Türklerin boyu neden kısa?

25/9/2009 · Kategori: Makale

Türklerin boyu neden kısa?
Yanlış anlayış yüzünden boyumuz da kısa kaldı öğrenme yeteneğimiz de azaldı

Ercan İnan / VATAN; 21.09.2009 


Türk insanının temel besin kaynağı ekmek. Günlük enerji ihtiyacımızın ortalama yüzde 40’ını ekmekten alıyoruz. Ancak ne yazık ki çok yanlış bir algı ile beyaz undan yapılan ekmeği tercih ediyoruz. Buğdayın en değerli kepek ve kabuğunu hayvan yemi yapıyoruz. Beyaz unlu ekmek tercih edildiği için Türk insanının boyu kısa. Kan değerleri düşük. Kadınlarda düşük oranı yüksek ve yine bu yüzden öğrenme yeteneğimiz az

Türk insanının ciddi bir beyaz ekmek takıntısı var. Ekmeğin unu ne kadar esmer olursa o kadar kalitesiz zannediliyor ve tercih edilmiyor. Oysa bu genel anlayışın tam tersine makbul olan esmer ekmek. Bütün dünya esmer yani tam buğday ekmeğini tüketmeye çalışıyor.
Türkiye’de en önemli besin maddelerini içeren buğdayın kepeği, kabuk kısmı unu esmerleştirmesin diye çıkarılıyor ve çekirdek kısmına yakın olan beyaz kısmı öğütülerek un haline getiriliyor. Buğdayın yüzde 40’a kadar olan kepek ve kabuk kısmı hayvanlara yem oluyor. Yani buğdayın en besleyici kısımları hayvanlara gidiyor. Biz ise beyaz ekmek sevdasına bol bol karbonhidrat tüketiyoruz.

UNO, TÜBİTAK ile ortaklaşa
bir araştırma yapmış. Sonuçlar çok çarpıcı. Beyaz ekmek yediğimiz ve buğdayda yer alan çinko, folik asit, demir, B6, B12 gibi elementleri yeterince alamadığımız için Türk insanı olarak boyumuz kısa. Raşitizm hastalığı bu yüzden çok sık görülüyor. Kadınlarda folik asit yetersizliği düşük oranını artırıyor. Tahıldan alınması gereken maddeler alınamadığı için Türk insanının kan değerleri de çok düşük. Ayrıca öğrenme yeteneğimizde de bu yüzden azalma görülüyor. Düşük çalışma kapasitesi, yaşam kalitesinde düşme ve toplumsal sosyo ekonomik zarar da cabası. Bütün bunların temel sebebi ise beyaz ekmek yeme sevdamız.

Bunları ben söylemiyorum. TÜBİTAK tarafından yapılan bir araştırmadan çıkan bulgular bunlar.

Ekmek, Türk insanı için çok önemli. Türkiye’nin temel gıda maddesi ekmek. Günlük birey başına ekmek tüketimi 100 gram ile 800 gram arasında değişiyor. Ortalaması ise 350-400 gram. Türk insanı günlük enerjisinin yaklaşık yüzde 40’ını ekmekten alıyor. Bu oran, sosyo ekonomik düzeyi düşük gruplarda yüzde 60 hatta yüzde 75’e kadar çıkıyor. Askerde ekmek tüketimi ise 900 grama kadar çıkıyor. Kentlerde fast food tarzı beslenmenin artması da ekmeğin önemini artırıyor.

Bayramdan önce UNO Ekmek’in kurucusu ve ortağı Hasip Gencer ile biraraya geldik. Gencer de bu araştırmanın sonuçlarına fena halde kafa yoranlardan biri. Türk insanının hem tam buğday ekmeği yemesi, hem de paketlenmiş hijyen ürün tüketmesi konusunda varını yoğunu ortaya koymuş biri.

Hasip Gencer, “Baktık beyaz ekmek anlayışını yıkamıyoruz biz de zenginleştirilmiş beyaz un üretelim dedik. 3 yıldır sattığımız beyaz unu, temel elementlerle zenginleştirdik. Bu un maliyetine yüzde 1.5 gibi bir ekstra maliyet kattı ancak biz yine normal un ile aynı fiyata sattık. Diğer un üreticilerinin de bizimle birlikte hareket etmesini bekledik. Ancak kimse bizi izlemedi. İzlemediği gibi ‘Bunların unları katkılı’ diyerek bizi kötülemeye bile kalktılar” diye konuştu. Gencer, bütün beyaz ürün UNO’ların zenginleştirilmiş undan üretildiğine, bilinçli pek çok fırına da zenginleştirilmiş beyaz un vermeye devam ettiklerine işaret etti.

Ankara’da fabrika kuruyor İngiltere’ye ihracat yapıyor

UNO’nun ilginç bir ortaklık hikayesi var biliyorsunuz. Türk Petrol, Doğuş Grubu, Venture Capital derken UNO’da şu an Hasip Gencer’in ortağı Ülker. Kasım’da
Ankara fabrikası faaliyete geçiyor ve UNO Ekmek’in kapasitesi de 35 bin tondan 60 bin tona çıkıyor.

UNO yeni fabrikası için yaklaşık 16 milyon dolarlık bir yatırım yapmış. Ekmeğin dışında un şirketleri ile birlikte grubun konsolide cirosu 500 milyon TL’ye yaklaşmış vaziyette. Bu arada Gencer, un ihracatının çok iyi gittiğini belirtirken “Arkadaşlar ’biz dondurulmuş ekmek ihraç edeceğiz’ dediler. Ben önce inanamadım dalga geçiyorlar sandım. Baktım İngiltere’den ve Hollanda’dan müşteri bulmuşlar. Şimdi bu iki ülkeye donmuş baget ekmek yolluyoruz. Ayda 3-5 konteyner ama sonuçta bir ilki başardık. Arkadaşlar kendilerine iddialı hedefler koymuşlar. Hepsini tebrik ettim” dedi.

Ekmeği poşete sokamadık hem % 18 fire verip, hem de koli basiliyle besleniyoruz

Ekmek tüketiminde Türkiye’de yüzde 18 gibi çok ciddi fire oranı var. Bunun en büyük nedeni de saklama koşullarından dolayı ekmeğin sabahtan akşama kadar bile dayanmaması. Ekmeği ambalajlamadığımız için ekmek suyunu çabuk kaybediyor ve dolayısıyla da kuruyor. Su kaybolunca bağlar kopuyor ve ekmek ufalanıp dağılıyor. Ufalanıp dağılan ekmek çöpe atılıyor, gidip yenisi alınıyor. Hasip Gencer “Oysa ekmek fırından çıktığı anda ambalajlanmış olsa uzun bir süre dayanır ve yüzde 18 oranında da fire vermez. Ekmek 35 derecede paketlenirse nemini uzun süre muhafaza eder” diyor.

Poşetli oranı yüzde 1

Bir ara ekmeği poşete sokmak için karar alındı, ancak fırıncıların baskısı ile o kararın arkasında durulamadı. Oysa İngiltere’de tüketilen ekmeğin yüzde 80’i paketli ekmek. Yunanistan’da bile bu oran yüzde 20’ler seviyesinde. Bizde ise sadece yüzde 1. AB ile tüm uygulamaları birebir karşılaştırın. Herhalde bu kadar fark olan başka bir alan bulamazsınız. Üstelik bu işin bir de çok önemli bir hijyen tarafı var. Domatesi yıkamadan yemeyiz ancak bir sürü kişinin elini sürdüğü nimet kabul ettiğimiz ekmeği gönül rahatlığı ile yeriz. Oysa üzeri koli basili dolu.

Türk erkeğinin boyu 1.71 kadınının boyu 1.61 cm

BİLİMSEL bir çalışmada Türk insanının vücut ağırlığı, boy uzunluğu, baş çevresi ve vücut kitle indeksi referans değerleri belirlendi. Buna göre, Türk erkeğinin ortalama boyu 1.71. Kadınların boyu ise ortalama 1.61 cm çıktı. Kadınların ortalama kilosu 62.1 olurken, erkeklerin kilosu ise 70.7 kg çıktı. Buna karşılık komşumuz Yunanistan’da erkeklerin ortalama boyu 1.75, kadınların boyu ise 1.68 cm. Dünyada boy ortalaması en yüksek ülke ise İsveç ve Litvanya. Erkeklerde 1.79 olan boy ortalaması, kadınlarda 1.73’ü buluyor. Bu arada İstanbul Üniversitesi’nde yapılan bir araştırmada Türk insanının boyunun 30 yıl önceye göre yüzde 3 uzadığı sonucu da çıktı. 0-17 yaş arası kız ve erkek çocukları için verilen değerlerin 1950-60 yılları arasında doğmuş çocukların ölçümlerindeki değerlere göre yüzde 3 daha fazla olduğu görüldü. 12 dev adam da Avrupa Basketbol Şampiyonası’na katılan 16 ülke arasında boy ortalaması ile 14’üncü sıradaydı.

Krizde ekmeğe dayandık fasulyenin suyuna bandık

UNO Yönetim Kurulu Başkanı Hasip Gencer ile Türkiye’deki un ve ekmek tüketimini konuşuyoruz. Krizde un ve ekmek tüketiminde ciddi artış olduğunu belirtiyor ve “Eskiden bir dilim ekmek yiyen, şimdi 3 dilim yiyor. Buna karşılık daha az peynir tüketiyor. Akşam yemekte fasulyenin suyuna ekmek banıyor, öyle doymaya çalışıyor” dedi. Bu kriz anlayışı un ve ekmek tüketimine de yansımış durumda. Türkiye’de yıllık ekmek tüketimi 12 milyon tonu geçmiş vaziyette. Gencer “Hem reel olarak tüketimde yüzde 10’a yakın artış oldu. Hem de fire oranları düştü. Fire oranlarındaki düşüşü de dikkate aldığınızda ekmek tüketimindeki artış çok daha fazla” diyor. Gencer bu durumun kendi rakamlarına da yansıdığını, un satışlarında yüzde 32 büyüme gerçekleştiğini belirtiyor. Krizde daha çok ekmek tüketme anlayışının sadece Türkiye’de değil gelişmekte olan diğer ülkelerde geçerli olduğunu kaydeden Gencer, un ihracatlarının da yüzde 45 arttığına dikkat çekiyor.

Gencer’e kriz döneminde ambalajlı ekmek tüketiminin düşüp düşmediğini soruyorum. “Krizin ilk haftalarında bir düşme oluyor. Daha önce de olmuştu. İnsanlar kriz psikolojisi ile kuruşla ifade edilen ürünlerde bile tasarrufa gidiyor. Bu bir refleks. Sonra görüyor ki tasarrufu başka alanlarda yapmak lazım. O zaman da kendini ödüllendirmek için ambalajlı ekmek alıyor. Güzel bir hafta sonu kahvaltısında çocuğuna tost ekmeği ile hamburger ekmeği ile ziyafet vermek, kahvaltıyı şölene dönüştürmek istiyor” dedi. Bu anlayış krizde ambalajlı ekmek satışlarını artırıyor. Gencer “Daha önce benim ekmeğimi pahalı bulanlar krizde ekmeğimi alıyor. Etiler aynı gidiyor ancak Güngören, Sultanbeyli gibi bölgelerde ekmek satışı artıyor” diye konuştu.

Şeriatın Gölgesindeki Kadın/ 3

6/3/2009 · Kategori: Makale

Şeriatın Gölgesindeki Kadın/ 3

Tarih 12 Kasım 2008... Afganistan’ın güneyinde Kandahar bölgesi... Nazo Ana Kız Lisesi’ne devam eden öğrenciler, her sabah olduğu gibi İslami giyim kurallarına uygun formalarını giymiş okula yürürken birden yanlarında motosikletli adamlar belirdi... Kızların başlarındaki örtüyü çekip çıkaran adamlar, ellerindeki şişelerle yüzlerine asit fırlattı..

Zülal Kalkandelelen

Afganistan’da 1992’de köktendincilerin iktidara gelmesiyle darbe yiyen kadınlar Taliban’la birlikte tarihinin en kötü günlerini yaşadı

Afganistan’da 1992’de iktidara köktendincilerin gelmesiyle, kadınların sahip olduğu sosyal, ekonomik ve kültürel haklar bakımından çok daha geriye gidilen bir dönem başladı. Sonrasında ise 1996-2001 arasında iktidarda kalan aşırı dinci Taliban döneminde kadınlar tarihinin en kötü günlerini yaşadı.

Kelime anlamı “İslam öğrencileri” olan bu grup, şeriat okullarından yetişen ve mülteci kamplarında toplanan askerlerden oluşuyordu. Ülkeyi şeriatla yönettikleri dönemde, Afganistan özellikle kadınlara uygulanan akıl almaz baskılara sahne oldu.

Kız öğrencilerin okula gitmesi ve kadınların çalışması yasaklandı...

Hiçbir kadın yanında erkek olmadan evden çıkamıyor, erkek doktora muayene olamıyor, hatta erkek bir doktorun olduğu bir ekip tarafından ameliyat edilemiyordu... Tüm kadınlar, başlarından ayak uçlarına kadar bedenlerini bütünüyle örten burka giymek ve gözlerini de kapamak zorundaydı...

Mesleği doktorluk ya da öğretmenlik olan kadınlar, artık mesleklerini yapamaz hale geldiklerinden, dilencilikle ya da bedenlerini satarak hayatlarını sürdürmek durumunda kaldı...

Evlerin camlarından kadınların görünmemesi için camların karartılması ya da siyaha boyanması şart koşuldu...

Sokakta uygunsuz davranan kadınları cezalandırmak için din polisleri görevlendirildi. Sokakta herkesin önünde coplanıp dövüldü kadınlar... Taliban yönetiminin 2001’in sonlarında Amerikan ve NATO güçleri tarafından iktidardan indirilmesinden sonra, Afgan kadınları için bir umut doğmuştu...

2004’te kabul edilen Afgan anayasası, “Afgan vatandaşlarının -kadın ya da erkek- yasalar önünde eşit hakları ve yükümlülükleri vardır” maddesine yer veriyor. Fakat aynı zamanda, devletin dininin İslam olduğunu ve hiçbir yasanın İslam inanç ve pratiklerine karşı olamayacağını da hükme bağlıyor. Doğrudan şeriat hukuku anılmasa da, yasaların yetersiz kaldığı durumlarda mahkemelerin Hanefi fıkhından faydalanmasına izin veriyor... Hanefi fıkhı, İslam dininde Sünni mezhebinin takip ettiği dört büyük fıkıh mezhebinden birisi.

Sonuç olarak, anayasada sözü edilen “eşitliğin” gerçek anlamda uygulanmadığı ortaya çıkıyor. Çünkü esas olarak, bütün yasaların şeriata uygunluğu aranıyor...

Taliban’ın iktidardan indirilmesinden sonra, ülkenin bazı bölgelerinde kadınların bir nebze de olsa nefes aldığı söylense bile, büyük kesiminde hâlâ eski koşullar geçerli. Şu andaki devlet başkanı Karzai’nin çevresine “ılımlı Taliban” denilen birtakım grupları topladığı ve bunların kadınlara bakışının da çok farklı olmadığı belirtiliyor.
 

Ürkütücü veriler

• Birleşmiş Milletler Kadınlar Kalkınma Fonu’na (UNIFEM) göre Afgan kadınlarının yaklaşık yüzde 90’ı okuma yazma bilmiyor.

• Kız çocuklarının yalnızca yüzde 30’u eğitim alabiliyor. Eğitim alamayan kız çocuklarının oranı, güneydeki Urozgan ve Zabul bölgelerinde yüzde 90’a kadar çıkıyor.

• Bir Afgan kadını başına 6.6 çocuk doğumu düşüyor; ki bu dünya ortalamasının iki buçuk katından da fazla.

• Kadınların sadece yüzde 2’si doğum kontrolü uygulayabiliyor.

• Her 3 Afgan kadınından birisi, fiziksel, psikolojik ve cinsel şiddete maruz kalıyor.

• Afgan kadınlarının ortalama yaşam ömrü 44 yıl...

• Evliliklerin yüzde 70-80’i çeşitli nedenlerle baskı altında gerçekleştiriliyor. Bu nedenler arasında, aile anlaşmazlıklarını çözmek ya da borç ödemek önde geliyor.

• Birçok erkeğin, ergenlik öncesi yaşta birden fazla eşi var.

• Kız çocuklarının yüzde 57’si 16 yaşından önce evlendiriliyor. Bir kız çocuğunun 16 yaşından önce evlendirilmesinin yasak olmasına karşın, bu tür evlilikler resmi kayıtlarda yer almadığından herhangi bir yaptırım uygulanamıyor.

• Dul kalan kadınlar, ölen kocalarının akrabalarıyla evlendiriliyor.

• Kuzeydeki Faryan bölgesinde, kadınların yüzde 80’i gündelik hayatlarında şiddet görüyor; sağlık, eğitim ve hukuk hizmetlerinden tümüyle yoksunlar.

• Tecavüz, yasalarda açık bir şekilde suç olarak tarif edilmiyor.

• Kadınların mülkiyet ve miras hakkı anayasal koruma altında değil.

• Kâbil dışında aşiretler tarafından kontrol edilen, dini liderlerin ve yerel kültürün geleneklerinin geçerli olduğu bölgelerde, recm (taşlanarak idam edilme) uygulanıyor.

(Kaynak: Birleşmiş Milletler İnsani İlişkiler Koordinasyon Ofisi’ne bağlı IRIN -Integrated Regional Information Networks-Bölgesel Bilgi Ağı Birimi- ve BM Küresel Kadın Fonu.)

Ölümüne okumak...

Tarih 12 Kasım 2008...

Afganistan’ın güneyinde Kandahar bölgesi...

Nazo Ana Kız Lisesi’ne devam eden öğrenciler, her sabah olduğu gibi İslami giyim kurallarına uygun formalarını giymiş okula yürürken birden yanlarında motosikletli adamlar belirdi... Kızların başlarındaki örtüyü çekip çıkaran adamlar, ellerindeki şişelerle yüzlerine asit fırlattı.. 11 kız öğrencinin ve 4 kadın öğretmenin ağır yaralandığı olayda, bir öğrenci görme yeteneğini kaybetti...

Dehşete kapılan öğrenciler, korkuyla evlerine kaçarken dersler iptal edildi...

Olaydan günler sonra tutuklanan saldırganların şeriatçı Taliban militanı oldukları açıklandı...

1300 öğrencinin okuduğu okulda, olayın ertesinde derse gelen öğrenci sayısı yalnızca 35’ti... Taliban örgütü amacına ermiş, aileleri korkutarak kızlarını okula göndermelerini engellemişti...

‘Fahişe’ diye aşağılanan meclis üyeleri...

Bugün artık Afgan kadınlarının çalışması yasak değil; hükümet tarafından burka giymeye zorlanmıyorlar; bazı devlet görevlerine atanan kadınlar, hatta bakanlık yapanlar var.

32 yıllık aradan sonra 2005’te tekrar açılan Afgan Halk Meclisi’nde her vilayetten en az iki kadın bulunması ve böylece parlamentonun 250 kişilik alt kanadında kadınlara yüzde 25’lik bir temsil sağlanması kuralı getirildi.

Ayrıca, parlamentonun üst kanadı 102 üyeli Yaşlılar Meclisi’ne (Meshrano Jirga) devlet başkanı tarafından atanacak 34 üyenin yarısının kadın olması zorunlu kılındı.

Bu yasa, Afgan kadınları için siyasi katılım yönünde önemli bir adım olsa da, kadın hakları için mücadele eden örgütlere göre, bu meclislerde yer alan ve çoğunluğu oluşturan erkekler, ağırlıklı olarak, kadın-erkek eşitliğine karşı...

Bu yüzden de, meclise girmeyi başaran kadınların konuşma hakkı göz ardı ediliyor, sürekli hakarete uğruyorlar ve “eşitlik” ifadesi yine kâğıt üzerinde kalıyor.

2005’te başkanlık için yarışan ilk Afgan kadını Dr. Masooda Jalal’in ölüm tehditleri alması ise hafızalarımızda...

“Savaş lordlarının iltimas geçtiği birkaç kadına hükümette resmi görev verdiler ve bunun ülkede ‘kadınların özgürleştirilmesi’nin sembolü olduğunu ilan ettiler” diyen Jalal, Afganistan’da kadınlar üzerindeki baskının sürdüğünü söylüyor.

Mecliste kadın haklarından söz etmek isteyince, erkek vekillerce “fahişe”, “komünist” denilerek kovulan Jalal, Taliban tehdidi altında her gece başka bir evde kalarak hayatını sürdürmeye çalışıyor...

4 Mart 2009

İşkencenin Mizahı...Hasan Pulur / Olaylar ve İnsanlar

26/9/2008 · Kategori: Makale

Hasan PulurOlaylar ve İnsanlar

İşkencenin mizahı...

26 Eylül Cuma 2008

 

İŞKENCE nedir?   İnsanın insana eziyetidir.  İşkenceci, bu eziyetleri devlet adına da yapabilir, çete adına da yapabilir, kendi adına da yapabilir.
İşkence dayak atmaktır, falakaya yatırmaktır, Filistin askısına asmaktır, vücudun en hassas organlarına, cinsel organlarına elektrik vermektir, hatta işkencede uzmanlaşmış, tarihe geçmiş toplumlar bile vardır, “Çin işkencesi” gibi...
Bu kadar mı?
* * *
TİYATRO ve sinema sanatçısı Nurseli İdiz’in Ergenekon soruşturmasında gözaltına alınıp serbest bırakıldıktan sonra söylediklerini okudunuz.
Çorap değiştirmek yasak, tuvalet kâğıdı yasak, dişini fırçalamak yok, çul üzerine yatacaksın, çamaşır değiştiremezsin, akla gelenler, gelmeyenler...
Bir insanı en doğal ihtiyaçlarından mahrum bırakarak üç gün pis bir hücrede tutmak, işkencenin bir çeşidi değil de nedir?
İlle dayak atmak, falakaya yatırmak, elektrik vermek midir işkence?
Nurseli İdiz’in anlattıkları yalan mı, yanlış mı?
O kadar dürüst ki, “Polisler, bana şöyle yaptılar, böyle davrandılar, manevi baskı yaptılar!” filan demiyor, polisler için “Naziktiler!” diyor.
* * *
ŞİMDİ bazıları diyecekler ki:
“Gözaltına alınanlar beş yıldızlı otellerde mi ağırlansınlar?”
Demagojiye gerek yok, tuvalet musluğundan su içirtmeyin yeter!
* * *
İŞKENCENİN türlüsü var, çeşidi var.
RTÜK Başkanı Zahid Akman’ın başına gelenler de bunlardan, bunlar da bir çeşit işkence değil mi?
Adam “Deniz Feneri iddianamesinde adım geçmiyor!” diyor.
“Hayır” diyorlar, “Saydık, 37 yerde geçiyor!”
Adam, “Ben RTÜK Başkanı seçildikten sonra bütün ticari faaliyetlerime son verdim!” diyor.
“Hayır!” diğer belgeleri çıkarıp dayıyorlar.
Adam, “Almanya’daki kooperatifin fahri üyesiydim!” diyor.
Yine “Hayır, yöneticiydin!” diyorlar, belgeyi dayıyorlar.
Adam “Başbakan arkamda!” diyor, Başbakan’ın ruh gibi yakını Dengir Mir Mehmet Fuat, “Sanmıyorum!” diye aşa pişmeden su katıyor.
Bu nedir?
Bu da bir çeşit işkence değil midir?
Adamın üstüne üstüne gitmek.
* * *
TUHAF tuhaf bakıyorsunuz değil mi?
Her olayın bir de mizahı olduğunu düşünsenize...
Bu da bir mizah, işkence bunun neresinde?



 

Ataol Behramoğlu - Cumartesi Yazıları

12/9/2008 · Kategori: Makale

Ataol Behramoğlu   - Cumartesi Yazıları

Bir Gün Bir Genelkurmay Başkanı...

Türkiye’de bir gün bir genelkurmay başkanının, diyelim ki görevini devralışı sırasında şöyle bir konuşma yaptığını varsayalım:

“Ulus devletler dönemi sona ermiştir.

Yaşamakta olduğumuz küreselleşme çağında ulus devletten söz etmek gericiliktir.

Ekonomide, kültürde, bütün toplumsal alanlarda, ulus devlet kavramının daraltıcı sınırlarından kendimizi kurtarmalı, küreselleşme çağının gereklerini yerine getirmeliyiz.

Bazı büyük devletlerin hâlâ ulusal nitelik taşıdıkları ileri sürülebilirse de, bu onların gelişimlerini tamamlamış olmamalarının sonucudur…

Bizim gibi henüz gelişmekte olan ülkelerin ulusallık iddiasında bulunmaları ise, gelişimlerinin önünde engel oluşturur…

Bu nedenlerle ulusal sanayi, ulusal tarım, ulusal kültür vb. türünden her türlü kavramı artık geride bırakmalı, küreselleşmenin engin ufuklarına açılmalıyız…”

Vb…

*** *** ***

Aynı genelkurmay başkanının, konuşmasını şu sözlerle sürdürdüğünü varsayalım:

“İçinde bulunduğumuz küreselleşme ve post-modernleşme çağında üniter devlet kavramının savunuculuğunu yapmak da bir başka gericiliktir.

Günümüzde devlet kavramını şirket kavramından ayrı düşünmemeliyiz.

En büyük özgürlük bireysel özgürlük olduğuna göre, bir araya gelen bireyler herhangi bir ortak özellikleri bağlamında istedikleri toplumsal birliği oluşturabilirler…

Böyle oluşumların ulusal devlet kavramıyla da herhangi bir çelişkisi söz konusu değildir…

Devleti, küçük küçük şirketlerin oluşturduğu büyük bir şirket olarak düşünün…

Bu şirketler topluluğunda bütün etnik kimlikler, bu arada Türk kimliği, alt kimliklerdir.

Bu nedenle de günün birinde Türkiye adının değiştirilmesi de kaçınılmaz olarak gündeme gelecektir.

Buna şimdiden hazır olmalı ve üniter devlet safsatasından bir an önce vazgeçmeliyiz…

Vb..

*** *** ***

Bu genelkurmay başkanının hızını alamayarak şu sözlerle devam ettiğini düşünelim:

Atatürk ilkelerini ve bu ilkelerin temelini oluşturduğu ileri sürülen laiklik kavramını tabulaştırmamalıyız.

Bugün başta Amerika Birleşik Devletleri olmak üzere bütün dünyada aydınlanma olgusunun kendisi sorgulanmakta, Fransız jakobenlerinin ortaya attığı radikal laiklik kavramı demokratik laiklikle yer değiştirmektedir.

Atatürk devrimleri dediğimiz şey bu jakoben anlayışın Türkiye’de uygulanmasıdır ve bugün artık çağını tamamlamış olduğu kabul edilmelidir.

Çocuklarımız elbette dinlerini öğrenmek için gerekli kurslardan geçirilecek, okullarımızda evrimleşme kuramının yanı sıra yaradılış kuramı da öğretilecektir.

Bütün okullarda ve bu arada askeri okullarda, çocuklarımızın ve gençlerimizin rahatça ibadet edebilmeleri için mescitler açılmalı, ders saatleri bu gereksinimlere göre düzenlenmeli, örneğin kutsal Cuma günleri belki de tatil günü olarak kabul edilmelidir…”

Vb…

*********

Söz konusu genel kurmay başkanının, var saydığımız konuşmasındaki son sözler de şunlar olsun:

“Devlet yönetiminde güçler ayrılığı ilkesi de çağını tamamlamış sayılmalıdır.

Halk iradesinin temsil edildiği tek ve biricik kurum parlamentodur.

Hükümet parlamentoyu temsil ettiğine ve hükümeti de başbakan yönettiğine göre, başbakanın ağzından çıkacak her söz yasa hükmündedir.

Ordu, halkının hizmetinde olduğuna göre, bu halkın seçtiği parlamentonun, onun adına ülkeyi yöneten hükümetin ve sonuçta da bu hükümetin tepesindeki başbakanın kayıtsız koşulsuz emrindedir…

Vb…”

****** ***

Özellikle şu son sözler bana yakın geçmişimizdeki bir şeyleri anımsatmakla birlikte, günün birinde bir genelkurmay başkanı (ya da bir başka komutan) böyle bir konuşma yapar mı, bilemem…

Fakat eğer yapacak olursa, günümüz genelkurmay başkanı ya da ordu komutanlarının konuşmalarını demokrasiye aykırı bulan kişiler ve çevreler, bu türden konuşma yapan bir komutanı hiç kuşkum yok ki büyük bir demokrasi kahramanı olarak alkışlayacaklardır…

7 Eylül 2008 - Cumhuriyet

Sol siyasetçilerle kavgalı liberal solcu yazarlar

8/9/2008 · Kategori: Makale

 

Sol siyasetçilerle kavgalı liberal solcu yazarlar


 
RADİKAL 2 / 31/08/2008

70’li yıllar, karalama dozu doruğa ulaşmış “ortanın solu, Moskova yolu’’ propagandası karşısında, kendi sol duruşumuzu açıklığa kavuşturmakla geçen yıllar oldu. Sosyal demokratlar ve daha solda yer alanlar dışarının değil içerinin sesi olduklarını ispat yükünü taşıyageldiler. Şimdi soldan bir grup aydın, sesimizi pek yerli buldukları iddiasıyla CHP’ye karşı hücuma geçmiş bulunuyorlar.
Liberal sol aydınlar olarak anılan bu grup ile solda siyaset yapanların tartışması son günlerde gündemin üst sıralarını işgal ediyor. Tartışmanın tarafı olduğu iddiasındaki liberal sol aydınlar herhangi bir sol partide yoklar, herhangi bir sol siyasi örgütlenmede yoklar, sadece basında varlar. Bu nasıl oluyor diye pek sormayınca, karşıda kimi temsil ettiğini bilemediğimiz, kendi yetki ve sorumluluk alanlarını kendilerinin belirlediği, yıllarca sadece aynı tarz polemik üzerinden hayatta kalan bir ekiple siyaset tartışıyor olmak gibi garip bir duruma düşüyoruz... Ucundan bucağından bile tutamayacağınız tespit benzeri ifadeleriyle gündemde yeralmaya devam edebiliyorlar. Kendilerince toplum adına, halk adına ne doğruysa bir köşe yazısında durumu aydınlığa kavuşturabiliyorlar. Onların gözünde CHP’nin yedi milyonu aşan oy alması, CHP’nin herhangi bir temsil kapasitesine sahip olduğu anlamına gelmiyor. Ağızlarını açtıklarında kullandıkları toplum, halk vb. ifadeler seçmen kitlesinin yüzde 21’ini oluşturan bu kesimi kapsamıyor. Bu 7,5 milyon insanı CHP sanki başka ülkelerden oy versin diye getirmiş gibi bir havada konuşabiliyorlar. Oysa halk arasında, CHP’ye oy veren bu yüzde 21’e de halk deniyor. 

Siyaset belirleme
Kendinden menkul yetki ve sorumluluk alanı belirleme siyasetinin neredeyse demirbaşı haline gelmiş Murat Belge, son çıkışlarıyla bu görevi bir süre daha kimseye devretmeyeceğini bizlere göstermiş oldu. Birikim’i yayımlarken oraya, Yeni Gündem’de buraya fener olup ışık tuttum anlayışı, solda bir ben vardım, yine ben kaldım edası insanda biraz tebessüme yol açıyor, ama insan yine sormadan edemiyor: Diğer solcuların (sosyal demokratından, Marksist soluna) eli hiç mi kalem tutmuyordu? Tarih solcuların düşündüğü gibi çıkmamış (Belge’nin iddiası) o halde AKP ve ÖDP ittifak yapsın, ittifak yapıp tarih yazsın (Belge’nin isteği). Anamuhalefet partisini taleplerini dillendirmekle görevlendiren insanlar ne yapsın, ona da çözüm Fuat Keyman’dan geldi (kendilerini yenilesinler). O zaman bu insanları AKP’nin Türkiye’ye yapacağı katkılar konusunda eğitim almaya yaz kampına mı gönderecekler? Fuat Keyman seçmeni, sınıftaki öğrencilerle karıştırıyor. Seçmene dönem ödevi verip finallerde notlayacak herhalde. Siyasette tersi oluyor, seçmen siyasetçiye not veriyor.
Sol bağımsız/liberal/ulusalcı olmayan aydınların gündemde kalma istekli çıkışları yeni değil. Murat Belge sola ait olağandışı değerlendirmelerini 80’lerde de ifade etmişti. Solun kalkınmacılıkla, ulusalcılıkla bağını koparması gerektiğini yazmıştı (1). İlk itiraz başka siyasi kaygılar ve perspektiften hareketle, sol literatüre atıfla Nail Satlıgan’dan gelmişti. Belge’nin pek de ne söylediğinin farkında olmadığını dile getiriyordu Satlıgan (2). Son derece açık bir şekilde Belge’nin kalkınmayla (kalkınma düşüncesiyle) ulusal düzeyde kalkınmayı bir birine karıştırdığını söylüyordu Satlıgan. Demek ki bugün ulusalcı politikalardan mustarip aydınımız politik kavramlarını ulus kategorisi üzerinden toplayabiliyormuş.
Burada bir iki ufak hatırlatma yapalım: Zira 80’li yıllar Türkiye’de hâlâ belli bir referans dahilinde konuşulması, sol okur karşısında ipin ucunun bugünkü gibi iyiden iyiye kaçırılmaması gereken bir dönemdi. Siyasi aklın (sadece sola ait olanından bahsediyorum desem de, Erbakan hocanın makine yapan makinelerini de dışarıda bırakamıyorum) koordinat düzlemininin, nihai belirleyicisi işbaşındaydı. Bu yüzden olsa gerek en kapsayıcı deneyime denk geleninden olmasa da, soldan yazarken otuz iki kısım tekmili birden kriz tahlili yapmadan, dünya kapitalist sistemini ve bağımlılık teorilerini işe koşmadan kalem oynatmak mümkün olmuyordu (3). Hatta bugünün taraflı bir başka yazarının Türkiye tarihinin yazımı sırasında siyaseti önceleyen ekonominin tarihinin yazımı bu gerekçeyle dizinin diğer kitaplarından farklı olarak siyasi tarihin önüne çekilmişti (4). Büyük tarih böyle giderken küçük tarih de 90’dan sonra neoklasik iktisat temelli iktisat ders kitaplarının dünyayı açıkladığının, Türk sol liberal aydınlarınca keşfi ve ardından İstanbul’un satışı gündeme geldi (5). Şimdilerde yine liberal sol aydınların, sıfır kilometrede yepyeni bir ayrım çizgisi olarak yer etmesine çalıştıkları, ulusalcı sol-demokrat sol ayrımı 80’lerde farklı bir şekilde gündemimizi belirlemiş miydi? Ama bugün için şaşırtıcı gelebilecek bir şekilde ulusalcı ve demokrat olmayı karşıt değil tamamlayıcı düşünceler olarak tasarlayan siyasi aktörler aracılığıyla. Aybar’ın “ne Amerika, ne Rusya tam bağımsız Türkiye” sloganı, bugünün ulusalcılarının savunduğunun daha ötesinde bir ulusalcılığı savunmuyor muydu? Aynı Aybar diğer sol gruplarca, demokratik mücadeleyi savunmasından dolayı gel-git sosyalizmin avukatı olarak eleştirilerin hedefi değil miydi? Demokratik sosyalizmin ve sosyal demokrasinin Türkiye’de neden birarada olamayacağını ise Aybar, “Sosyal demokratların İsveç Modeliyle kalkınma hayaliyle’’ açıklıyordu. Son tahlil, sol tahlil bugünkünden biraz farklıymış anlaşılan.

Laçiner ve İnsel
Solda kendi görev içeriğini kendi belirleme halinde olmanın belgesini, hiçbir sol siyasi parti ve grubun çağrıda bulunmamasına rağmen kendisine bir çağrı yapılmış, muhatap alınmış gibi Sivas katliamı sonrası ortaya çıkıp “Bizden kimse aslımıza rücu etmeyi istemesin’’ şeklinde ifade edenler kendiliklerinden üretiyorlar.
 Dahası bu ruh haliyle en savruk ifadelere yaslanarak siyasi tanımlar üretmeye kalkıyorlar. Amerika’nın ve AKP’nin Ortadoğu politikaları karşısında, ABD’nin Ortadoğu politikaları konusunda dünya eleştirel sol literatürle dolup taşmışken, AKP milletvekili Ömer Çelik’e kendini siyaseten tanıtırken “Ortadoğulu ve Müslüman” ifadesini seçen Ömer Laçiner gibi yazarların solla ne üzerinden ilişki kurduğunu ben anlamakta güçlük çekiyorum. Sivas katliamına ilişkin bu kadar duyarsızlık sergilemenin ardında yatanın o günün dar siyasi manevra bölgesi içinde kendine yer açmaktan başka bir amaç taşımadığını, Ahmet İnsel’in katliamdan 15 yıl sonra çıkıp Sivas’ı pogrom olarak nitelemesi bize bütün açıklığıyla göstermiyor mu?
Tüm bunların yanında kendine bağımsız sol aydın diyen bu grubun Türkiye’de hemen her sol grupla çatışma içinde olup bir tek AKP ile anlaşması garip değil mi? AKP ile hangi alanda işbirliğine gidilebileceğine ilişkin söyleyebilecekleri ne var? Temel hak dendiğinde aklına türbandan başka hiçbir şey gelmeyen AKP’yle, üzerinde anlaşabilecekleri tek bir temel hak var mı? Solcu oldukları iddiasındaki bu aydınlar, sağ bir partiyle eşitlikçi toplum idealine nasıl ulaşacakları konusunda nasıl bir fikir sahibi olduklarını açıklığa kavuştursalar da, biz de siyasetin ne amaçla yapıldığını anlayabilsek.
Ancak solda bu yetkisiz temsilin en uç, en pervasız, en rencide edici haline genç sivil solcunun ulaşması, diğerlerini demirbaş listesinin dışına çıkartacak gibi gözüküyor. Yakınları yakılmış insanları, Hacı Bektaş’taki prostesto eden tavırları yüzünden azarlamak, uzlaşma kültüründen nasibini almamakla suçlamak, ancak, solla pazarlamacılık cinsi bir birlikteliği olabilenlerin yelteneceği bir sorumsuzluluk olabilir. Savunmaya çalıştığı Abdullah Gül’ü bile şaşırtacak cinsten bir AKP taraftarlığı (Zira Abdullah Gül cumhurbaşkanlığı adaylığını açıklarken toplumun tamamını kapsayacak uzlaşma arayışını Baasçı anlayış olarak kabul edip karşı çıkıyordu), solda AKP amigoluğu ancak bu kadar olur dedirtecek cinsten. Bu buyurgan-alaycı tavrın bir benzerini Tayyip Erdoğan çevrecilere karşı sergilemiyor mu? Çevrecilere karşı aşağılayıcı tavrını sürdürmekte kararlı gözüken Tayyip Erdoğan’la, solcu olduklarını iddia edenler nasıl birarada yer alabilecekler?
Hadi Maraş, Sivas katliamlarını tarihe havale ediyorsunuz, Tuzla’daki katliam karşınızda, bari buna biraz olsun bakmayı becerin de, solculukla ufak da olsun bir ilişkiniz kalmış olsun.

MUSTAFA ÖZYÜREK: İstanbul milletvekili, CHP Genel Saymanı

(1) Sosyalizm, Türkiye ve Gelecek. Murat Belge (Birikim Yayınları 1989)
(2) Marksizm ve Gelecek Sayı 1
(3) Çağlar Keyder, Türkiye’de ve Dünyada Yaşanan Ekonomik Bunalım (Yurt Yayınları 1984)
(4) Halil Berktay, Türkiye Tarihi 3/Osmanlı Devleti (1600-1908) Cem yayınevi
(5) Çağlar Keyder Ulusal Kalkınmacılığın İflası (Metis, 1993), İstanbul Küresel ile Yerel Arasında (Metis, 2000)

« Önceki :: Sonraki »