GÜLKURUSU DOKUNUŞUN

17/5/2009 · Kategori: Siir

GÜLKURUSU DOKUNUŞUN

yanıtını almadan sevginin
bakıp geçtik pencereden
alçak gönüllü değildi dostlar
ateş narı örslerde
durmadan değişirken yerimiz
zincirlere vuruldu düşlerimiz

yakalandık çağ ötesi rüzgârlara
duvarlar arasında geçip gitti eylüller
ilmik attı yüreğine mavinin
arkadan vuruldu ışıyan göz
el verin dünkü sular
döl verin içimdeki ezgiye

çiçeğine küsmüş dağım
dünya zorla dönüyor etrafımda
yanan bir temmuzun tutsağıyım
acılarım ayıklanır yürek burgacında
göz hapsinde aynası kırık göl
uçuk bir çocuk mutluluğu
nesini anlayacağız ölü bir kuşun
ateşi kanımda dokunan kilim
eskir geceler iz bırakır kar üstünde
unutulmaz gülkurusu dokunuşun

Bekir KOÇAK, Gizemi Temmuzda Saklı, (s. 12)

*****************

Köy Enstitüleri özlemle anıldı
 


Köy Enstitüleri’nin 67. kuruluş yıldönümü Kadıköy Belediyesi Evlendirme Dairesi’nde kutlandı. Kadıköy Belediyesi'nin her yıl düzenli olarak organize ettiği etkinlikte konuşmacı olan eğitimci Mehmet Sazak da eski bir Köy Enstitüsü mezunu.
Etkinlik, gazeteci-yazar Uğur Mumcu'nun 17 yıl önce Köy Enstitüleri ile ilgili yaptığı bir konuşmasının konuklara izletilmesiyle başladı. Mumcu'nun “Türkiye'nin aydınlanmasına ve bağımsızlığına iki sivil toplum örgütü öncülük etmiştir. Bunlardan biri Kuvayı Milliye diğeri ise Köy Enstitüleridir” sözleri salonda bulunanlar tarafından uzun süre alkışlandı. Köy Enstitüsü mezunu emekli öğretmen Mehmet Sazak, Köy Enstitüleri’nin halkı aydınlatma çalışmalarını anlattı. Sazak, “Bugün kültürel ve sanatsal anlamda ne seviyedeysek bunu o yıllara borçluyuz. Bizim Köy Enstitülüler olarak tek düşüncemiz; Anadolu'ya her anlamda eğitilmiş, bilgiyle donanmış insanları yetiştirmekti. Enstitülerimizde 44 saat haftalık çalışma programımız vardı. Bunların 22 saati kültürel konulardı, diğeri ise üretime yönelik eğitim çalışmalarıydı. Günümüzde de tıpkı Harbiyeler gibi ciddi, yatılı öğretmen üniversitelerinin kurulması gerekli” diye konuştu.
Etkinlik, konuşmanın ardından “Cantus”müzik grubunun seslendirdiği Anadolu ve Kurtuluş Savaşı türküleriyle devam etti. Köy Enstitülüler, etkinlik sonunda seneye tekrar buluşmak üzere ayrıldılar.
Köy Enstitüleri, ilkokullara öğretmen yetiştirmek üzere 17 Nisan 1940 tarihli ve 3803 sayılı Kanun ile açıldı. 1940 yılından başlayarak, tarım işlerine elverişli geniş arazisi bulunan köylerde veya onların hemen yakınlarında Köy Enstitüleri açıldı.
Köy Enstitüleri, Türkiye'nin her yanında ilkokullara öğretmen yetiştirmek üzere açılmış okullardı. 1946 yılında hükümetin yaklaşan seçimleri yitirme kaygısıyla CHP içinden muhalif milletvekillerinin başını çektiği örgütlü muhalefetin kampanyasıyla, müfredatında ve yapılanmasında kuruluş amaçlarından uzaklaşan değişiklikler yapıldı.
İlerleyen yıllarda da, daha önceleri sıkı sıkıya bağlı olduğu "iş için iş içinde eğitim" ilkesinden uzaklaştırıldı. Önceleri yaratıcılığın ön plana çıktığı eğitim anlayışının yerine giderek geleneksel, ezberci eğitimin yerleştiği öğretmen okullarına dönüştürülerek 1954'te kapatıldılar. Neredeyse tüm Anadolu'nun okulsuz ve öğretmensiz olduğu gerçeği göz önüne alınarak, dönemin başbakanı İsmet İnönü'nün himayesinde, Millî Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel tarafından İsmail Hakkı Tonguç'un çabalarıyla köylerden ilkokul mezunu zeki çocukların bu okullarda yetiştirildikten sonra yeniden köylere giderek öğretmen olarak çalışmaları düşüncesiyle kuruldular. Köy Enstitüleri'nin kurulması ve yaygınlaşması konusunda pedagoji uzmanı Halil Fikret Kanad'ın çalışmaları da unutulmamalı. Halil Fikret Kanad, "köye göre öğretmen" fikrini savundu.
Fakir Baykurt, Talip Apaydın, Mahmut Makal, Mehmet Başaran ve Dursun Akçam gibi önde gelen yazarlar ve düşünürler de bu okullarda yetişti.

-21.04.2007

Şiirler / Oyhan Hasan Bıldırki

19/6/2007 · Kategori: Siir

 

 

 

İzmir'in İçinde Amerikan Neferi/ Şükran KURDAKUL

19/6/2007 · Kategori: Siir

İzmir'in İçinde Amerikan Neferi/ Şükran KURDAKUL

Kategori: Siir

 

İZMİRİN İÇİNDE

AMERİKAN NEFERİ

 

 İzmirin içinde Amerikan neferi

Nereye baksam

Cemseler mi, cipler mi, arabalar mı

Bu mu benim Güzelyalım,

Bu mu benim Karslyakam.

Bre dostlar gönlünüze sığar mı,

İzmirin içinde Amerikan neferi

Yiğit olan evinde durmaz gayri.

 

Bir deniz ansıyorum, bizim körfezin denizi.

Özgür alabildiğine özgür ve zeybek

Bir adam görüyorum Harmandalı

Çok adam görüyorum kavgada

Elleri yukarı, başları yukarı

Yaprak mı dökülmüş İzmirin kavağında.

 

İzmirin içinde Amerikan neferi

Anaa kordonda geziyor, bayrak yırtıyor.

Anaa, yargılanmıyor adam öldürdüğü halde.

Bre dostlar elimiz böğrümüzde kalıyor

Nerede redd-i ilhak, Hasan Tahsin nerede?

İzmirin içinde Amerikan neferi

Yiğit olan evinde durmaz gayri.

 

Şükran KURDAKUL

SAYI 107

Bu sayımızda yer alan yazarlarımız ve yazıları.

ŞÜKRAN KURDAKUL'UN ANISINA SAYGI
Şükran Kurdakul, Ahmet Miskioğlu, Tansu Bele, İsmet Kemal Karadayı, Nusret Karaca, Mustafa Yılmaz

ŞÜKRAN KURDAKUL'UN YAPITLARI


DERGİ

Ataç dergisi (30 sayı) Eylem dergisi (34 sayı)

ŞİİR

Tomurcuk Zevklerin ve Hülyaların Şiirleri

Giderayak

Nice Kaygılardan Sonra

İzmir'in İçinde Amerikan Neferi

Halk Orduları

Acılar Dönemi

Bir Yürekten Bir Yaşamdan

Ökselerin Yöresinde

Ölümsüzlerle

İhtiyar Yüzyıla Şiirler

Boşuna Belimdeki Anahtar Işığım Kilitlenmez Ki Benim (Seçme Şiirler)

ÖYKÜ

Tanığın Biri

Beyaz Yakalılar

Kurtuluştan Sonra

Onların Çocukları

Öyküler (Seçmeler)

DERLEME

İçe Kapanış (Charles Baudelaire)

İNCELEME

Şairler ve Yazarlar Sözlüğü Sosyalist Açıdan Türk-İş Yargılanıyor (Şaban Yıldız'la birlikte)

Çağdaş Türk Edebiyatı (4 Cilt) Namık Kemal (Yaşamı, Sanatçı Kişiliği, Romancılığı)

Nazım'ın Bilinmeyen Mektupları

Nazım'dan Armağan (K. Coşkun, Ö. Yağcı ile)

Nazım, Dünya ve Biz: Nazım Hikmet Şiirinde Belirgin Temalar (Sennur Se/cr'lc)

EDEBİYAT YAZILARI

Şairce Düşünmek

OYUN

Zindandaki Şair

 

16 Aralık 2004 Perşembe günü toprağa verdiğimiz Şükran Kurdakul'u bir şiiriyle de anmak için "İzmirin İçinde Amerikan Neferi" adlı yapıtından aynı adı taşıyan şiirini aşağıya alıyoruz. Bu yapıtı, Kurdakul,"Babam milli kurtuluş savaşçısı binbaşı Mehmet Salih'in anısına armağan " yazısıyla babasına adamıştı. 

 

Perşembeleri Seviyorum

Nusret Karaca

Türk edebiyatının ünlü adlarından Şükran Kurdakul kendini anlattı...

Perşembe sabahlarını çok seviyorum. Önce küçük kızımı öperek başlıyorum güne, sonra eşime gülümsüyorum. Çarçabuk giyinip ayakta bir şeyler atıştırdıktan sonra yüreğimde her birine ayrı yerler ayırdığım öğrencilerimle geçiriyorum günün beş ya da altı saatini...

Sonra Kadıköy Seyhan Kitabevine gidiyorum koşar adımlarla...

Dedim ya, perşembeleri seviyorum...

Perşembe günleri öğleden sonra Türk Dili Dergisi yazarları, ozanları ve sanatçı dostlarımla geçireceğim üç-beş saati iple çekiyorum sanki...

Saat 16.00

Ben yine dostlarlayım. Yüreğim yine kıpır kıpır.

Karşımda birkaç haftadır karşılaşmak istediğim bir Edebiyat Tarihçisi: Şükran Kurdakul... Türk şiirinin usta adlarından Ataol Behramoğlu:

"Kurdakul şiirlerinde toplumsal inancın yanı sıra romantik kişiliğinin de duyumsandığı, genellikle dize işçiliğiyle klasik kıta düzenine bağlılığının gözlemlendiği" yorumunu yapıyor.

Hoşgörüsüne sığınarak yanına yaklaşıp "Şükran Ağabey, biraz söyleşelim mi?" diyorum.

-Sen istediğin için evet! Ancak en çok on beş, yirmi dakika.

-Tamam ağabey.

Ayrı bir masaya geçiyoruz.

Ve ağabey değil "sayın" diye başlıyorum sözlerime, söyleşiyoruz...

"Sayın Kurdakul, ben bir eğitimci olduğum için öğrencilerin genellikle sosyal, kültürel yönlerinin gelişmesi amacıyla her türlü etkinliği düzenlemeye çalışıyorum. Ama gözlemim şu ki, gençlerin büyük bir çoğunluğu kitap okumuyor. Sizce neden?"

"Temelde saptamalarınıza katılmamak olanaklı değil. Bizim yetiştiğimiz yıllarda da durum daha değişik değildi. Bizlerin yetiştiği yıllarda Mustafa Kemalimiz'in 'Hayatta en hakiki mürşit ilimdir' sözü doğrultusunda, eğitim ve kültür anlayışının devlet politikası olarak kabul edilmesine karşın İzmir gibi bir kent merkezinde lisenin herhangi bir sınıfında düşün ve edebiyat yapıtlarını izleyenlerin sayısı iki, üç kişiden çok değildi. Bu dönemin oran olarak aynı durumu göstermesinin ana nedenlerinden biri, eğitim sistemindeki kolaycılık diyebiliriz"

“Perşembe günleri gerçekleştirilen Edebiyat Toplantıları için, neler düşünüyorsunuz?”

"Bu toplantıların, yakın çevre ilişkilerinde okumuş kesime yararlı olmak gibi bir sorumluluğu yok. Bu toplantılar, düşün-edebiyat dostları ve hayranlarının söyleştikleri, özlem giderdikleri bir buluşma noktası. Burada yalnızca arkadaşların çıkardıkları dergi ve kitaplar gündeme alınmıyor kuşkusuz. Güncel, düşünsel ve toplumsal sorunlar konuşarak zaman zaman dışa açık toplantılar da kararlaştırıla biliniyor.

"TÜYAP Kitap Fuarı açılışında 2000 yılında fuarda 'Onur Konuğu' olarak yer almıştınız, ayrıca çeşitli ilçelerde kitap fuarları açılıyor. Acaba bu fuarlar, TÜYAP'taki ilgiyi görebiliyorlar mı? İşlevleri aynı mı?"

"TÜYAP'ta 'Onur Konuğu' olarak yer aldığımda benim için öznel bir durum söz konusu değildi kuşkusuz. Ama şu gerçeğin altını çizmek gerekir. TÜYAP'ın ilk çalışmaya başladığı dönemde, ülkemiz biçimsel olarak da demokrasinin askeri koşullarından uzaklaştırılmıştır. Birinci başarısı bu zor dönemde, kitaba karşı sevgiyi yeniden yaratabilmesidir. İkinci başarısı ise halka açıldığı bir hafta boyunca kültür ve sanat adamlarıyla okulları buluşturması, düşünsel olanaklara bağlı çalışmaların odağı olmasıdır. Öbür kuruluşlar henüz bu niteliğe kavuşmuş gözükmüyorlar."

"Az önce bir sorumu yanıtlarken Mustafa Kemalimiz dediniz. Bu beni çok etkiledi. Neden Kemalimiz?"

"Yakın tarihimiz, Niyazi Berkes'in dediği gibi 200 yıldır bocalamaların tarihidir. Bu kargaşa içinde yarı sömürge Osmanlı İmparatorluğu'ndan, emperyalizme karşı savaşı başarıya götürerek, yeni bir bağımsızlık örneği yaratması bile O'nun bu nitelikte anılmasına yeter."

"Bu sıralar neler yapıyorsunuz?"

"Uzun süredir edebiyat ve toplum savaşçısı olarak anılarımı yazma hevesine kapıldığım için tezgahta geçmiş yıllarla hesaplaşmam var."

"Zuhal Tekkanat'ın 'Dostlarının kaleminden Cemal Süreya portreleri' adlı kitabından okuduklarım ve beni etkileyen bir şiir bana Cemal Süreya'nın annesini küçük yaşta kaybetmesinin, O'nu yazmaya yönlendirdiğini düşündürdü. Sizde de böyle bir durum söz konusu mu?"

"Babamı küçük yaşta yitirmiş olmamın duyarlılığımda etkili olduğunu sanıyorum. Yaş ilerledikçe babamın, Kurtuluş Savaşı'nda değişik cephelerde birlik komutanı olarak görev alması da düşünsel yaşamımı etkilemiştir."

Söyleşi uzayacaktı ki masaya bir dostu geldi. "Yeter mi Karaca" dedi. "Yetmez mi Ağabey" dedim. Masadan kalktı. Paltosunu giydi. Şapkasını taktı. Ağır ağır uzaklaştı.

 

Duruşu Düşünür/ Gülüşü Şair: Şükran Kurdakul
Mustafa Yılmaz


"Sesini önce sen dinle... Şiirinden çıkanı kulağın duysun." diyor, Şükran Kurdakul.
Peki başka neler diyor ozan, yazar, yazın tarihçisi, örgütçü ve siyasa adamı Kurdakul... Bakalım...
Demi ş ki:
"Neden gölge düşürmeye çalışıyorlar yaratma özgürlüğünün üstüne, biliyorum."
Demiş ki:
"Şair sultanlar varmış eskiden; şiiri seven, sultan mı olurmuş?"
Demiş ki:
"Yazılması ne zordur şiirin, yayılması ne kolay."
Ve demiş ki, söz dünyasının ve siyasanın yaman ustası:
"Yaratının güzelliğine açıksan, sevecensen, mumun tükenmez senin."
Gerçek bir ozanın, yazarın ve düşünür kişinin söyleyebileceği sözlerdir bunlar. İnanarak söylemek ve yaşama geçirmek herkesin kârı değildir. Düşünceyle eylemi örtüştürmektir zor olan. Şükran Kurdakul, bu başarıyı ve beceriyi göstermiş olan, bir yüce gönül ve yetenek sahibi kişilikti.
Durup onu, seyretmek gerekti. O dervişi, o filozofu, o bilgeyi... Konuşmasının akılcılığı gibi gülüşü de, insana coşku veriyordu. Keskin zekâsı ve sağlam bir bilgi birikimi onu, alçakgönüllü kılmış olmalıydı. Deneyim, görgü ve bilgi sahibi olan önemli bir değerimizdi Kurdakul... Bilimselliğe inandığı gibi söze, sanata ve güzelduyuya da inanmış; kendisini yetiştirmişti.
İlk şiir kitabını, 16 yaşında iken bastırmıştı... Yıl, 1943. Cezaeviyle de tanışması o yıllara rastlıyor... Bir gencin, çocuk denecek yaşta, düşüncesinden dolayı tutuklanması!.. İnsan kimileyin diyor ki, şu ülkede ne yargıçlar, ne savcılar varmış!.. Kurdakul'u öğrenim hakkından yoksun bırakanların adları sanları anılmıyor ama, Kurdakul çoktan tarihe geçti bile... Onun yarattığı sayısız yapıt, yolumuzu aydınlatıyor...
Ya, karanlık insanlar neler yapıyorlar dersiniz? Ne yapacaklar, hâlâ kafaları örümceklendirme çabası içerisindeler...
Sen, sevgili Şükran Kurdakul!.. Sen, yaratmanın güzelliğine inanmış kişi, insan sevgisiyle dolu insan!.. Senin de mumun, asla sönmeyecektir!..

 

Şair Şükran Kurdakul Üzerine
Ahmet Miskioğlu
 Atak, yürekli, yiğit, gözünü budaktan sakınmayan, ayağına hafif, atılgan ve çok "dürüst".
Bütün bu özelliklerle Şükran Kurdakul; örgütçü mü örgütçü, eylemci mi eylemci, yandaşlarını devinime yönlendirmeye, onlara yön vermeye çaba gösteren bir kişilik olarak görünür.
60'lı lıllarda Balıkesir'de "Necati EğitinV'de öğretim üyesiyim. Öğrenci sayısı oldukça çok, benim her gün dersim var, "Yeni Türk Edebiyatı" okutuyorum. Her gün, bir sınıftan çıkar, odaya gelip dinlendikten sonra başka bir sınıfa gider ders veririm. Bütün gün, bu, böyle sürer...
Bir gün, sınıfın birinden çıktım, koltuğumda çantam, kitaplarım... Odaya girip dinleneceğim ki, kapıda genç bir adam... Ceketsiz, boyunbağsız, saçları öne, alnına doğru taranmış, sakalı bir iki günlük tıraşsız ama temiz, yakışıklı uzunca boylu , ince yapılı bir adam... Tam odaya girecekken yolumu kesti, gülerek:
"Ben, Ahmet Miskioğlu ile tanışmak istiyorum, dedi.
"Benim Ahmet Miskioğlu, dedim.
"Ben, Şükran...
"Şükran Kurdakul mu?
"Evet, kimseye sormadan, duygularımla buldum sizi, dedi.
"Buyurunuz, dedim, yol gösterdim, birlikte girdik odaya. "Necati Eğitim'Mn o ünlü "maroken" koltuklarına oturduk.
Hemen kahveleri söyledim, söyleşiye başladık. Konuştuk, konuştuk, on beş dakikaya ne çok konuyu sığdırdık! Bu arada, oturduğum evin de adresini aldı. "Evinizde de sizi görmeye gelebilir miyim?" dedi.
İşte, tanışma o tanışma oldu, ondan sonra hep sürdü gönüldeşliğimiz...
*
Bir gün, kapının zili çaldı. Açtım. Karşımda Şükran Kurdakul.
Polisin izlediğini sandığı için, bana açıklama yapmak durumunda duyumsadı kendini:
"Arka sokaklardan hızla geçerek polisi atlattım!" dedi.
Bugün de hayret etmekteyim: Ne çok konuşacaklarımız varmış! Daha çok sorular soruyor, yanıtlıyorum, açıklıyorum; onaylıyor, yeniden soruyor... Balıkesir ili üstüne de birçok soru sordu. Açıklamalarımdan çok yararlandığını söylüyordu.
Her Balıkesir'e gelişinde, sürekli beni görmeye geliyordu. Önce, bir gezgin gibi geldi gitti. Ben, -yaradılış olarak- gönüldeşleri sorgulamam; onları kendilerini anlattıkları ölçüde dinlerim, tutumum böyle. Kimseyi sorgulamam. Şükran'a da hiçbir zaman, niçin buradasın, diye bir soru sormadım.
Gezgin gibi gidip geldikten sonra, bir gün, "İşçi Partisi müfettişiyim." dedi. öğrenmiş oldum, partideki niteliğini. Bir süre sonra, "Balıkesir ili işçi Partisi Başkanlığını aldım." dedi. Başka bir gün de "Balıkesir İşçi Partisi Milletvekili adayıyım " dedi. Böylece, o söyledikçe Balıkesir'de neler yaptığını daha iyi öğreniyordum.
*
Evde birçok konuda konuşmalarımızdan sonra, akşam olunca, dışarı, yemeğe çıkıyoruz. Hangi lokantaya gidelim? Ben Özen lokantası diyorum. O, beğenmiyor. Polis izliyormuş öyle yerleri. "Balıkesir Şehir Kulübü" ya da "Orduevi" olabilir diyorum.
"Tamam, diyor, Orduevi'ne gidelim!"
Birçok kez, Şükran Kurdakul ile Balıkesir Orduevi'nde akşam yemeği yedik.
Aşağı yukarı aynı yıllarda Tahsin Yücel de Balıkesir'de yedek subaylık eğitimi için bulunuyordu. Edebiyat Fakültesi Fransızca Bölümü'nde henüz "asistan"dı. Onu da, ildeşi Matematikçi İhsan Beğreli "Necati Eğitim"e getirdi. Bizimle tanıştırdı. Görüştük, söyleştik. Ona da orduevine sürekli gittiğimizi "Necati Eğitim" öğretim üyelerini bir ayrıcalık olarak generaller salonunda ağırladıklarını, orada vakit geçirdiğimizi, aramızda bir zamanlar Harp Okulu'nda tarih öğretmenliği yapan tarihçi İlhan Erim'in de bulunduğunu, üst subayların hepsinin onu iyi tanıdıklarını açıkladım. Onu da Orduevi'ne çağırdım. Yanıtı şu oldu Tahsin Yücel'in: "Yüzbaşım beni oraya girerken görürse çok kızar!" Ve Tahsin Yücel, hiç gelmedi. Ağırbaşlı, az konuşan ve
saygılı bir gençti. Şükran Kurdakul’la karşılaştıklarını hiç sanmıyorum.
*
Şükran Kurdakul'u en çok sevindiren, "Yeryüzü" dergisini görmüş, okumuş olmamdı. Yeryüzü dergisi iyesi (sahibi) ve Yazı İşleri Müdürü Abidin Özkan üstüne de konuştuk onunla. Özkan da kendisi gibi, öğrencilik yıllarında "142." maddeden soruşturma geçirmiş, tutuklanmış ve hapse atılmıştı. Hapisten çıktıktan sonra, o zamanın Antakya Lisesi Müdürü Naci Alev, -ki sonradan İstanbul Sultanahmet Yüksek Ticaret'in Matematik Öğretim Üyeliğine atanmıştır- durumu "kitabına uydurup" Abidin Özkan'ın okuldan ilişiğini kesmemiş, öğrenimini bütünleyebilmesini sağlamıştı. Şükran'ın da öğrenciyken böyle anlayışlı bir müdürü olsaydı, o da "paçayı" kurtarabilirdi diye düşündüm hep. Abidin, Hukuk Fakültesi öğrencisi iken ben Edebiyat Fakültesi öğrencisiydim. Beyazıt'ta karşılaşırdık. Yeryüzü dergisini o bana verirdi. "Ahmetçiğim, dil tutumumuzda Nurullah Ataç'ı örnek alıyoruz." derdi. Şükran'ın o dergide ilk şiirleri yayımlandı.
*
Yıllar geçti. Balıkesir Necati Eğitim'den, Bursa Eğitim'den sonra İstanbul Atatürk Eğitim öğretim üyeliğine geçtim. Kızıltoprak'ta, Bağdat Caddesi'nde bir apartman dairesinde oturuyorum. Şükran Kurdakul'un evine giden yolun tam üzerinde...
Atatürk Eğitim' in birçok öğretim üyesi, Fener caddesindeki Soley pastanesinde toplanırlardı o zaman. Ziya Arıkan, Cemil Yener, Halit Değer, Halil İzer, Ekrem Uykucu, Ahmet Miskioğlu... Ve daha başkaları, sözgelimi Selman Erdem, eski Öğretmen Okulları Genel Müdürü... Behçet Necatigil de Beşiktaş'ta oturmasına karşın bir iki kez gelmiş ve birlikte akşam yemeği yemiştik. İşte, Şükran Kurdakul da o sıralarda özellikle geç saatlerde uğramaya başladı aramıza. Ve bir ara, Ziya Arıkan, Sabahattin Arıç, Şükran Kurdakul ve Ahmet Miskioğlu "her akşam" diyebileceğim ölçüde pek sık olarak birlikte akşam yemeği yemeğe başladık. Sabahattin Arıç, Şükran'ın okuldan öğretmeniydi. Seçtiğimiz lokanta da Fenerbahçe Spor Kulübü'nün Kurbağalıdere kıyısına yakın görkemli "tesisler"iydi. Doğrusu, dördümüz çok coşkulu söyleşiler yapardık. O zamanlar telefon pek yok. Şükran Kurdakul, her yemeğe oturacağımız akşam, "Eve haber verip geleyim!" der, gider haber verir gelirdi; onu beklerdik.
Bu toplantılarımızda bir ara, daha çok Şükran'ın etkisiyle, Türkiye'deki ve bütün yeryü/ündeki ya/ar örgütlenmeleri üzerinde coşkulu tartışmalar yaptık. Türkiye Ya/arlar Sendikası, o sıralarda kurulmuştu. Hu kuruluş konusunu da günlerce söyleştik durduk. “TYS, Türkiye için gerekli bir örgütlenmedir” diye düşündük.
*
Yıllar birbirini kovalıyor, kalabalıklar, kümeleşmeler dağılıp dağılıp yeniden bütünleşiyor. Bir gün, çıkardığımız "Türk Dili Dergisi"nin onuncu yılını kutlamaya karar verdik. Birçok arkadaş, hiçbir sayı için kutlama yapmadığımızdan "Onuncu yıl önemlidir, kutlama yapmak gerekir." diyordu çünkü.
Konuşmacılar şu adlardı: Şükran Kurdakul, Osman Bolulu, Yusuf Çotuksöken, Ömer Demircan, Kemal Bek, Mehrizat Poyraz ve Ahmet Miskioğlu...
Uzun bir masaya sıralanmıştık. Konuşmayı ben yönetiyordum. Her sırası gelen arkadaşı önce nitelikleriyle tanıtıyordum, ondan sonra sözü ona veriyordum. Yanımda oturan Şükran Kurdakul, kulağıma eğildi: "Sözü bana verirken 'Şair Şükran Kurdakul' diyerek ver!" dedi. Ben de öyle yaptım, "Değerli ozan Şükran Kurdakul, şair Şükran Kurdakul" dedim.
Şükran, kendini öncelikle şair sayıyordu diye düşünmekteyim şimdi. Ve, bütün bu yazıyı, asıl bu duygusunu açıklamak için, ona 'Şair Şükran Kurdakul' demek için yazdım diyebilirim de.
Şükran Kurdakul'un belleği çok güçlüydü. "Türk Dili Dergisi'nin 10. yaşına basmış olmasını yürekten kutluyorum. Başarılarının sürmesini diliyorum." dedikten sonra, doğaçlamadan çok uzun bir konuşma yaptı. Bu konuşma ve öbür konuşmaların
çoğu, Ocak - Şubat 1997'de 58. sayımızda yayımlandı.
*
Kapatılan Türk Dil Kurumu'nun 60. kuruluş yıldönümünde Şükran Kurdakul, Uluslararası Türkiye PEN Kulübü Başkanı bulunuyordu. Eylem yapmaktan geri durmadı. Usta bir örgütçü olarak, İzmir'de, Adapazarı'nda, Edirne'de ve İstanbul'da dil toplantıları düzenledi.
İstanbul'da oluşturduğu PEN Kulübü Dil Kurultayı'na beni de çağırdı. Benden PEN Kulübünün etkinliğine konuşmacı olarak katılmamı istedi. Yanıt verdim:
"Ben iyi bir konuşmacı değilim. Beni bağışlayın. Başka usta konuşmacılar çok var. Onları çağırın lütfen."
Böyle yanıt vermeme gücenik tutum alarak üsteledi. Sonra üstelemesini sürdürerek:
"Geleceksin, sen Türk Dili Dergisi'ni çıkarıyorsun, geleceksin!" diye dayattı.
Türk Dil Kurumu'nun kuruluşunun 60. yıldönümü istanbul toplantısına böylece konuşmacı olarak katıldım. Kurdakul'dan ve benden başka Prof. Dr. İsmet Sungurbey, Adnan Özyalçıner vardı konuşmacı olarak... Kendisi uzun bir konuşma yaptıktan sonra ilk sözü bana verdi:
"Şimdi sözü Ahmet Miskioğlu arkadaşımıza vereceğim. Kendisi, Türk Dil Kurumu kapatıldıktan sonra altı yıl boyunca tek başına arkadaşlarıyla birlikte İstanbul'da çağdaş Türk Dili Dergisi'ni çıkarma onuruna ve utkusuna sahiptir. Varsın anayasanın 134. maddesi uyarınca kurulan Atatürk Kültür Kurumu -sureta diyeceğim gene- uzmanlarından oluşan bol ödenekli kişileriyle açılsın Dolmabahçe, biz dilimizin savaşçıları olmaktan onur duyacağız" dedikten sonra "Buyurun" diyerek sözü bana bıraktı.
Konuşmalardan sonra, toplantının ikinci bölümünde, Dağlarca'nın "Türkçe Katında Yaşamak" adlı destanı okundu. Sonra da Melisa Gürpınar, Arif Damar. Mehrizat, Eray Canberk, Melike Aslan şiirler okumuşlardı.
PEN Kulübü başkanlığı, Şükran Kurdakul'un çabasıyla önemli bir etkinliği sergilemiş oluyordu böylece... Bu; Türk Dili Dergisi'nin Kasım-Aralık 1992 sayısında okurlara duyuruldu.
*
Şükran Kurdakul’la ilgili daha pek çok fotoğraf var belleğimde. Ancak burada kesiyorum. Değerli arkadaşımızın, sonsuza dek ışıklar içinde olmasını diliyorum.

11:53 - 2005-12-7 -

Tahir'le Zühre Meselesi / Nazım Hikmet

19/6/2007 · Kategori: Siir

Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da
hattâ sevda yüzünden
ölmek de ayıp değil,
bütün iş Tahirle Zühre olabilmekte
yani yürekte.
 
Meselâ bir barikatta dövüşerek
meselâ kuzey
kutbunu keşfe giderken
meselâ denerken damarlarında bir serumu
ölmek ayıp olur mu?
 
Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da
hattâ sevda yüzünden ölmek de ayıp değil.
 
Seversin dünyayı doludizgin
ama o bunun farkında değildir
ayrılmak istemezsin dünyadan
ama o senden ayrılacak
yani sen elmayı seviyorsun diye
elmanın da seni sevmesi şart mı?
Yani Tahir'i Zühre sevmeseydi artık
yahut hiç sevmeseydi
Tahir ne kaybederdi Tahirliğinden?
 
Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da
hattâ sevda yüzünden ölmek de ayıp değil.


Nazım HİKMET

« Önceki :: Sonraki »