CANSIZ HAYAL / ÖYKÜ / Fikri UZUN
26/6/2008 · Kategori: Oyku
CANSIZ HAYAL
İlkokulu bitirmiş, okul müdürlüğüne de bakan öğretmenince diploması düzenlenecekti. Diplomaya yapıştırılacak fotoğraf gerekliydi.
Öteki arkadaşları şehre, dedesi ya da babasıyla gidip fotoğraf çektiriyor, parasız yatılı okunabilecek okullara sınavlara girmeye hazırlanıyorlardı. Ozan, sınavlara girmiyor, gurbetteki babasından mektup bekliyordu. Babası onu yanında okutacaktı. Ha bu gün, ha yarını bekleyemedi. Cumhuriyet Bayramlarında arkadaşlarıyla birkaç kez, bir kez de nenesiyle şehre yürüyerek gitmiş, şehrin yolunu biliyordu. Caddede yürümesi hoşuna giderdi. Yolun ortası taşlıktı da, kıyıları ince kumluydu. Yoldan geçecek motorlu taşıt korkusundan değil, ayaklarını acıtmayacağını, ayakkabılarını eskitmeyeceğini bildiği kıyıdan o ince kumlu yerden yürürdü.
Köyden çıkıp caddeye indi, araba beklemeğe gerek görmedi, yürüdü. Araba ya geçer ya geçmez, geçmezse köye geri dönmek gerekirdi. Şehre gitmeyi aklına koymuş, geri dönüş yoktu. Caddede yürümeye başladı. Arkasından araba yetişirse binecekti. Yetişmedi. Sadece, Depelce yakınlarında, kara boyalı, “yayla” gibi bir taksi yanından geçti gitti. Sürücünün gözlerinde, kara camlı gözlük vardı.
Kale, cami minareleri, Çan Saati ve şehrin bir bölümü görünüyordu. Çoğu gitmiş azı kalmıştı. Okulda öğrendiği marşları söyleyerek şehre indi.
Fotoğrafçının yerini biliyordu.
Ninesiyle şehre direzin (İplik tüccardan, dokuması ücret karşılığı dokuyandan) ipliği almaya geldiklerinde görmüştü. Köye dönmeden, halkalı şeker almış, “Boyacılar içi”nden simit almaya gitmiş ve simidi de almışlardı. Fotoğrafçının yanından geçerken Ozan, başını bir torbaya sokup, kutunun içinden el yordamıyla bir şey arar gibi yapan adama bakakalmıştı. Fotoğraf konusunda deneyimli olan nenesi, Ozan’ın şaşkınlığını anlamış: “Evlilik şahadetnamesi alanların, kafa kâğıdı çıkarılacak olanların resmini çeker” demiş, Ozan bir şey anlamamıştı.
Ninesinin sırtında direzin ipliği, elinde dayanmadığı, ara sıra ucunu hafifçe yere dokundurduğu fındık sopası vardı.
Hisarardını geçmiş, Gümüşleceden aşmış, caddeye çıkıp, yürüyerek köye gelmişlerdi.
Şehre gelişi aynı yoldan, gerisin geri oldu.
Fotoğrafçının yerini bulmadan, önceki simit almaya gelişlerini anımsadı. Mühürcünün önünden geçip aralığa girmesini bilemedi.
Önce Nasrullah Şadırvanı’nı, sonra da kambur Köprüyü buldu. Muhallebici dükkânının köşesinde oturan iri yarı ayakkabı boyacısı oradaydı.
Köprünün başındaki kulübenin içinde bekçi ayakta dikiliyor, şapkası kimseninkilere benzemiyordu. Başını çevirmeden, sürekli çevresini gözlüyordu.
Sokağın başına vardığında, dükkân diplerine sıralanmış boyacılarından sonra, simit fırınını ve fotoğrafçıyı gördü.
Önceki gördüğü gibi, fotoğrafçı yine başını kara bez torbaya sokmuş, tuyumuna (Görmeden, el yordamıyla) alttaki kutudan, acele etmeden bir şeyler arıyor, karşısındaki otura kalka cilalaşmış, yıllardır yıpranmış Daday Sandalyesinde bir adam, kımıldamadan oturuyordu. Şapkasını çıkartıp dizine, ellerinin birisini üstüne, birisini de öteki dizine koymuştu. Pantolon paçaları yün çoraplarının içindeydi. Adamın arkasındaki duvarda asılı kara bezde: “KASTAMONU HATIRASI” yazıyordu. Hatıranın –R- si tersti.
Ozan, fotoğrafçının yanı başına dikildi, neler yaptığını gözledi. Pek bir şey anlamadı.
O sırada az ötedeki boşlukta birbirine kırışan, “hava atan” acı acı miyavlayan kedileri gördü. Kedi dalaşı seyredilmeye değerdi. Kediler sırtlarını kabarttı, kuyruklarını kıstı, ağızlarını olağan üstü açtı, acı acı miyavladılar. Bembeyaz sivri dişleri, metrelerce geriden görünüyordu. Kaçtıklarını belli etmeden, dalaşmadan birer tarafa gittiler.
Adam: “Otur” dedi. Ozan, niçin nerede olduğunu anımsadı. Sandalye boşalmıştı. Sandalyeye oturdu, o adam gibi ellerini dizlerine koydu. Bir yandan da, “Resimci, resim çektireceğimi ne bildi?” diye düşündü.
Fotoğrafçı:
“Ceketin, kravatın yok mu?” dedi.
“Yok” dedi Ozan
Olsa giyerdi. Ağabeysi, önü tavus kuşlu bir kazak almış, Ozan o kazağa imrenmişti. Anası giysi yuduğu (Yıkadığı) gün kaynar kazana atmış, kazak kazandan çıktığında küçülmüş, ağabeyisi kendisine gelmez olan o kazağı Ozan’a hediye etmişti.
Ozan’ın eğninde o gün o kazak vardı.
“Kravatı vereyim de, ceket bende de yok” dedi, fotoğrafçı. Daracık kulübesine bir adımda uzandı, duvarda asılı kravatı aldı, Ozan’ın boynuna taktı.
Gömleğin yakası büyük geldi buruştu. Buruşuğu da, ensesinden ayarlayıp düzeltti.
Ozan, elleri dizindeki duruşunu hiç bozmadı.
Resimci, kutusunun başına geçti, başını torbasına soktu, önceden olduğu gibi, bir süre elleriyle kutunun içini eşeledi:
“Kımıldama” dedi. Bir eli kutuda, bir eli kutunun önündeki teneke kapakta: “Buraya bak” dedi, kapağı burarak çıkarttı, uçan kaçan, giren çıkan olmadı. Ozan o kapağa ve kapağın çıkarıldığı yerdeki cama bakakaldı. Cam; elektrik (el feneri) camından büyükçe, ondan koyuydu.
Fotoğrafçı, açtığı kapağı kapattı, bir süre daha iki eliyle kutunun içinde kuş sever gibi, ellerini kımıldattı, defter yaprağının yarısı kadar bir kâğıdı dışarı çıkarttı. İçinde sarı su dolu, yerdeki kabın içine koydu. O kâğıdı, sarı su dolu kapta yıpratmadan yıkadı, ovuşladı (Ovaladı). Su içinde durdukça, kâğıt üzerindeki görüntü netleşmeye başladı.
Fotoğrafçı, kâğıt üzerindeki fotoğrafları güneşte kuruttu, makasla kesti, üst üste koydu, Ozan’a verdi. Dizine koyduğu elleri görünmüyordu
Bu görüntü; daha önceleri suda, camda, aynada gördüğü kendi görüntüsüydü.
O görüntüler kımıldıyor, bu görüntü kımıldamıyordu.
Köylerine okul geç yapılmış, okumayı mahalle mektebinde sökmüştü. Okumayı söktüğünde asker mektuplarını okutmaya getirir, mektupların içinden, asker sigarasından başka, asker giysili fotoğraflar da çıkardı. Kalçasına yasladığı saat görünen kolunun ötekisinde de sigara olurdu. O fotoğrafların arkasında:
“Bu cansız hayalim sizlere “ebediyyen” armağan olsun” yazardı.

