalışıyor. Böyle bir şey olabilir mi? Kabul edilebilir mi? Ayrıca CHP gerçekten çağdaşlığı temsil ediyor mu, laikliği koruyor mu meselesi de çok önemli. Bence CHP çağdaşlığı temsil etmiyor. Laikliği de söz olarak koruyor. Çünkü laikliği gerçekten korumak, bu meseleyi seçim platformunun dışına çıkarmakla başlar. Aksi takdirde laikliğin olmayabileceğini varsaymış oluyorsunuz. Bir siyasi partinin seçim döneminde, 'Laiklik tehlike altında ya da Türkiye bölünecek' diye politika yapması yanlış. Türkiye, CHP'nin ve MHP'nin söylediği gibi laiklik ve bölünme tehlikeleriyle karşı karşıya değil.
    Ama sizin birkaç hafta önce yaptığınız araştırmanızda 'Şeriat tehlikesi var' diyenlerin oranı yüzde 14.6, 'İhtimal var' diyenlerin oranı da yüzde 14.8 çıktı. Bu ülkede yüzde 30 şeriat tehlikesinin olduğunu düşünüyor. Çok yüksek bir oran değil mi bu?
    Onlar, CHP'nin ve MHP'nin politikalarının sonucunda ortaya çıkıyor. Olamayacak bir şeyi olabilecekmiş gibi göstermelerine isyan ediyorum. Türkiye'nin laiklikten vazgeçmesi mümkün değil. Türkiye'nin bölünmesi de söz konusu değil. Ben siyasetle iyi kötü uğraşmış bir adamım.
    Ordu, türban meselesini çok önemsiyor. Siz bu konuda da araştırma yaptınız. Halk, türban konusunda ne düşünüyor peki?
    Önemli çoğunluk türbanı önemsemiyor. Ama türban tek bir sualle anlaşılacak bir husus değildir. Zira türbanın siyasi simge olup olmadığı meselesi henüz tam yanıtını bulmadı. Bence türban çok önemli bir çoğunluk için siyasi bir kimliktir. Türban takanların yarıdan fazlası bence onu siyasi simge olarak takıyor. Böyle sanıyorum. Geri kalanı dini, sosyal baskı, gelenekler gibi nedenlerle takıyor.
    Peki halk türbanın siyasi simge olmasını önemsemiyor mu?
    Önemsemiyor. Son araştırmada, 'Cumhurbaşkanı adaylarından birinin eşinin türban takması sizin oyunuzu etkiler mi' diye sorduk. Yüzde 60'lar düzeyinde, 'Beni etkilemez' dedi. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün eşinin türbanlı olmasını önemli bir çoğunluk önemsemiyor. Ama ben başbakan olsam, türban konusunda sorumluluk almam. Türban meselesine dokunmam, bu meseleyi çözmem.
    Niye?
    Üniversitelerde bütün kız öğrencilerin türbanlı olmasının Türk toplum yaşamında hiç mi bir sonucu olmaz sizce? Herkes türban takarsa Türkiye'de toplumsal hayat hiç mi değişmez? Bu ülkede Türkçe ezan 1932'de başladı. Aradan yıllar geçti, 1950'de Demokrat Parti iktidara geldi. Sanki Türkiye'nin tek meselesi Arapça ezanmış gibi, 12 Haziran 1950'de kanunda bir ibare değişti ve ertesi sabahtan itibaren bütün camilerde Arapça ezan okundu.
    AKP üniversitelerde türbanı serbest bırakırsa bütün kız öğrenciler sizce türban mı takacak?
    Tabii. İki sene içinde, hiçbir üniversitede başı açık kız göremezsiniz. Çünkü toplumsal baskı yaratılır. Çok kısa bir zaman sonra da insanlar başörtüsü takmamazlık, üniversiteye başörtüsüz gidememezlik edemezler. Riskleri olan bir meseleyi konuşuyoruz burada. Laiklik risk altında. Ama ben o riskin sonuca ulaşacağını, gerçekleşeceğini varsaymıyorum, varsaymak istemiyorum. Laikliği demokratik mücadeleyle koruyabileceğimize ben hâlâ inanlardan biriyim.
    AKP üniversitede türban serbestliği getirebilir mi peki?
    Getirebilir. Anayasayı tek başına değiştirme gücü var. 330 oyu var. 367'yi aramak Sezer zamanındaydı. Şimdi Gül, 330 oyla referanduma sunabilecek. Referanduma sunulduğunda da üniversitede türban kabul edilir. Ama ben demokratik kurumların, bireylerin ve sivil toplum örgütlerinin mücadelesi sonucunda, AK Partisi'nin bu değişikliği yapamayacağını düşünüyorum. Türban, Türkiye'nin önemli olgularından biri. Bunu siyasi hayatta tartışmanın bir faydası yok. Ama hükümetin bu konuda herhangi bir girişimi olduğunda, bunun doğru olmadığına inanan insanlar ayağa kalkmalıdır, karşı çıkmalıdır. Türban gerçekten netameli bir konu. Ben yakın zamana dek ülkede örtünmenin, türban takanların sayısının azaldığını düşünüyordum. Ama şimdi türbanın arttığı izlenimine sahibim. Son zamanlarda duyduklarım hep arttığı yönünde. Türkiye'de demokrasi ve toplumun yaşam biçimi, örtünmenin artmasıyla çok zorlanacak.
    Niye zorlanacak?
    Çünkü türban, kişinin hayata bakışını, yaşam biçimini belirleyen en önemli unsurlardan biri. Toplumun yaşam biçimiyle örtünme arasında çok önemli bağlar var. Yalnız şu da var. Örtünmenin artması bugünkü iktidara da yaramayacak.
    Niye?
    Çünkü istismar konusunda daima sizden daha ileride olanlar çıkar. Örtünmenin artması Türkiye'de demokrasiye zarar verecek. Çünkü bu, kadının toplumdaki yeri değişiyor demektir. Türbanın çoğalması, kadın erkek eşitsizliğinin arttığını gösterir. Eğer kadın-erkek eşitliği ortadan kalkmışsa, demokrasi çok önemli bir yara almış demektir. Yalnız şu da var. Yaptığımız son araştırmada ilginç bir bulgu var. 'Kızınız veya kız kardeşinizin üniversiteye gidebilmek için türbanını çıkarmasını tasvip eder misiniz' diye sorduk. Yüzde 76.6 'Okulunu bırakmasın. Eğitim için türbanını çıkarsın dedi. Halk türbanı dinin mutlaka yapılması gereken emri olarak da görmüyor. Tanrı emri olarak görmüyor.
    Sizin yaptığınız kamuoyu araştırmalarının sonuçları beni bir de en çok medya açısından şaşırtıyor. Sizin araştırma sonuçlarınızla medyanın yansıttığı Türkiye arasında büyük fark var. Bugün Türk gazetelerini okuyan hiç kimse AKP'nin oylarının yüzde 54'lere tırmandığını düşünemez.
    Yüzde 46'yı da düşünemiyordu.
    Çelişki nereden kaynaklanıyor?
    Bu sualin muhatabı ben olmamalıyım. Bu, medyayı yönetenlerin problemi olmalı. Bence burada kasıtlı bir yanlışlık yok. Gazeteciler yakın çevrelerinin etkisinde kaldılar.
    Sizin 22 Temmuz seçimleriyle ilgili yaptığınız araştırmanın sonuçları Radikal'de yayınlandığında, bu rakamlar medyanın büyük kesimi tarafından gerçekdışı olarak değerlendirilmişti. Medya sizin gördüğünüzü görememişti. Medya halktan ve Türkiye'nin gerçeklerinden kopuyor mu?
    Bazıları siyasal eğilimleri göremedi. Bunun temelinde halka inanmamak var. Bazıları halktan kopuk değil, halkı sevmiyor. Halkın haklı olmadığını, yanlış yaptığını nereden çıkarıyorlar ki? Evinde oturuyorsun, bilgisayarla yazını gönderiyorsun, ondan sonra da halk hakkında şöyledir, böyledir diyorsun. Bakın... Biz bu ülkede dört senedir Ziraat Odaları'ndan, Veterinerler Birliği'nden ve gazetecilerden Türkiye'de tarımın battığını duymadık mı? 'Tarımda sübvansiyon yok. Köylü perişan' denmedi mi? Peki ne oldu? Tarımın oyları AK Partisi'ne gitti. Demek ki halk tarımın batmadığı kanaatinde. Köylü, Ak Partisi'ne oy vererek tarımın batmadığını söyledi.
    Peki niye tarımın battığı haberleri çıktı medyada?
    Bu haberler yanlış. 'AK Partisi akılsız mı? Nüfusun yüzde 30-35'ini ihmal eder mi' diye ben o günlerde tarıma baktım. Rakamlarla çıktı ki, AK Partisi hükümeti zamanında tarıma verilmiş paralar ve sübvansiyonlar, gelmiş geçmiş hükümetlerin tarıma verdiği paranın iki, üç katı olmuş.
    Demek ki yanlış laflar üretiliyor.
    Medya, olaylara önyargılı mı bakıyor?
    Önyargılı mı bakıyor bilemiyorum ama yanlış bilgilendiği muhakkak. Burada kasıtlılık değil, basiretsizlik var. Gerekeni yapmıyorlar. Ben seçim sonuçlarını oturduğum yerden tahmin etmedim. Yüzlerce adam çalıştı. Araştırmaların bir tekniği vardır. Medya öyle yapmıyor ki. Onlar gidiyor, iki, üç kahvede, birkaç insanla konuşuyor. Mesela AK Partisi'nin imama, okuması yazması olmayana dayandığı lafı da yanlış. Çünkü bölgelere bakıyoruz. Bu parti Türkiye'nin on iki bölgesinde de üstelik birinci parti olarak var. Mesela Kuzeydoğu ve Ortadoğu Anadolu'da ve Güneydoğu'da bağımsızların oyu yüzde 30'un altında kalırken, AK Partisi yüzde 50'yi geçti. Ege'de de birinci oldu. Bu, AK Partisi toplumun her tarafına yayılmış ve aşağı yukarı eşit dağılmış durumda demektir. Ayrıca toplumun çeşitli kesitlerine bakıldığında da bütün kesimlerde var. AK Partisi, toplumun her tarafında girmiş büyük bir toplum partisidir. Hele bugün oyu en az yüzde 50'dir ve bu da her iki kişiden biri ona oy veriyor demektir.
    Yerel seçimlere bir buçuk yıl var ama şimdiden seçim süreci başladı bile. AKP, Diyarbakır'ı alacak mı sizce?
    Hiç kimse 'Alamaz' diyemez. DTP'li Belediye Başkanı Osman Baydemir'in durumu kolay değil. AK Partisi, geçen seçimde Güneydoğu'da DTP çizgisiyle at başı giderken, son seçimde yüzde 51'le bağımsızların iki misli oy aldı.
    Medya, halkın gerginliğe gösterdiği tepkinin farkında mı?
    Geçenlerde gene bir araştırma yayınlandı ve orduya güven en üst derecede çıktı. Halk, askere güveniyor ama siyasete girmesini istemiyor. Bunu hepimizin görmesi lazım. Bu halk her konuda sağduyulu ve soğukkanlı.
    Halkın siyasi kararını etkilemekte ordunun rolü gittikçe azalıyor. Sizin araştırmanızda da bu ortaya çıkıyor. Medya neden halkın tepkisini, orduyu siyasette istemediğini anlayamıyor?
    Bu medyada yaygın bir yanlışlık. Ama Radikal öyle değil.
    Sizin seçimden sonra yaptığınız araştırmayla ilgili pek fazla yorum çıkmadı. AKP'nin oylarının yüzde 54'e vardığını söylemeniz üzerine sanki bir sessizlik oldu. Bu sessizliği neye bağlıyorsunuz?
    Sadece medya değil, pek çok insan ülkede değişimi görmüyor. Türkiye'de sadece ekonomik ilerleme değil, toplumsal ilerleme de var. Demokrasi ilerliyor ve Türkiye dünyaya yakınlaşıyor. Eğer ülkede pek çok şeyin değiştiğini görmezseniz, doğru karar veremezsiniz. Bakın... Toplumdaki bu değişimi günümüz dünyasının projeleriyle yönetebilecek çağdaş bir parti olsaydı Türkiye'de, biz şimdi laiklik gibi risklerin hiçbirini konuşmuyor olurduk. Böyle çağdaş bir parti bulunmadığı için bugün Türkiye'de riskler var. Toplumdaki değişimi AK Partisi'nden başka yönetmeye talip bir parti yok ortalıkta. Ama AK Partisi de çok muhafazakâr bir parti işte...
    Bizi nasıl günler bekliyor?
    Eğer bazılarının düşündüğü gibi hükümetin aslında gizli bir gündemi varsa, Türkiye her türlü felaketle karşı karşıya kalabilir. Ben hükümetin gizli gündemi olmadığına inanmak ihtiyacındayım ve inanmaya da hazırım. Ayrıca objektif olarak baktığımda, hükümetin gizli bir gündemi var diyemiyorum. Ama hükümet bu endişeyi, bu şüpheyi ortadan kaldıracak, gizli gündemi olmadığını kanıtlayacak hiçbir şey de yapmıyor.

  • SEVINÇ ÇOKUM'LA SÖYLESI

    19/6/2007 · Kategori: Soylesi

    SEVINÇ ÇOKUM'LA SÖYLESI

    Kategori: Soylesi

    Anasayfa   Rıfat Ilgaz Arşivi   Taşköprü'den Bakış   

    Kastamonu Net (Blogcu)    Şiir Sayfası   Öykü   

    Sinema   Atatürk  Edebiyat   Roman Yazıları

     

     Ana Sayfa    | Eski Sayılar |

     MAYIS 2004  |  YIL : 5 |  SAYI : 51

    SEVINÇ ÇOKUM'LA SÖYLESI


    SÖYLESi: Bilim ve Aklin Aydinliginda EGiTiM

    - Otuz yılı aşkın süredir yazıyorsunuz ve bu süre içerisinde yirmiden fazla kitap yayımladınız. Yayımlanan ilk kitabınız “Eğik Ağaçlar” bir hikâye kitabı idi. Bize, yazı hayatına nasıl başladığınızı anlatır mısınız?

    - Ben yazı hayatıma lisede, öğrencilik yıllarımda şiirle başladım. Biz lisedeyken 27 Mayıs darbesi oldu. O zamanın siyasetçileri yargılandı. İçlerinden –başbakan da dahil- üç kişi idam edildi. O zamanlar arka plânında Osman Bölükbaşı’nın olduğu Kudret adında bir gazete çıkıyordu. Bu gazete, muhtevası o zamanın siyasî gündemini ihtiva eden bir yarışma açtı. Bu yarışmaya herkes katılabiliyordu. Ben de katıldım. Hatta ailem, büyüklerin katıldığı böyle bir yarışmaya katılmamı pek istemedi. Ben şansımı denemekte ısrar ettim. Yarışma sonuçlandı ve ben ikinciliği aldım. Ödül töreni için Ankara’ya gittiğimizde şaşırdılar. Bu yarışmadan elde ettiğim sonuç kendime olan güvenimi artırdı, yazma isteğimi kamçıladı diyebilirim. Hikâyeye geçişim üniversitedeki öğrencilik yıllarımda oldu. Benim ilk hikâyem 1972 yılının şubat ayında Hisar dergisinde çıktı. Aynı yıl hikâyelerim Eğik Ağaçlar adıyla kitaplaştı. Hisar dergisine her ay bir hikâye vererek yazmaya devam ettim. Daha sonra Türk Edebiyatı’nda da yazmaya başladım.

    - Sevinç Çokum nasıl yazar? Bir hikâye ya da roman konusu zihninde nasıl oluşur, hangi aşamalardan geçer,  yazma anında dışardan görünen Sevinç Çokum nasıl bir insandır?

    - Bir yüz, bir olay, bir cümle hatta bir melodi, yazılacak yazının ilk çekirdeğini oluşturur. Yazarken mutlaka müzik dinlerim. Bu klâsik batı müziği olabilir, klâsik Türk müziği olabilir. Genellikle gecenin sessizliğinde yazmayı tercih ederim. İster duygu yoğunluğu deyin, isterseniz ilham deyin o geldiğinde mutlaka yazmak isterim. O coşku geldiğinde bozuk cümle ile de, yanlış imlâ ile de olsa yazmak isterim. Daha sonra o metni işlerim. İmlâsını, cümle yapısını düzenlerim. İşlerken de fazla değiştirmek istemem. Çünkü fazla değiştirmek yazıya yansıyan o ilk duygunun kaybolmasına yol açıyor.

    Ben disiplinli çalışırım. Roman yazıyorsam her gün birkaç sayfa yazarım. Ama hikâyeyi bir oturuşta bitirmek isterim.

    - Yazmak sizin için hayatın olmazsa olmazları arasında mıdır?

    - Evet öyledir. Yazmasam herhalde bunalıma girerdim. Romanımı bitirdikten sonra bile zaman zaman normal hayata dönemiyorum. Kahramanları sürekli kafamda taşırım. Bir de kafamdaki kahramanlar ideal kişiler olduğu için gerçek hayatta onların pek karşılığı yok. Bu sebeple yazdığım veya bitirdiğim romanın etkisinden uzun süre kurtulamıyorum. Hani derler ya çivi çiviyi söker diye. Bir romanın hayal dünyasından kurtulamamışsam başka bir romana geçerim ve yazmaya başlarım.

    Yazmak insanın bir anlamda kendisi ile savaşıdır. Ben kendimi bu anlamda kendisi ile savaşı olan birisi olarak görürüm.

    - Yazarken plânlama yapar mısınız?

    Çok kabaca bir taslak yaparım. Yalnız bende romanın sonu bellidir. Romanın başını sonuna göre yazarım. Benim yazacağım romanın kişileri bellidir. Sonu bellidir. Olayların akışı bellidir. Ama hangi kişinin romanda ne kadar yer alacağını bilemem. Meselâ tali bir kahraman romanın asıl kahramanına dönüşebilir. Kahramanların beni yönlendirdiğini söyleyebilirim. Bir yerde hoşuma giden bir isim duyarsam defterime kaydederim. Onu kahraman adı olarak veya kitap adı olarak kullanırım. Okuduğum eserlerden beğendiklerimi defterlerime kaydederim. Sonra kullanırım. Yazma anında kitap okurum. Fakat okuduğum kitabın üslûbundan etkilenmekten her zaman korkmuşumdur. Eskiden daha çok korkardım. Şimdi daha rahat okuyorum. Belki bu kendi üslûbumun iyice oturmuş olmasından kaynaklanıyor.

    - Üç hikâye kitabınızdan sonra “Zor” ile romana geçtiniz. Edebiyatımızda sizin gibi pek çok yazarın da hikâyeden romana geçtiğini görüyoruz. Çoğu yazarımız hikâyeden romana geçtikten sonra tekrar hikâyeye dönmüyor. Ancak siz romanla hikâyeyi bir arada yürütüyorsunuz. Bu konuda neler söylersiniz?

    - Ben, hiçbir zaman hikâyeyi romana geçmek için bir aşama olarak görmedim. İçimde her zaman roman yazma arzusu vardı. Üniversiteden hocam Mehmet Kaplan’la görüşürdük. O da roman yazmamı tavsiye etmişti. Yazmaya karar verdim. Kendi tecrübelerimden yola çıkarak o dönemi yansıtan bir roman denemesi oldu bu. Sizin de bahsettiğiniz gibi Zor adıyla yayımlandı. Fakat bu ilk roman içime sinmedi. Bazı teknik kusurlarını gördüm.

    - Bu romanınıza “hikâye dilinin etkisi altında olmak…” gibi de bir eleştiri yöneltildi sanırım.

    - Bu tür eleştiriler oldu ama bunun yanında olumlu eleştiriler de aldım. Meselâ Necmettin Türinay olsun İnci Enginün olsun çok olumlu değerlendirmelerde bulundular. Gerek olumsuz eleştirenler gerekse beğenenler bu romanımı yabana atmadılar. Fakat daha önce de söylediğim gibi ben bazı eksikliklerinden dolayı bu romanı bir daha bastırmadım. Bir ara romanı yeniden ele alıp yazmayı düşündüm. Hatta birkaç bölümünü yazdım. Bu denemelerimden anladım ki, yazılmış bir romanı yeniden yazmak pek kolay değil. Galiba, romanın tekrar havasına da giremedim. Öylece kaldı.

    Sorunuzun ikinci kısmına gelince; bazı yazarlar hikâyeyle başlayıp romana geçtikten sonra artık hikâye yazmıyorlar, diyorsunuz. Doğrudur. Meselâ Tarık Buğra’da bu böyle olmuştur. Bu yazar, hikâyeyle tanınmıştır. Fakat sonraları romanda yoğunlaşıp hikâyeye dönmemiştir. Ben, bunun sebebini bu yazarların romanda kendilerini bulmuş olmalarıdır diye düşünüyorum. Ben, tür olarak hikâyeyi çok seviyorum. Hikâye, yoğunlaşan duyguların anlatılmasına daha uygun. Hikâye ile verdiklerinizi romanla veremezsiniz. Hem hikâye anlık duyguların aktarımıdır. Roman daha uzun bir zaman diliminde yazılır. Hikâyenin hem “an”ı anlatması hem de yoğun duyguların ifadesinde uygun bir tür olması nedeniyle benim için vazgeçilmez olduğunu düşünüyor ve hikâyeyi devam ettiriyorum. Anlatacağınız öyle şeyler vardır ki birkaç sayfada biter. Ama bir yazar için mutlaka anlatılması gereken şeylerdir bunlar. Yazar onu fazlalıklardan arındırılmış olarak anlatmaya çalışır. Bunu da ancak hikâyeyle yapabilir yahut bu yoğunluk, arındırılmışlık şiirle ifade edilebilir. Hikâyenin yoğunluk ve rafine oluş bakımından şiire en yakın tür olduğu söylenir.

    - Klâsik tanımlarda romanın hikâyenin hacimli biçimi olduğu söylenir. Sizce bu doğru bir tanım mıdır? Sizce hikâye ile romanı birbirinden ayıran unsurlar nelerdir? Ya da siz hikâyeyi nasıl tanımlıyorsunuz?

    - Sözünü ettiğiniz hikâye ve roman tanımları çok yüzeysel ve formüle edici. Romanla hikâyeyi birbirinden ayıran unsurların içinde elbette hacimden de söz edilebilir. Ancak, hacimli hikâyeler olduğu gibi kısa romanlar da mevcut. Hikâye ile romanın farklılıklarını hacmin ötesinde aramak gerekir. Romanda sizi alıp götürmesi gereken bir şeyler olmalı. Hikâyede beş altı sayfaya yaydığınız duygularınızı, dünyanızı romanın iki yüz, üç yüz sayfalık genişliğinde yapmaya kalkarsanız bu romanı okutamazsınız. Okutmuş olsanız bile o, roman olmaktan çıkar. Romanda entrika dediğimiz şeyin olması gerekir. Okuyucuyu meraklandıracak “düğüm”ün olması kaçınılmazdır romanda. Çünkü okuyucunun dikkatini bu unsurlar dinç tutar. Oysa hikâyede bu unsurların olması her zaman gerekmez. Hatta birçok hikâyede entrika bir yana bir olay bile yoktur. Dahası son dönem hikâyelerde (Çehov tarzı hikâyede) bir anın anlatımı vardır. Olayın başı yoktur. Hikâye beklenmedik anda biter. Âdeta olay yarım kalmıştır. Yani hayatın küçük bir kesiti verilir. Tabiî Maupassant tarzı hikâyede serim, düğüm ve çözüm bölümleri vardır.

    Gerçi modern romanda da Çehov tarzı hikâyede olduğu gibi olay yarım bırakılabilir. Ben son romanımda bunu yaptım. Roman bitiyor ama sanki sonra devamı gelecekmiş gibi bitiyor. Yani bundan sonra ne olacak sorusuyla bitti roman.

    Günümüzde roman, teknik açıdan öyle bir hâle geldi ki klâsik roman tanımı birçok noktadan geçerliliğini yitirdi. Vadideki Zambak, Suç ve Ceza, Sefiller gibi klâsik romanların tekniği ile hikâyeyi karşılaştırabilirsiniz. Ama artık romanlar bu klâsik tarzın dışına taşan özellikler taşıyor. Postmodern romanlarda tam bir bütünlük de yok. Parça parça yazılmış metinler, hikâyeler küçük anlam bağları ile belki imalarla birbirine bağlanıyor. Demek ki artık hikâye ile romanların karşılaştırılmasına eleştirmenlerin, edebiyat tarihçilerinin başka gözle bakmaları gerekiyor. Okullarda öğrencilere öğretilen tanımlardan söz ettiniz, bu tanımlamaların da  daha geniş açıdan ele alınması zarureti ortaya çıkıyor o zaman. Kalıpçı, kısır tanımlamalardan, kesin ifadelerden sakınmak yararlı olur diye düşünüyorum.

    - Türk edebiyatına ilişkin zaman zaman yapılan değerlendirmelerde, Türk şiiri ve hikâyesinin dünya ölçeğinde güçlü temsilcilerinin bulunduğu ancak Türk romanının henüz emekleme aşamasında olduğu söylenir. Bu değerlendirmeye katılır mısınız?

    - Şiir ve hikâye için söylenenler doğru. Ancak roman konusundaki değerlendirmelere katılamıyorum. Türk romanı vardır, hem de iyi örnekler ortaya konulmuştur. Şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki Türk romanının klâsikleri vardır. Bunlar, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Peyami Safa ve Ahmet Hamdi Tanpınar gibi yazarlardır.Tanpınar’ın Huzur’u dünya ölçeğinde bir eserdir. Diğer taraftan sözünü ettiğim bu yazarlar dünya edebiyatını olmasa da Avrupaî edebiyatı çok iyi bilen insanlardır. Üslûp var, dil var, teknik kurgu çoğu zaman yerli yerinde… Bir eserin güzel olabilmesi için gerekli olan her şey mevcut.

    - Son romanınız, “Gece Rüzgârları” yeni yayımlandı. Otuz yıldır yazan ve üreten biri olarak yazma serüveninizi ve eserlerinize gösterilen ilgiyi nasıl değerlendiriyorsunuz?

    - Eserlerimin ilgi derecesini bilmiyorum ama otuz yıldır yazma işiyle uğraştığım için oturmuş bir isim var. Ben, çalışkan bir insan olduğumu söyleyebilirim. Kendimle yarış hâlindeyim. Her yıl bir eser ortaya koymaya çalışıyorum. Yazacakları konusunda seçici bir yazarım. Sipariş üzerine yazı yazmam. Ancak, benim de aklımda olan, tasarlamasam bile yazılması iyi olur diye düşündüğüm bir konuda yazma teklifi gelirse üzerinde düşünürüm. Bir seferinde böyle bir teklif geldi, denedim. Başarılı olamadım, yarım kaldı. Onun için yazacağım her neyse ona inanmam lâzım. Yazdıklarım bana inandırıcı geliyorsa okurdan da iyi yansımalar geliyor.

    - Eserlerinizde Rumeli ve Kırım gibi imparatorluk topraklarının kaybedilmesi konularını ağırlıklı olarak işlediniz. Ele aldığınız bu konuların birey olarak Sevinç Çokum’un hayatındaki önemi nereden kaynaklanıyor?

    - Benim romanlarımı iki kısımda düşünmek lâzım. Birinci kısımda Zor’dan sonra yazdıklarım; Bizim Diyar, Hilâl Görününce, Ağustos Başağı. Bunlar yakın tarihi ele aldığım kitaplar. Ancak bunlar sadece yazılı kaynaklardan yararlanılarak yazılmış romanlar değil. Yaşadığımız dünyada bunların karşılığı var.

    Ağustos Başağı romanımda bir gazi var. Şimdi hayatta olmayan bu gazi ile 1985 yılında Söğüt’te tanışmıştım. Adı Ali Balaban’dı. Bu insan, Birinci Dünya Savaşı’nı, Kurtuluş Savaşı’nı yaşamıştı. Bana hayatını anlattı. Söğüt’te birkaç gün kaldık. Gazinin evini, çevresini tanıdım. O havayı teneffüs ettim. Öyle sanıyorum ki bu romanı yazılı kaynaklardan hareketle yazmaya başlasaydım başarılı olamazdım.

    Hilâl Görününce romanımda ise dış Türkler’i anlattım. Bu romanı da eşimin ailesinden yola çıkarak yazdım. Eşimin ailesi Kırımlıdır. Kayınpederim ve kayınvalidemden bolca malzeme aldım. Onların Bursa’da oturan akrabalarından malzeme temin ettim. Akrabaların konuşmalarını, geleneklerini, tekerlemelerini ayrıntılarına kadar inceledim. Sonra Kırımlıların Türkiye’deki lideri Müstecip Ülküsal’dan yararlandım. Onun “Emel” dergileri vardı. O dergilerde Kırım’ın gelenekleri ayrıntılı biçimde yer alıyordu. Romanımı yazarken çok faydalandım.

    O romanlar destan coşkusu ile yazıldı. Açıkça söylemek gerekirse, Türk destanlarına karşı bir sevgim, hayranlığım vardır. Manas Destanı’nı okuduğumda bende şöyle bir fikir doğdu: Bu destandaki unsurları, motifleri, atmosferi romanda kullansam nasıl olur? Bu düşünceden, bu ilhamdan hareketle yazmaya başladım.

    Rumeli’yi yazışımın sebeplerine gelince, benim ailemden, Balkan Savaşları’nda göçüp Anadolu’ya gelenler vardı. Onların hatıralarıyla büyüdüm ben. Bu malzemeyi iyi kullandım. Balkanlar’da kaybedilmiş mülklerin tapuları vardı bende. Bu tapuları okuduğumda romanın da ilk kıvılcımları zihnimde canlanmıştı.

    Bu destan heyecanı olsun, tarihe, göçlere ilişkin heyecanım olsun o zamanların şekillendirdiği ortama uygun duygulanışlardı. Şimdi o heyecanları duymuyorum. Tabiî, bunda yaşın getirdiği etkiler de vardı. Bir de Kemal Tahir’in tarihî romanlarının etkisi olabilir.

    - Hikâyelerinizde ve Kayıp İstanbul adlı kitabınızda Rum komşulardan, azınlıklardan bahsediyorsunuz. Onlarla yakınlığınız nereden kaynaklanıyor?

    - Benim çocukluğum Rum, Ermeni gibi komşular arasında geçti diyebilirim. Ben, bir Ermeni komşunun evinde doğmuşum. İsmimi bu aile koymuş. Onların kışlık evleri Şişli’de. Yazlıkları Kınalıada’daydı. Hep birlikte onların yazlıklarına giderdik. Ben, onların görgülerinden etkilendim. Görgüleri sözü size tuhaf gelebilir. Bu insanlar imparatorluk kültürü ile yetişmiş eğitimli kişilerdi. Birçoğu sarayda çalışıyordu. Onların sofra adetlerinden tutun da, bir mecliste nasıl konuşulacağına, misafirin nasıl ağırlanacağına kadar biraz törensel gelenekleri vardı. Biz de onların bu geleneklerinden etkileniyorduk. Elbette onlar da bizim âdetlerimizden etkileniyorlardı. Aslında onlar azınlık geleneğinden çok bir imparatorluk kültürünün temsilcileri gibiydiler.

    Hikâyelerimde de Rum mahalleleri anlattım. Rumları ve Ermenileri komşularımız oldukları için yakından tanıdım. Yahudileri ise babamın iş ortağı bir Yahudi olduğu için yakından tanıdım. Fakat Kıbrıs meselesinin ortaya çıkması ilişkileri zayıflattı. 1956-57 yıllarındaki bazı provokasyonlar ilişkileri bozdu. Selanik’te Atatürk’ün evinin bombalandığı haberinin gelmesi, buradaki Rumların mülklerinin yağma edilmesine sebep oldu. Bunlar sevimsiz olaylardı.

    - Konusunu tarihten alan romanlar da yazan bir yazar olarak, tarihî olaylarla romandaki olayların birebir örtüşmesi gerektiğine inanıyor musunuz?

    - Hayır, inanmıyorum. Ben tarihte yazılanların –belki bir anlamda resmî tarihin- dışına çıkmak isterim. Tarihin söylemediği bir şeyleri bulmak, yeni şeyler söylemek isterim. Meselâ ben, Ağustos Başağı’nda anlattım; Kurtuluş Savaşı’nın Söğüt’te başladığına, ilk ordunun burada teşekkül ettiğine dair bilgiler edindim. Söğüt biliyorsunuz Osmanlı İmparatorluğu’nun kurulduğu bir yerdir. Aynı yerin Kurtuluş Savaşı’nın başlatılma noktalarından birisi olması yeni bir görüştür. Bu ilçede Kuvayi Milliye’ye kimler katılmış, nasıl katılmış ayrıntıları ile araştırdım. Söğüt’ün mülkî âmirleri araştırmalarımda  bana çok yardımcı oldular. Belgelere daha kolay ulaşmam için ellerinden geleni yaptılar. Bu incelemelerim sırasında idadiden iki çocuğun savaşa katıldıklarını ve şehit düştüklerini öğrendim. Bu ayrıntıları tarih kitaplarında bulamazsınız ama tarihi oluşturan da bu ayrıntılar toplamıdır.

    Tarihe geniş açılardan bakabilmek gerekir. Yani resmî tarihin bize öğrettiklerinin dışında söylenmeyen veya ayrıntı olduğu için söylenemeyen bilgiler varsa romancı bunların üzerinde durmalıdır. Ben Ağustos Başağı romanımda bunları yaptığımı düşünüyorum.

    Diğer romanım Çırpıntılar’dır ki bir göç romanıdır. Bu romanımda insanların sadece savaşlarda göç etmediğini, ekmek parası uğruna 1960’lı yıllardan sonra yurt dışına giden insanların da bir anlamda göç ettiğini düşünerek o insanları bütün yönleriyle anlatmaya çalıştım. Avustralya’ya giden bir Türk ailesinin anlatıldığı bir romandır bu. Son yazdığım romanlar; Karanlığa Direnen Yıldız, Deli Zamanlar, Gece Rüzgârları adını taşır. Bu romanlar diğerlerinden farklı değerlendirilmelidir. Bunlarda teknik de anlatım da saflaşıyor ve insana daha derinlemesine inebildiğimi düşünüyorum. Bu romanlarda tarihî olayların ağırlığından kurtulup insana, insanın iç dünyasına daha fazla eğiliyorum.

    - Özel bir okulda üç yıl edebiyat öğretmenliği yaptıktan sonra 1973 yılında öğretmenliği bırakıyorsunuz. Bundan sonra sizin yazarlığınız açısından verimli bir dönem başlıyor. Dergilerde daha çok hikâyeleriniz yayımlanıyor. Resmî bir işte çalışmak, hele öğretmenlik gibi işin bir bölümünün eve taşınıyor olması bazı yazarların yakınmasına sebep olmuştur. Meselâ Tanpınar; “Şu okul zilleri olmasa neler yapardım.” der. Bu durumu siz nasıl değerlendiriyorsunuz?

    - Özel Anadolu Lisesi’nde üç yıl öğretmenlik yaptım. Tabiî bugünkü Anadolu liseleri gibi bir lise değildi. Lisenin adı Anadolu’ydu. Hababam Sınıfı’na benzer sınıflarda öğretmenlik yaptım. Ben bir yazımda bu okulda geçen olaylarla Rıfat Ilgaz’ın Hababam Sınıfı romanındaki benzerliklerden bahsetmiştim. Bu düşüncemi haklı çıkaracak bağlantıları vardı Rıfat Ilgaz’la okulumuzun. Okulumuzun idarecileri ile Rıfat Ilgaz Kastamonu öğretmen okulundan arkadaşmışlar meselâ. Bana öyle geliyor ki, okulumuzdan birileri Rıfat Ilgaz’a okulumuzda geçen olayları anlatıyordu. Zaten, Hababam Sınıfı filmi de bizim okulda çekildi.

    Ben, öğretmenlik yıllarımda da yazıyordum. Hatta ilk romanım o yıllarda çıktı. Ancak, öğretmenlik, daha genel anlamda memuriyet mesai disiplinini gerektiriyor. Öğretmenliğin diğer memurlardan farklı bir yönü de var. Anlatılacak derse hazırlık gerekiyor, sabah erkenden işe gidebilmek için akşam zamanında yatmak gerekiyor. Bunlar yazma faaliyetini kısıtlayacak şeylerdir. Tabiî, bu olumsuzlukların yanında olumlu yanları da var çalışıyor olmanın. Bir yazar için lüzumlu olan dış dünya ile irtibata geçiyorsunuz, çok insan tanıma şansınız oluyor.

    - Bir yazar olarak yeterince hayatın içinde misiniz?

    - Şu anda görüyorsunuz, İstanbul’un bir hayli dışında yazlık havası içindeki bir sitedeyiz. Burada yaşıyor olmanın hem avantajları hem de dezavantajları var. Tabiatla iç içe olmak, sakin ortamda yazma fırsatı bulmak avantajlı yanı. Ne var ki, burada da insan eksik. İnsanların içine karışamıyorsunuz. Benim beslendiğim en önemli kaynak İstanbul’dur. İstanbul’un dar sokaklarıdır, tarihî mekânlarıdır. Buradaki kesin çizgili simetrik düzen sıkıyor insanı. Dar, küf kokulu, düzensiz sokakları arıyorum. Yazarın dış hayatla bağlantısı kopmamalıdır, diye düşünüyorum.

    - Sizin “Rozalya Ana” hikâye kitabınız, hikâyeciliğinizin dönüm noktası olarak nitelendirilir. Siz de; “Rozalya Ana benim için yeni bir arayıştır.” diyorsunuz. Bu kitabınız hikâyeciliğinizin hangi bakımdan dönüm noktasıdır? Yahut, bu kitapla siz nasıl bir arayış içindesiniz?

    - Bu kitabımda insan daha belirgin olarak kendini gösteriyor. İlk hikâyelerim insanı anlatır. Makine, Derin Yara gibi kitaplar toplumsal hikayelerin yer aldığı kitaplardır. Benim yeniden insana dönüşüm Onlardan Kalan adını taşıyan kitabımla olmuştur. Rozalya Ana’da hikâyelerimin insanî boyutunu da geliştirdiğimi düşünüyorum. Rozalya Ana gözleme dayalı hikâyelerimdir. Kırım gezimdeki gözlemlerimin etkisi ile yazıldı. Bu kitapta yoksul insanların iç zenginliklerini anlatmaya çalıştım.

    - Siz bazı hikâyelerinizi ve romanlarınızı hem radyo oyunu için uyarladınız hem de senaryo olarak yazdınız. Hikâye ve roman tekniğiniz senaryoya yakın mı?

    Siz, “Benim hikâyelerim ‘bir iç dökme’ özelliği taşır,” diyorsunuz.

    Senaryo, teknik açıdan içinizi dökebilmeniz için yeterli oluyor mu? Yani, sinema dili ile hikâye dili arasında ne gibi benzerlikler veya farklılıklar var?

    - Senaryo çalışmalarım oldu. TRT 1 için Yeniden Doğmak filminin senaryosunu sipariş üzerine yazdım. Bulgaristan’daki Türklerin durumunu anlatan bir filmdi bu. Dediğim gibi sipariş üzerine yazdım. Konuya ısınamamıştım. Biz doküman veririz, yardımcı oluruz, dediler. Başladık. Film bir hayli yankı uyandırdı.

    Yazılan eserin filme birebir aktarılması pek mümkün olmuyor. Çünkü sinema pek bireysel değil, ekip işi. İşin içine yönetmen de karışıyor. Zaman zaman kafanızda canlandırdığınız eserden farklı bir sonuçla karşılaşabiliyorsunuz. İnsan psikolojisini sinemaya bütün boyutları ile yansıtamıyorsunuz.

    Senaryoyu yazdığımda Osman Seden geldi. Senaryo elinde, “Bunlar müthiş şeyler” dedi. Durdu, “Ama” dedi, “siz sinemayı bilmiyorsunuz.” Senaryonun bazı kısımlarını sinemaya aktarılamaz bulmuştu galiba. Bazen de uzun diyalogları kestikleri oluyordu. Benim kullanmadığım sözler ekleniyordu senaryoya . Meselâ; “Köpek!” diye bağırıyordu adam. Ben bu sözü hiç kullanmadım. Kullanmam da. Bunu köpeklere bile hakaret sayarım. Mekân seçimi benim senaryomda tasvir ettiğim mekânlardan daha başarılıydı.

    - Sizin hikâyelerinizde çoğu zaman çiçekler ve kuşlar fondaki bir resim gibi yer alıyor. Çiçekler ve kuşların hayatınızdaki yeri?

    - Bizim çocukluğumuzda İstanbul’da her evin bir bahçesi vardı. Kırlarda, bahçelerde büyüdük. Biz tabiatla iç içeydik. Eski İstanbul ailelerinde çiçek yetiştirmek bir gelenek gibiydi. Herkes birbirine çiçek tohumu hediye ederdi. Pencere önleri saksılarla süslüydü. Evde benim kuşlarım vardı. Onlar çoğaldıkça çoğaldı. Bırakıp bir yerlere gidemiyoruz. Bir yere gideceğimiz zaman anneme bırakıyordum. Ben bütün hayvanları çok seviyorum.

    - Hikâyelerinizin çoğunda şiirsel bir üslûp göze çarpıyor. Yoğunluk bakımından şiire en yakın türün hikâye olduğu söylenir. Böyle olmasına rağmen hikâye yine de nesirdir.

    Hayat hikâyenizi anlattığınız bir yazınızda diyorsunuz ki: “Eleştirmenler beni pek yetenekli bulmakla birlikte, duygusallıkla suçluyorlardı. Hayata bakış tarzımı ve mizacımı değiştirmek gibi bir müdahalede bulunmak zorunda hissediyorlardı kendilerini.”

    Sizi duygusallıkla itham edenler şiirli üslûbunuzdan hareket ederek mi bu sonuca varıyorlardı?

    - Evet, tespit doğrudur. Ben hikâyelerimde de romanlarımda da şiirsel üslûbu benimserim. Hatta şiirlerimi romanlarımda kullanırım. Bir şiiri kahramanıma okuturum ama o şiir aslında benim şiirimdir.

    Yazı hayatımın ilk yıllarında Eğik Ağaçlar’a aşırı duygusal olduğuma dair eleştiriler geldi. Kitabımı okuyan program yapımcısı Ümit Kaftancıoğlu’nun böyle bir eleştirisi oldu. İtirazlar üslûbumdan çok muhtevadaki duygusallığıydı zannediyorum. O zamanlar sosyal konuları yazanlar veya o tür yazıları okumak isteyenler benim bireyi anlatan hikâyelerimi pek sevimli bulmamış da olabilirler.

    Genel anlamda şunu söyleyebilirim, yazılarım hakkında çıkan olumlu yazılar olumsuzlukların çok üzerindedir. Hatta Cumhuriyet gazetesinde kitabımın Sait Faik armağanını alacak özelliklere sahip olduğu yazıldı. Sait Faik Armağanı için yazarın başvurusu gerekiyor. Ben hiç başvurmadım.

    - Yeni çalışmalarınız var mı?

    - Yeni bir romana başladım. Bu yıl içinde bitirmeye çalışacağım. Arada bir hikâye de yazıyorum. Hikâyede ve romanda biraz toplumun ironisine, mizahına yönelmek istiyorum.

     

    Sevinç ÇOKUM

    İlk ve ortaokulu İstanbul’da okudu. İ.Ü. Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü bitirdi (1970). Bir süre edebiyat öğretmenliği yaptı. 1975’te öğretmenlikten ayrılarak kendisini edebî çalışmalara verdi. Türk Edebiyatı dergisinin yazı işleri müdürlüğünü yürüttü, Türkiye gazetesinde yazdı. Sevinç Çokum edebiyat dünyasına hikâye ile girdi. Hikâyeleri Hisar, Türk Edebiyatı, Töre dergilerinde çıktı. Sonra Romana yöneldi. Sosyal ve tarihî romanlar kaleme aldı. Hikâyelerinde İstanbul’un gelenekçi semtlerinin sosyal yapısından kesitler verdi; yalnızlığı ve dayanışmayı işledi. Ruh tahlillerine girerek kahramanlarının duygularını akıcı ve dokunaklı bir dille tasvir etti. Romanlarında sosyal konuların yanında tarihî konulara da ağırlık vermiştir. Türk kimliğinin üzerinde durarak esir Türklerin ıstıraplarını dile getirmiştir.

    ESERLERİ :

    Hikâyeleri: Eğik Ağaçlar (1972), Bölüşmek (1974), Makina (1976) Türkiye Millî Kültür Vakfı Özel Jüri armağanı, Derin Yara (1984), Onlardan Kalan (1987). Bu hikâye kitapları yeni düzenlemeyle Ötüken Neşriyat arasında şu isimlerle yayınlandı: Bir Eski Sokak Sesi (1993), Evlerinin Önü (1993), Onlardan Kalan (1993).

    Romanları:: Zor (1977) Dündar Taşer Roman Armağanı birincisi, Bizim Diyar (1978), Hilâl Görününce (1984) Türkiye Yazarlar Birliği Yılın Romancısı armağanı, Türkiye Millî Kültür Vakfı Edebiyat armağanı,  Ağustos Başağı (1989), Gülyüzlüm (1989), Çırpıntılar (1991). Gece Rüzgârları (2004).

    Senaryoları: Beyaz Sessiz Bir Zambak (1987), Yeniden Doğmak (1987) Ankara Gazeteciler Derneği Yılın Senaryosu armağanı.

    Radyofonik eserleri: Hilâl Görününce, Ağustos Başağı, Nefise Hatun.

     

     

     

    03:45 - 2006-3-18 - yorum yaz


    Bir Dostla Karşılaşmak

    Sevinç Çokum, benim fafori yazarlarımdan. Onu "Eğik Ağaçlar"ından bu yana tanırım. Hikayemizin yüz aklarındandır kendisi.
    Sayenizde yeniden kendisini anmış oldum.
    Sevgilerimle.

    Oyhan Hasan BILDIRKİ - 08:59 - 2006-3-18

    Cide Festivali 2005- Rıfat Ilgaz Şiirinde Mizah Üzerine/ Ali NAZLI

    19/6/2007 · Kategori: Soylesi

    Cide Festivali 2005- Rıfat Ilgaz Şiirinde Mizah Üzerine/ Ali NAZLI

    Kategori: inceleme

    10. Cide Rıfat Ilgaz Sarıyazma Kültür ve Sanat Festivali PANEL'inde

    Ali NAZLI'nın Yaptığı Konuşmanın Metni

    "Rıfat Ilgaz'ın Şiirinde
    Mizah Öğeleri" Ali NAZLI


    Halkımızın gözünde, gene halkımızın yaşayan dilinden anlatalım o dönemin felsefesini... Güzel bir örneği vardır eğer dikkat buyurursanız. "Türk Köylüsü" şiiridir ki benim çok hoşuma gittiği için buraya örnek olarak aldım.

    TÜRK KÖYLÜSÜ
    Topraktan öğrenip
    kitapsız bilendir.
    Hoca Nasreddin gibi ağlayan
    Bayburtlu Zihni gibi gülendir.
    Ferhad'dır
    Kerem'dir
    ve Keloğlan'dır.
    Yol görünür onun garip serine,
    analar, babalar umudu keser,
    kahbe felek ona eder oyunu.
    Çarşambayı sel alır,
    bir yâr sever
    el alır,
    kanadı kırılır
    çöllerde kalır,
    ölmeden mezara koyarlar onu.
    O, «Yûnusû biçâredir
    baştan ayağa yâredir,»
    ağu içer su yerine.
    Fakat bir kerre bir derd anlayan düşmeyegörsün önlerine
    ve bir kerre vakterişip :
    "Gayrık yeter!...»
    demesinler.
    Ve bir kerre dediler mi :
    «İsrafil surunu urur
    mahlukat yerinden durur»,
    toprağın nabzı başlar
    onun nabızlarında atmağa.
    Ne kendi nefsini korur,
    ne düşmanı kayırır,
    «Dağları yırtıp ayırır,
    kayaları kesip yol eyler âbıhayat akıtmağa...»

    Nazım Hikmet

    Bir başka ozan bilebilecek miyiz acaba, neşesi kaçıyor hüzün, ayrılığın ölümcül sıkıntıları ile tanıdığımız... Kısa bir şiiri:

    Nedim'e Dair

    Mevsimin tam lale zamanı
    Geçtim bir akşam Sadabat'tan,
    Koltuğumda Nedim divanı.
    Sorma ne kalmış o hayattan?
    Ne def-i gam eyleyen şarap,
    Ne mest-i naz... Sadabat harap.
    Sadabat değil Kağıthane;
    Çingenenin fal baktığı yer;
    Lale devri ancak efsane.
    Koca Nedim? N'oldu o günler?
    Dilde lezzet bunca mısraın
    Söylemiyor nerde mezarın


    Başka bir şiiri de eğer hatırlayamadıysanız "Dante gibi ortasındayız ömrün..." Cahit Sıtkı (Tarancı) ...
    Acaba bu örneklerden sonra Rıfat Ilgaz şiirlerinin kaba inşaat tanımı nedir? Vurucu, çarpıcı rengi nasıldır?
    Sade bir anlatım, imgeden kaçış serbest müstezadın güncelliği yaşayan dilin karakteriyle toplumsal gerçekçiliği diğerlerine benzemeyen tanımadığımız bir tarz... Bu deneyişin yakın plan baktığımızda farkı hemen anlaşılır. Zaten ozan Rıfat Ilgaz şiiri şöyle -kendine göre- yorumluyor: "Sanatla halk arasında uyumu yeniden kurma görevi sömürü düzeni hızını artırdığı sürece kaçınılmaz bir eylem olmalıdır.
    Her yeni çağ aşağıdan yukarıya doğru itilerle oluşup gelişirken, toplumla içli dışlı olması gereken şair de gerçekçiliğin yeni biçimlerini yaratmaya itilmektedir.Şair toplumu değiştirme, oluşturma çabası içinde kendisini de geliştirip oluşturacaktır.(...) Coşku ve hayranlık yaratan kişidir şair. Bu coşku ve hayranlık benzer koşullar içinde yaşayanlar arasında mümkündür. Bir şairin etkileyici ödevi bu koşulların içindekilerle yüzyüze geldi mi başlar."
    Böyle özetliyor Rıfat Ilgaz, şiirle kendi arasındaki ilişkiyi, ozan o yolu kalın çizgilerle böyle çiziyor
    , bu çizgiye sonuna kadar sadık kalıyor. Burada ortaya koyduklarından şiir dünyasında çok olumlu eleştiriler alır

    1940-50 arası edebiyat dünyasında tanıdık kişiler onun hakkında çok önemli eleştiriler yazacaklardır: Asım Akşar, Oktay Akbal, Sabahattin Ali, Özdemir Asaf, Avedis Aliksanyan, Pertev Naili Boratav, Hüsamettin Bozok, Behice Boran, Muzaffer Şerif Başoğlu, Hulusi Dosdoğru, Abdülbaki Gölpınarlı, Kenan Harun, Esat Adil Müstecaplıoğlu, Fahir Onger, Kemal Salih Sel, Ref'i Cevat Ulunay,Yusuf Ahıskalı, Ömer Bedrettin Uşaklı...vd.
    Rıfat Ilgaz hakkında bir çok eleştiri yazmış olan bu önemli kişiler daha sonra Asım Bezirci'nin kendisiyle uzun bir söyleşi yaparak yazmış olduğu "Rıfat Ilgaz" adlı kitap değerlendirmeler için çok önemlidir. Bu şiir dünyasının, edebiyat dünyasının önemli kişilerinin yazdıkları o kadar ince birer edebiyat ürünüdür ki, buraya birebir hepsini almak isterdik ama bu mümkün değil.Kısa olması bakımından bazılarını buraya sadece size örnek olsun diye alacağım ama öncelikle Rıfat Ilgaz'ın "Alişim" şiirine bir bakalım. Alişim, biliyorsunuz ki Trakya yöresinin bir türküsünün kahramanıdır:

    Alişim

    Kasnağından fırlayan kayışa
    kaptırdın mı kolunu Alişim!
    Daha dün öğle paydosundan önce
    Zileli'nin gitti ayakları.
    Yazıldı onun da raporu:
    "İhmalden!"
    Gidenler gitti Alişim,
    boş kaldı ceketin sağ kolu...
    Hadi köyüne döndün diyelim,
    tek elle sabanı kavrasan bile
    sarı öküz gün görmüştür,
    anlar işin içyüzünü!
    Üzülme Alişim, sabana geçmezse hükmün
    Ağanın davarlarına geçer...
    Kim görecek kepenek altında eksiğini
    kapılanırsın boğazı tokluğuna.
    Varsın duvarda asılı kalsın bağlaman
    beklesin mızrabını.
    Sağ yanın yastık ister Alişim,
    sol yayın sevdiğini.
    Ama kızlar da, emektar sazın gibi,
    çifte kol ister saracak!

    Rıfat ILGAZ

    Asım Bezirci, bu ilk şiirler için: "Yalın, akıcı bir dili vardır. Orhan Veli gibi Ilgaz'da kapalı, süslü, yapma, şairane anlatımlardan hoşlanmıyor, belagata olduğu kadar geleneğe de sırt çeviriyor. İmgeye, lirizme, ölçüye ve uyağa boş veriyor." Bezirci, mizah yönüyle Orhan Veli, Ahmet Rasim, Hüseyin Rahmi karşılaştırmaları yapar ve şöyle der: "Orhan Veli, özellikle Garip döneminde batıcıdır, Ilgaz ise yerli ve yereldir. Orhan Veli, halk gibi olmaya özenir, Ilgaz ise halktan biridir. Ilgaz her şeyiyle yerli bir yazardır. Dili, konuları, mizahı ve yerel renkleriyle Hüseyin Rahmi, ya da Ahmet Rasim'i andıran ama dünya ve sanat anlayışıyla onlardan ayrılan bu yerellik şiirleri daha bir ilginç kılar."
    Bezirci'den başlayarak diğer değerlendirmecilerin yazılarından yapacağımız alıntılar, dikkat buyurun, bir amaca, yöne doğru çekmek istiyoruz konuyu, bu Ilgaz'ın şiirlerinde kullandığı, O'nu diğer ozanlardan ayıran mizah ögesi.Bu ögelerle şiirine kattığı tat, bu tat ile toplumcu-gerçekçi çizgide ilerlerken izleyici değil, kendine özgü bir çığır açmış olur ki, bu "Ilgaz Şiiri"dir.Kullandığı dil, yerelliği, şiirsel anlamlılığından kaçış, belagata önem vermeyiş,
    Rıfat Ilgaz'ın sanatında vazgeçemediklerindendir, sanatının temel taşları bunlardır.Şiirde kullandığı mizah bir başka temel taştır ki, bugüne değin kullanma cesaretini başka ozanlar gösterememiştir.Bunları kullanan ozanlar ya Nasrettin Hoca fıkralarında ya da fabllarda kullanmışlardır.Divan edebiyatı "Harname"si bir örnek gibi görünse de toplumsal değildir: Hepinizin bildiği "Bir eşek var idi zaif-i nizar/ Yük elinden kat'i şikeste vü zar..." diye başlar. Halk edebiyatında buna benzer taşlamalar, incelikle toplumcu gerçekçiliğin ötesindedir: "Manda yuva yapmış söğüt dalına/ Yavrusunu sinek kapmış gördün mü?" cinsinden ya da "Aslı yok yaylasındaki koyunlar"ı anlatır.

    "Merhamet" şiirini hepiniz bilirsiniz. "Merhamet" şiirindeki şu dizelere bir daha bakalım: "Rızkımızdan para çaldılar,
    hoş gördük
    Gün oldu
    nar gibi kızarmış ekmekleri
    bekleyen tezgahtarı bile kıskandık
    Nar mı yetiştirmedik kavak ağaçlarında
    Hem de kafamız kadar..."
    Rıfat ILGAZ

    Burada anlatılan mizahın inceliği, aymazlıklarımızın üstüne bir bir kova su gibi dökülür sanki. Bizi çileden çıkaracak keskinlikte değildir; isyanımız göğe yükselmez de dudaklarımızda bir tebessümle, başımızla onaylatıp doğru dedirten cinstendir. Rıfat Ilgaz, insanı çaresiz, sübabı kapatılmış buhar kazanı gibi patlatmak için zora koşmaz, zıtlıkları mizah sosu ile pişirip önümüze sürüşü tadı doyumsuzdur. "Rızkımızdan para kazandılar, hoş gördük..." Burada kullanılan karşıtlık- çelişki- toplumun aynasıdır. Bugün aynı "rızık" elimizden alınıyor, sesimiz çıkmıyor; kim bunun tersini söyleyebilir? Kim boş konuşup laf ola, beri gele cinsinden öldürdüğümüz zamanların da yaşamımızdan ne kadarını aldığını bilebilir? "Nar mı yetiştirmedik kavak ağaçlarında/ Hem de kafamız kadar..." Boşa giden zamanları, disipline edilemeyen yaşamları bundan daha güzel karikatürize edebilir mi? Burada size bir de Abdülbaki Gölpınarlı'nın bir eleştirisini okumak istiyorum.: "Halkın diliyle konuşan, halkın nüktelerini duyuran, bize her şiirinde en acı şeylere karşı bile dudaklarında derin ve manalı gülümsemeyle görünen Rıfat Ilgaz’dan çok şeyler bekliyoruz." demektedir. Beklentiler boşa çıkmayacak, fazlasıyla ürün verecektir.

    Şiirdeki tadın gülümseme öğesiyle geldiğini ama bunun acı gülümseme olduğunun altını çizer. Belki Rıfat Ilgaz sanatının temeli bu gülümsemeyle ilgili. Belki değil mutlaka gülümsemeyle ilgili... Bu sanatın, bu şiir anlayışının kristalize edilmiş özsuyu sanatına değişik çeşniyi veren öğe içine katılan mizahtan geliyor. "İşte Böyle Azizim" şiirine bir bakalım, çünkü burada kendisi anlatılmaktadır:

    Seninle sanatoryumda tanışmıştık
    O günler bir türlü unutulmuyor
    Ne tatlı sigara içerdik
    biliyor musun hemşirelerden saklı.
    Sonra bir yolculuktan bahseder gibi
    uzun uzun ölümden konuşurduk.
    Gelmediği için ödeneğin
    o günlerde az kaldı taburcu edeceklerdi seni.
    Sonra da para bulmuştun yatmaya,
    lakin zaman bulamadın
    Bir gün çıkarsın diye adresini almıştım.
    Hani vaktinde gitmedin değil
    Kötüleşti dünyanın hali,
    En güzeli işin peşinde çoluk çocuk bırakmadın
    Kış geliyor karakış,
    ne soba var, ne bir dirhem odun.
    İşleri sorsan eskisinden sıkı.
    Ve aldığımız para malum
    Yaşamak zor azizim,
    Sağ olsaydın eğer,
    Nasıl bulacaktın her gün
    Sütü, taze yumurtayı, pirzolayı?
    Çok şükür bunlara kalmadı ihtiyacın.
    Biz hala öğrenemedik senin kadar
    Etsiz, ekmeksiz ,parasız,pulsuz yaşamayı.
    Rıfat ILGAZ

    Ölen dostu ile yapılan yarenlikte yaptıkları, konuştukları, "Sonra bir yolculuktan bahseder gibi uzun uzun ölümden konuşurduk" Ölümle yolculuk arasında bir ilinti olduğu gerçeğinden yola çıkan ozan ancak uzun uzun ölümden konuşma bir kabulleniş gibi görünmektedir. Her iki dizedeki ölümle yolculuğun bu denli içli dışlı oluşu na ozan kahırla bakmıyor. Uzun uzun ikilemiyle mizahi bir boyut katmaktadır.

    Ancak yola çıkacak bir yolcu,bir dost için söylenebilecek kabilden sözlere benziyor bu benzetişin ortaya koyduğu tatlı gülümseme. İçimizi burkarak anlatır Ilgaz. Evlenmeyişin, çoluk çocuğun olmayışı için "en güzeli işin" diyerek onlar kış gereksinmelerini nasıl temin ederlerdi? Diye alaylı bir bakışı vardır. "Parasız pulsuz yaşamayı biz hala öğrenemedik" mizahi çok hoş bir deyişle, yani azizim diyor, yukardaki gereksinmeleri de göğüslemek pek kolay değil, tıpkı bir dostla sohbet eder gibi. Bu sanat yalın, toplumsal gerçekçiliğin buruk mizah tadıyla bizi uyandıran, kendimize getiren Ilgaz sanatıdır. Bitirdiğimiz her şiirden sonra kendimizi ıssız denizlerde çaresiz, kör kuyularda yalnız, çıkmaz sokaklarda kılavuzsuz hissetmeyiz, aksine içimizdeki umut mum ışığıyla doymuş olarak tekrar tekrar okumak isteriz. Karadeniz insanının kendisiyle dalga geçen yaratıcı mizah kendiri RI'ın yapıtlarında boy atıp beğenimize sunulmuştur.Bu, Cide yöresinin sarı yazma kültürüyle yoğrulmuş, doruk noktalara ulaşmış özgün bir sanattır. Mizah soslu, toplumsal gerçekçi, yalın anlatımlı, herkesimin anlayacağı bir sanat, RI sanatı. Sizi O'nun en beğendiğim bir şiiriyle bitirerek burada selamlamak istiyorum:
    ÖĞÜNSEK Mİ?

    Kerem de girdi sıraya
    Boğaziçi'nde bir lisede yatılı...
    Otuz yıl önce
    Yatıp kalkma zorluğundan
    Bu okulda okumuştu
    Torunumun babası da

    Biz hep böyle torun torba
    HABABAM SINIF'larında yetiştik
    Biraz başarı, biraz beceri,
    Kitabıma el basarım ki, doğru!

    Gördükçe boy boy geriden gelenleri
    Seviniyoruz tükenmediğimize,
    Biraz da öğünüyoruz!

    Geriden gelmeleri güzel de,
    İçime bir kuşku düşüyor ne de olsa,
    Böyle bizim gibi, diyorum,
    Bizim gibi onlar da,
    Ya bir gün göçüp giderlerse,
    Böyle gözleri açık
    Bizim gibi... (Rıfat ILGAZ)
    (

     

    (Video Kaset Çözümü ve Fotoğraflar: Ali ŞAHİN)

     

    08:53 - 2005-10-28

    Yalçın Küçük... Deli mi dahi mi?/ Ayşe ARMAN / Kategori: Soylesi

    19/6/2007 · Kategori: Soylesi

    Kategori: Soylesi

    Anasayfa   Rıfat Ilgaz Arşivi   Taşköprü'den Bakış   

    Kastamonu Net (Blogcu)    Şiir Sayfası   Öykü   

    Sinema   Atatürk  Edebiyat   Roman Yazıları

     
    Yalçın Küçük... Deli mi dahi mi?/ Ayşe ARMAN

     

    Bir bu eksikti! Kendimi Alman asıllı zannederken, Profesör Yalçın Küçük'ün karşısında İbrani asıllı çıktım. Zaten ona göre bu ülkede o kadar çok kişi İbrani asıllı ki, neredeyse soruyu değiştirip, ``Kim değil ki hocam!’’ diye sormak icap ediyor.

    Türkiye'de bu tartışma onun sayesinde çıktı. Sabetaistler konusundaki tezleri, ortalığı darmaduman etti. Yalçın Küçük«ün sivri çıkışları yeni değil. Ben dünyada yokken bile, o öyleymiş! Türkiye İşçi Partisi«nin sıkı Marksist üyelerinden. Aydın üzerine yazdığı tezler de ortalığı karıştırmış. Abdullah Öcalan«la ilişkisi epey rüzgar çıkardı, bakın ben ona yetiştim, ortalıkta binbir rivayet dolaştı, hapislerde yattı. Fransa«lara taşındı. Sonunda tekrar kürkçü dükkanına döndü ama kendi ifadesiyle hiçbir zaman devrimci niteliğinden ödün vermedi. Kendi içinde tutarlı olduğunu söylüyor ama anlattıkları ortalığı karıştırmaya yetiyor. Kimler için neler neler söylemiyor ki. Bu onun en önemli özelliği. Belki, bu yüzden kitapları çok satıyor. Kendisini biraz fazla önemsiyor. Ama bunu da size müthiş bir tevazuyla iletiyor. Çünkü o bu toplumun gözü, esteti olduğuna inanıyor. Yani insanları üzüyor olabilir ama niyeti asla bu değil! O, doğrunun peşinde. Ben de röportajın iyi olmasının peşindeyim. Dolayısıyla, bu röportajda adı geçenlere en başından hatırlatmak isterim ki, ben dinleyenim. Hayretlere düşen ve aktaranım. Tamam mı? Konuşan Yalçın Küçük. Hatta çok konuşan. O yüzden bu röportaj birkaç gün sürecek. İyi okumalar...

    Siz takıntılı biri misiniz?

    - Bu sözcüğü bilmiyorum. Nedir takıntılı?

    Tutturuk... Obsesif...

    - Kafamdaki bütün sorulara cevap buluncaya kadar çalışırım... Eğer bu takıntılı olmaksa...

    O yüzden mi bu Sabetaist meselesine bu kadar çok taktınız?

    - Ne alakası var? Ben bu işe İsmail Cem«in cumhurbaşkanlığını engellemek için girdim. İsmail«i de tanırım, cumhurbaşkanı olmasını istemiyordum, Süleyman Bey«den daha zararlı olacağını düşünüyordum. Onun İbrani asıllı olduğunu ortaya çıkartırsam, bu parlamento onu cumhurbaşkanı yapmaz dedim. İş sonradan büyüdü. Bir bilim haline geldi...

    Bir insanın Sebataist olup olmamasının ne gibi bir sakıncası olabilir? Sizce İsmail Cem, bu ülke için nasıl bir tehlike oluşturuyordu?

    - Bakın hanımefendi, bu işe başlarken 1967«yi milat aldım. 1967«den önceki Sabetaizmi ben bağrıma basıyorum. Ama 1967«den sonra şunu görüyorum: Sebatistlerin bir kısmı artık Türkiye«ye sadık değiller. Bir de endogami nedeniyle, iç evlilik yani, çok aptallaştılar. Bana bugün Aydın Menderes ve diğerleri ‘Nasıl olur da İsmail Cem«in zekasının bu kadar düşük olduğunu bildin?’ diyorlar. Ben sezgilerimde hiç yanılmadım.

    EN ÖNEMLİ MALZEME GALA, ŞAMDAN

    Hálá anlamıyorum, Sabetaist olsa n’olur, olmasa n’olur...

    - Ben size isyan başlattım diyorum! Tıpkı Fransız ihtilalinde olduğu gibi. Fransız ihtilali, kapitalizmi kurmak için olmadı. Kabiliyetsiz insanların belli görevlere, belli yerlere gelmesini engellemek için çıktı. Bunların hiçbir yeteneği yok.

    Siz öyle düşünüyor olamaz mısınız!

    - Olur mu efendim? Ancak yetenekliler, gelişmişler ve bilgililer bir ülkeyi yönetebilir. Ben bu ülkeyi seviyorum ama bugün şunu görüyorum: Kabiliyetsiz insanlar her yerde. Sadece siyasetten de söz etmiyorum. Bakın, ben güzele meraklı bir adamım. Üç yaşında ilk hırsızlığımı anneannemi seyrederek gerçekleştirdim...

    Ben tamamen koptum meseleden...

    - Anneannem çok güzeldi. Ben ona gizlice bakardım. Güzelliğini gizlice çalardım. Ama bugün ortada olan şarkıcılara, sanatçı geçinenlere bakın. Bunların bir kısmına yüz bin yıl kadınsız kalsam elimi sürmem! İşte onların hepsi bu kabileden! Hem güzelliğimiz, hem sanatımız, hem müziğimiz hem de ahlakımız bozuldu!

    Ve bütün suç İbrani kökenlilerde öyle mi!

    - Hep bunlar ortadaysa, belli yerlere başkası gelemiyorsa bunlar yüzünden diyebiliriz tabii...

    İyi de siz İpekçi ailesiyle filan da sınırlı kalmıyorsunuz. ‘Sanatımız, müziğimiz bozuldu’ derken, Gülben Ergen’i Sertab Erener’i kastediyorsunuz. Size göre neredeyse herkes Sabetaist! Bu biraz komik değil mi?

    - Değil efendim. Tabii ki onları kastediyorum. Ayrıca bu ülkede kekeme biri talk şovcu olabiliyorsa, o da İbrani kökenlidir diyorum. Ama esas olarak ben kişilerle değil, yasalarla uğraşıyorum. Türkiye«de İbrani asıllı olmayan biri Dışişleri Bakanı olmaz. Tek tük istisnalar vardır ama bu sonucu değiştirmez. Sözünü ettiğim klanın dışında kalanlar, Türkiye’de bir yere gelemez. Mesela, TRT Genel Müdürü olamaz, MİT Başkanı olamaz...

    Zaman zaman bütün bu insanlara karşı acımasız davrandığınızı düşündüğünüz olmuyor mu?

    - Ne gibi?

    Kabiliyetsiz ve zekası kıt diyorsunuz onlara. Utanmıyor musunuz, hiç vicdan azabı duymuyor musunuz?

    - Hayır. Sadece bunları söylemek zorunda kaldığım için üzülüyorum. Ama mecburum.

    Neden?

    - Ben böyleyim.

    Peki siz neden böylesiniz?

    - Bunu ben bilemem ki. Başkaları söyleyecek. Bakın, ben her zaman Uğur Mumcu’yu çok sevdiğimi söyledim. Hala severim. Öldü diye içim yanıyor. Bir gün dediler ki: ‘Sen onu nasıl seversin? O senin hakkında atıp tutuyor, bir sürü kötü şey söylüyor! Sense televizyonlara çıkıp onu övüyorsun.’ Aptallar! Bunun beni etkileyeceğini sandılar. Oysa bilmedikleri şu: Uğur Mumcu’nun benim hakkımdaki düşünceleri beni hiç ilgilendirmez. Benim onun hakkındaki düşüncelerim önemlidir. Ben onu seviyorum. Bu kadar. Ama sevdiklerimi üzdüğümü de biliyorum.

    Saygınlığınızı yitirmekten korkmuyor musunuz?

    - Hayır. Ama şundan korkuyorum: Bu toplum benim söylediklerimi olduğundan fazla doğru kabul ediyor. Keşke tezlerim daha fazla eleştirilse. Söylediklerime daha çok itiraz edilse...

    Belki itiraz edecek kadar ciddiye almıyorlardır!

    - Yok canım. Daha neler!

    Hakkınızda üç değişik yorum var: A) Cesur. B) Komplocu. C) Siyasi falcı. İnsanların geçmişlerini okuyup, geleceklerini söylüyor, gözünü kırpmadan yargılıyor...

    - Bir kere cesur filan değilim. Korkağım. Çok korkak...

    Bu kadar korkak olup, bütün bunları nasıl yazıyorsunuz peki?

    - Kendimi önleyemiyorum. Ama aslında her şeyden korkuyorum. Özellikle de yanılmaktan. Ben o tezleri yazarken, birdenbire bir şey buluyorum, 15 gün bilgisayardan kaçıyorum: ‘Bu doğru olamaz!’ diyorum, ‘Ya yanlış çıkarsa?’ Doğru, bir kadına aşk gibidir. Yavaş yavaş gelir, sonra sarar sizi. O sardığı zaman da onun etkisinden kurtulamazsınız... İzninizle çay koyabilir miyim?

    Aşk geçebilir... Doğru da geçer mi?

    - O zaman bir başka doğru peşinde koşarsınız... Ama zaten benim söylediklerimin çoğu doğru çıkıyor. Bunları falcılık olarak da yapmıyorum. Ben de şaşırıyorum nasıl doğru çıkıyor diye. Kimseyi de isteyerek üzmüyorum. Ben başka bir terbiyeden geliyorum. Birini üzdüğüm zaman bana niye kızıyor diye şaşıyorum. Ama ben onu üzmeye mecburum.

    Yine de birinin ismine bakıp, soyunu sopunu ortaya çıkarıp, siyasi tavrını, hayattaki duruşunu, gelecekte ne yapacağını ne yapmayacağını yargılamak, tuhaf değil mi?

    - Hanımefendi! Bunları ben icat etmedim. Onomastik (isim bilimi) diye bir şey var. Bir ülkede isim bilimi yoksa ve mezar taşları okunmuyorsa tarih yoktur. Ancak ben sadece isim bilimle hareket etmiyorum. Geliştirdiğim 20 küsur kriter var. DNA testi gibi bir şey sözünü ettiğim. İsim beni düşündürüyor. Hele bazı isimler daha çok düşündürüyor. Belki şaşıracaksınız ama benim için en önemli malzemelerden biri, Alem, Şamdan, Gala gibi dergiler. Ne var ki satın almıyorum...

    Neden?

    - E çünkü utanıyorum... Birisi aldığımı görürse diye.

    O zaman her hafta yollayalım size hocam!

    - Çok iyi olur. O dergiler neden önemli biliyor musunuz? Ben bu bulguların bir kısmını yatak ilişkilerinden buluyorum...

    Ha anladım! İnsanlar soylarına soplarına göre sevişiyorlar!

    - Elbette. Bazıları için yasak var. Bunları tespit ettim ben. Yeni çıkacak kitabıma resimlerini de koyuyorum. Bir de tabii rantiye mi değil mi ona bakıyorum. Bir insan kabiliyetsizse ama çok para kazanıyorsa Türkiye’de, o büyük bir ihtimalle İbrani asıllıdır diyorum ve araştırmaya başlıyorum. Tabii Sedat Ergin gibi İbrani asıllı olduğu halde geldiği yeri hak edenleri araştırmıyorum.

    Sertab ve Serdar Erener«le Gülben Ergen«in kuzen olduğunu nereden çıkardınız?

    - Teyze çocukları onlar. Zaten Sertab Erener reddetmedi, ‘Evet öyleymiş’ dedi.

    Ve İbrani asıllı onlar, eminsiniz yani...

    - Bilimsel kuşku her zaman olur ama eminim. Ben ne bakıyorum? Mesela Musa Anter. Ki benim dostumdur, Adana’da parasız yatılı okumuştur. O zamanki deyimle, tam bir kıro. Ama bu kıro, zengin bir Kürt aliminin kendisinden 10 yaş küçük kolejde okuyan kızıyla evlenmiştir. Sizce nasıl oluyor? Ben böyle bir vakayı incelerim...

    Tabii aşk gibi bir faktör size göre mümkün değil!

    - Değil tabii. Bunların çoğu beşik kertmesidir.

    Pes yani. Bu şimdi komplo teorisi değil de ne! Mustafa Erdoğan da size göre Kürt Yahudisi. Ve İbrani kökenli olan Gülben Ergen’le sevgili olması tesadüf değil...

    - Değil tabii.

    AMA BEN DOĞRUYU SÖYLÜYORUM

    Her şey büyük bir planın parçası. Onlar biliyor ve bizimle oynuyorlar...

    - Öyle demiyorum. Benim ailemde de İbrani kökenliler var ama ailenin bir kısmı bunu bilmiyor. Bilenler var bilmeyenler var. Sabetaizmin üç kolu var: Yakubiler, Karakaşlar ve Kapaniler. Osman Kibar, Melih Kibar, Nazlı Ilıcak Kapanidir. Nereden çıkartıyorum? Nazlı Ilıcak«ın dayısı Turhan Kapancı’dır. Yakubiler, aşağı yukarı asimiledir. Ama bir Karakaşi hiçbir zaman bir Türk’le, Müslüman’la evlenmez, dahası yatağa giremez. Bunları ben icat etmedim ki. Rıfat Bali’nin kitaplarına bakın. Ben ne yapıyorum? Bu işi bilim haline getiriyorum. Mustafa Erdoğan’ın Kürt Yahudisi olduğuna katılırsınız katılmazsınız, adam öyle...

    Nasıl emin oluyorsunuz?

    - O Ateş Dansları mıdır nedir, onlar da köy oyunlarımızdaki danslar değildir. Hiçbir şey değildir. Mustafa Erdoğan, davul da çalamaz....

    Haydaaa! Yine parçaladınız insanları...

    - Ama ben doğruyu söylüyorum. Hep söyledim. 80’li yıllarda Nazım’ın bir oyunu Moskova’da sahneye kondu. 15 gün sonra oyunu kaldırdılar. Doğu Perinçek ‘Bu ne rezilliktir!’ babında bir kampanya başlattı. Bir tek ben çıktım: ‘İyi yapmışlar’ dedim. Çünkü Nazım, oyun yazmayı bilmezdi. Nazım Hikmet’in düz yazıları hiçbir şeydir. Romanı da, roman değildir. Peki ben bunu neden yapıyorum? Nazım’ı sevmiyor muyum? Çok seviyorum. Ama ben eğer Nazım Hikmet’in beş para etmez romanına roman dersem estetiği bozarım. Türkiye’deki güzellik duygusunu bozarım. Mustafa Erdoğan’ın yaptıklarına dans dersem, bu ülkeye kötülük ederim.

    SİZİN BİLDİĞİNİZ TÜRKLERE BENZEMEM

    Biri de çıkıp, sizin kitaplarınız için ‘Bu adam çıldırmış!’ derse.

    - Desin. Zaten ya deli ya deha diyorlar bana. Onun haber değeri yok. Ben çaya gidiyorum...

    Gitmeyin, gitmeyin...

    - Olur mu canım. Bu çay... Başka bir şeye benzemez. Çok önemli... Beğendiğim yüce tuttuğum üç kadın var. Biri Halide Edip. Bütün Kemalistler bana küfretti. Çünkü Kemalist tarihte, Halide Edip mandacıdır. Oysa, benim için şu açıdan önemliydi: 1912 yılının Türkiye«sinde en parlak yazar Halide«ydi, herkes Handan«ı okuyordu. O bir profesördü, ilk yüce kadınlardandı ama her şeyi bıraktı bir kurtuluş mücadelesine gitti. Benim için büyüktür. Ben Halide Hanım«ın üzerindeki ‘kötü’ damgasını kaldırdım. ‘Halide yücedir’ dedim, bugün herkes böyle kabul eder. Ama ben onun İbrani asıllı olduğunu biliyordum. İkinci kadın, Behice Hanım«dır. Onu da çok severim ama o da İbrani asıllıdır. Üçüncüsü de Sabiha«dır. Ama ben Sabiha«nın kızı Yıldız’ın zekasının çok düşük olduğunu da yazdım. Mecburum bunu yazmaya. Bir de tabii Fethi Okyar meselesi var. ‘Efendi’ demişler ona. E ne olacak, desinler. O kadar kabiliyetsiz ki, sadece efendi olabilir...

    Konumuzla alakası yok ama merak ettim: Arman’da bir yamuk var mı?

    - Vardır tabii. Ama yamukluk değil. Tabii ki İbrani kökenlisiniz. Arman, Herman«ın Türkçe şekli olabilir. Araştırmak lazım...

    Kutas, Kutlu, Kutlay, Kusun, Kutman gibi isimler de var ailemde. Bunlar sizce ne anlama geliyor?

    - Hanımefendi, bunlar özel konsültasyona girer! Bu soruların cevabı ücrete tabi yani! Kutlu çok şey ifade eder. Bazı isimler doğrudan doğruya alınıyor, bazıları çevriliyor. Ama ben hiçbir zaman sadece isimle gitmiyorum. Kaan adı mesela, Kohen’le benzer kökenlerden gelebilir. Selen’ler genelde İbrani kökenlidir, ama her Selen böyle olacak demek değildir.

    ‘Cadı avı’ mı sizinki?

    - Hayır. Benim bu isimlere bakışım nedir biliyor musunuz? Kimya labrotuvarındaki bir kimyagerin moleküllere bakışı gibi. Ama bu iş derin hanımefendi. Ve sizi temin ederim ben sizin bildiğiniz solculara benzemem, ben sizin bildiğiniz Türklere de benzemem...

    HEM GAZİ HEM DÁHİYSEM BANA BİR LATİFE GEREK!

    Ben dürüst bir adamım. Ne oluyorsa söylüyorum. Çok büyük bir tevazuyla da ekliyorum: ‘Beni çıkartın, son 40 yılda Türkiye’de hiçbir ciddi tartışma kalmaz!’ Bana bugüne kadar binbir türlü şey söylendi. Hayatta en çok hoşuma giden şey de bana ‘deli’ denmesidir. Hele ‘deli çocuk’ denirse daha da hoşuma gider. Doğan Avcıoğlu ise ‘Yalçın, dehayla delilik arasında gidip geliyor’ demişti. Şimdilerde daha çok ‘dahi’ diyorlar. Ben de espri yapmasını severim, kanunlara göre de gaziyim ya, ‘Hem gazi, hem dáhiysem, bana bir Latife gerek’ diyorum. Ama aslında ben aptal olduğuma inanıyorum... 
     

    Atatürk değil Latife Hanım Sabetaist

    Ama ben sizi uyarmıştım. Yalçın Küçük röportajı birkaç gün devam edecek demiştim. Kafası bu kadar farklı çalışan biriyle uzun zamandır konuşmamıştım.

    Türkçesi, siz isteseniz de istemeseniz de, anlattıklarına itibar etseniz de etmeseniz de (hepsine etmeyin zaten, o da bunu rica ediyor!) bu renkli profesörle söyleşimize kaldığımız yerden devam ediyoruz...

    Yani n’olur kekeme biri, talk şovcu olduysa... Bu, dünyanın sonu mu?

    - Değil ama olamaz efendim! Dünyanın hiçbir yerinde olamaz. İbrani kökenli değilse tabii...

    Beyaz’ı da İbrani kökenli yaptınız yani!

    - E tabii.

    İyi de bunun ne önemi var?

    - Ne demek ‘Ne önemi var?’ Hanımefendi, sizi de hiçbir şey ilgilendirmiyor! Tabii siz, hayatınızı yaşıyorsunuz...

    Siz de yaşayın hocam! Sizi niye ilgilendiriyor?

    - Çünkü ben plancıyım. Benim bu ülkeyle bir iddiam var. Sizden farklı olarak devrimciyim. Bugünkü pisliğe, dejenerasyona ve kokuşmuşluğa tahammül edemiyorum. Bana Sabetaistler içlerinden haber gönderiyor: ‘Hoca haklısın’ diyor. ‘Yüzde 30’umuz Türkiye’ye sadık kaldık. Yüzde 70’imiz değiliz.’ Tek dileğim bana karşı çıkılması. Tezlerimi tartışsın ve bana karşı çıksın insanlar. Çünkü söylediklerime fazlasıyla inanıyorlar.

    Hoppala! Siz de inanmıyor musunuz söylediklerinize...

    - Bakın hanımefendi, inanıyorum tabii. Ben Karamürsel sepeti değilim! Ama meseleye bilimsel bakıyorum. Söylediklerimin hepsinin doğruluğuna inanmıyorum. Bilimsel kuşku duyuyorum. Ama bu Türk milleti, kendisi için acı çeken insanlara daha bir yaklaşır. Bana da öyle yapıyorlar. ‘Hocam hocam’ diye etrafımda pervane oluyorlar. Bunu bildiğim için de korkuyorum...

    Siz gerçekten benim bildiğim kimseye benzemiyorsunuz!

    - Benzemem tabii. ‘Çok itibarım var, çok kitabım var, ben bir profesörüm’ demedim. Gittim Paris’te öğrencilik yaptım. Kürtçe’nin lehçelerini öğrendim, Farsça da öğrendim...

    Kaç dil biliyorsunuz?

    - Üç dili çok iyi kullanıyorum: Fransızca, Rusça ve İngilizce. Kürtçem de iyidir. Hem Sorani hem Kırmançi öğrendim. Şimdi de İbranice öğrenmek istiyorum.

    Siz ‘Bütün Sabetaistler tu-kakadır’ demiyorsunuz değil mi?

    - Ne münasebet. Yazdıklarımın bir kısmı Sabetaistler tarafından makbul görülür. Elimde bir film var: ‘Son Dönme.’ 92 yılında Türkiye’de gizli çekilmiş, 97’de Paris’te televizyonda bir kez gösterilmiş. İzmir’deki konferansımda arka odada izlettim. Burada konuşanlar var. Ben onları yürekli kabul ediyorum. Esen Esin. Fatma Arın. Bezmenler... Bunlar ‘Biz açıklanmak istiyoruz’ diyorlar. Ben gizli kalmayı tercih eden kabiliyetsizleri afişe ediyorum. Çünkü onların bu ülke için zararlı olduğunu düşünüyorum. Benim çalışmalarım ve Soner Yalçın’ın kitabı ortaya şunu çıkardı: İslam da aslında Yahudiliğin kontrolünde. Ve pek çok şey yanlış biliniyor.

    Ne gibi?

    - 15 ve 16. yüzyılda İspanya ve Portekiz’den Yahudiler kovulmadı. Din değiştirenler kovuldu. Sebebi de şu: Tıpkı bugün olduğu gibi bütün yerlere onlar hakimdi. En büyük din adamları Kripto Yahudi’ydi. Ama Hıristiyan görünürdü. Bunları ben icat etmedim. Şu kitabın adı nedir? Cedid el İslam. Kripto Yahudilere İran’da verilen ad. Yıllarca sokakta Müslüman olmuşlar, evde Yahudi. Bizde de böyle çok insan var. Sokakta Türk Müslüman, evde Yahudi.

    İyi de siz bu tezlerinizle ne yapmaya çalışıyorsunuz? Milli değerlerin varlığını mı sarsmak istiyorsunuz? Bu ülkedeki insanların ‘Aslında ben kimim?’ demesini mi istiyorsunuz? Nedir yani!

    - Benim temel ilkelerimden bir tanesi şudur: Bilim devrimcidir. Gerçeği yazmanın kendisi güzeldir. Kant da ‘İyiliğin kendisi iyiliktir’ demiştir. Benimki de o hesap.

    Atatürk’ün durumu nedir? Sizce, o da mı İbrani kökenliydi?

    - ‘Yalçın Küçük ve Soner lafı buraya getiriyor’ diyenler gayri samimi. Bütün bu anlattıklarımdan Mustafa Kemal’e bir sonuç çıkmaz. Eşi Latife Hanım’ın Sabeaist olması da bu durumu değiştirmez. 19. yüzyılda Sabetaistler arasında evlilik yasağı vardı. Cemaat, bu yasağı ancak şöyle bozardı: Osmanlı’da gerçekten yükselebilecek İbrani kökenli olmayanlarla kızlarını evlendirirdi ama doğacak çocukları İbrani olarak yetiştirirlerdi. Ne var ki Mustafa Kemal’le Latife’nin çocuğu yok. Zaten Mustafa Kemal’in İbrani kökenli olduğuna dair bir belge de yok. Bulamazsınız da. O fakir aile çocuğuydu, fakirlerin istatistikleri tutulmaz. O böyledir demiyorum. Ama Mevhibe Hanım böyledir...

    Yine kafam karıştı...

    - İsmet İnönü, Sabetaist değildi ama eşi öyleydi. Dolayısıyla doğan çocuklar İbrani kökenlidir ve öyle yetiştirilmiştir. Ortada belge olmamasına rağmen dönmelik ve Yahudilik üzerine ne kadar kitap okursanız okuyun, ‘Mustafa Kemal de bizdendir’ iması vardır. Şişli Terakki’nin yayınlarına bakın ya da İnternet’e girin dünya literatüründeki Sabetaistelerle ilgili maddelere bakın, hepsinde Mustafa Kemal’in kuvvetle böyle olduğunu ima edilir. Oysa gerçekte onun İbrani kökenli olduğuna dair bir arşiv bulunamamıştır. Zaten o geldiği yerlere hakkıyla gelmiştir...

    ABİ BEN SENİ ÇOK SEVERİM

    Bugün pek çok internet sitesinde bana küfrediliyor. Edilsin. Emin Çölaşan da hakkımda çok kötü şeyler yazdı. Yazsın. Bu onu sevmemi engellemez ki. Karım Temran şöyle der: ‘Bu Yalçın var ya, acayip bir adamdır, gider o Emin«le bile buluşur!’ Haklı. Buluştum. Hem de çok yeni. 10 gün önce. Birlikte yemek yedik, konuştuk. Emin, ‘Abi, ben seni çok severim’ dedi. Ben de ‘Emin, ben de seni severim’ dedim. O, ‘Yok abi, ben seni daha çok severim!’ dedi... 
     

    Türk aydınının çoğu iktidarsızdır
      
    aarman@hurriyet.com.tr
     

    Bunu ben değil o söylüyor. Delilik ile dáhilik arasında gidip geldiği söylenen Yalçın Küçük, kendisiyle yaptığım röportajın son bölümüyle huzurlarınızda. İyi okumalar.

    Siz kendinizi Názım Hikmet gibi filan görüyorsunuz değil mi? Kalıcı olacağınızdan hiç şüpheniz yok...

    - Hanımefendi! Ne Názım’ı? O benim yaptığımın binde birini yapmadı. Siz ne diyorsunuz? Nazım kadın sevmesini de bilmezdi. Hiç sevmemiştir. O bir çocuktu. Güzel bir çocuk...

    Sizse ‘deli bir çocuk’sunuz, kadın sevebilen deli bir çocuk! Bu kadar iddialı konuştuğunuza göre, büyük aşklar yaşamış olmanız gerekiyor...

    - Şu kadarını söyleyebilirim: Benim türümdeki bir insan, aşık olmazsa yaratamaz. Benim diğer Türk aydınlarından farkım da budur. Onlar devamlı aşklarından bahsederler. Ederler de ne olur? Ne aşkı ne cinselliği bilirler! Ama ben yaşadığım aşklardan söz etmem...

    Siz belki de hep aynı insana aşık oluyorsunuz?

    - Hayır.

    Peki 10 puanlık bir soru: Entelektüellik seksi bozar mı? Ya seks, entelektüelliği bozar mı?

    - Ben en iyi cinselliği, kendine güvenen, yaratıcı entelektüellerin yapacağına inanırım. Ama ne yazık ki, Türk aydınlarının hiç kendine güveni yoktur. Aşk ve cinsellik, kendine güven ister. Tanınmış Türk aydınlarının çoğu iktidarsızdır. Takdir edersiniz ki, daha fazla ayrıntıya girmem yakışık almaz. Çok kişisel olur. Ama siz bu sözümü hiç unutmayın: Türk aydınlarının çoğu iktidarsızdır!

    Siz nasıl bir kocasınız?

    - Temren’e sormak lazım. Beni bir kaç kez boşadı...

    Sonra geri mi aldı her seferinde...

    - Ben hapse düştüğümde bana çok iyi bakıyor...

    Acıdığı için şefkat mi gösteriyor!

    - Hayır, mert bir yanı var.

    Şimdi durum ne?

    - Burada oturuyor. Biz F tipi yaşıyormuşuz, oğlumun dediğine göre.

    Aynı evde değil misiniz?

    - Yukarıda o. Ama hemen üst katta değil...

    Temren Hanım, sizi hálá yatağına alıyor mu?

    - Bunları konuşmuyoruz!

    Onunla mı?

    - Hiç kimseyle!

    Ben anlayamadım: Siz evli misiniz, değil misiniz?

    - Değiliz. Söylüyorum, boşadı beni. Hálá o durumdayız. Ben esas itibarıyla, evliliğe uygun biri değilim. Bir kere sabahları saat 11«e kadar hiç canlı istemiyorum etrafımda. Çünkü o zaman kendimle yalnız kalamıyorum. Hiçbir kadın benimle evlenmek istemez. Haksız da değiller. Bir yığın eksiğim var. Ne var ki, kadınlar anlamadığım kadar üzerime düşerler.

    Siz fevkalade bencil bir adamsınız değil mi?

    - Benim hakkımda kimse böyle bir şey söylemedi. İlk söyleyen sizsiniz. Ama ben de bencil olduğumu düşünürüm...

    Korkmuyor musunuz başınıza bir şey gelecek diye. Her şeye bu kadar muhalif olunca hayatta...

    - Temren beni çok iyi koruyor. İki üç ay öncesine kadar evden her çıkışımda ona haber verirdim.

    Onun haberi olması neyi değiştiriyor ki...

    - E başıma bir şey gelirse o bilecek.

    E ne faydası var ki, geldikten sonra!

    - Hanımefendi, bizim de gözümüz kara! Anlatamıyorum galiba! Ben hep hayatımda risk aldım. Zaten şu anda Mossad’dan başka bir endişem yok.

    YALAN! APO’YA BAŞKANIM DEMEDİM

    Kendinizi hiç yalnız hissetmiyor musunuz?

    - İnsan kendisiyle beraber hiç yalnız olmaz ki! Zaten ben ‘yalnızlık’ kelimesini kullanmam. Bazen ‘Bu aralar kimsesizdeyim’ derim. ‘Kimsesizlikte yaşıyorum.’ Ve bunu seçerim. Kitaplarımdan gelen parayla kendime İstanbul Balat’ta ev aldım. Görüyorsunuz ki, hayatın çelişkileri hoştur! Ama Ankara’da yaşamaktan memnunum. Türkiye’nin bütün etkili aydınları Ankara’dan çıkmıştır. Yani İstanbul’a taşınmayı aklımdan bile geçirmem.

    Peki, etrafınızda fikirlerinizi çarpıştırabileceğiniz, birlikte zenginleşebileceğiniz insanlar var mı?

    - İşte o azaldı. Söylediğiniz anlamda beslenebileceğim birileri pek kalmadı. Allah’tan kitaplarım var... Bekaa Vadisi’nde Apo’yla beraber, bir odadaydık. O sürekli TRT dinler. Birden ‘Apo’ dedim, ‘Bir insanı öldürmek istiyor musun? İstiyorsan, onu Tanrı yap!’ Laf o kadar hoşuna gitti ki, ‘Hocam, işte bu’ dedi, ‘Bu namussuz PKK, beni Tanrı yapıyor ve öldürüyor.’ Ekledi: ‘Kimden alıntı yaptınız? Bu laf kime ait?’ ‘Bana’ deyince, sustu tabii... Dünyada en zavallı yaratık Tanrı’dır aslında. Çünkü herkese yukarıdan bakar. Hiç sevmem ben tanrıları, tanrılaştırılmayı... Çok yaratıcıyen büyük eleştirilerden biri de Abdullah Öcalan’a ‘Başkanım’ ve ‘Sayın’ demiş olmanız. Dostluğunuz hálá sürüyor mu?

    - Bir kere o yalan! Ne ‘Başkanım’ dedim ne de ‘Sayın.’ Ben ‘Apo kardeşim’ dediğim için yargılandım. Hiçbir sözüme inanmadılar ama buna inandılar. Çünkü tiksinirim ben ‘Sayın’ lafından. 70’li yıllarda televizyonlara önce Türkeş çıkardı: ‘Sayın Ecevit hırsızdır, manyaktır’ derdi. Sonra Ecevit: ‘Sayın Türkeş ise katildir!’ Ben hiç kimseye ‘Sayın’ demem, Apo’ya niye diyecek mişim? Hálá Barzani takımı, ‘Apo’yu Yalçın Küçük yönetir’ diyor. Kürtler de bunu söylüyor. Oysa bu doğru değil. san ve Türkiye şimdi olduğu gibi kısırlaşmışsa, sorunların olur. Yani sizin kastettiğiniz anlamda, teorilerimde ve uç fikirlerimde yoksullaştığımı kabul ediyorum.

    Size yöneltilen Evet, Apo’nun benim düşüncelerimden etkilendiği doğru, o da benim gibi ‘Türkiye’yi Yahudiler yönetiyor’ diyormuş. Ama bu kadar...

    11:40 - 2006-2-24

    « Önceki :: Sonraki »