Şeriatın Gölgesindeki Kadın/ 5

6/3/2009 · Kategori: Inceleme

Şeriatın Gölgesindeki Kadın/ 5

Köktendinci İslami akımlardan Vahabi mezhebi, ülkenin yönetimini 19. yüzyıldan bu yana elinde tutan Suud ailesi yüzünden resmi mezhep haline gelmiş durumda. Suudi ya da yabancı olsun, ülkede yaşayan her kadın, "ulema" denilen din bilginlerinin fetvalarına uygun davranmak zorunda.

Zülal Kalkandelen

Kadınların en kötü koşullar içinde yaşadığı ülkelerin başında gelen Suudi Arabistan’da “ulema” denilen din bilginlerinin fetvaları uygulanmak zorunda. 10 bin din polisi ise kadınlara şeriat kurallarını uygulatıyor

Mutlak monarşi ile yönetilen ve şeriatın hüküm sürdüğü Suudi Arabistan Krallığı, dünyada kadınların en kötü koşullar içinde yaşadığı ülkelerin başında geliyor.

Köktendinci İslami akımlardan Vahabi mezhebi, ülkenin yönetimini 19. yüzyıldan bu yana elinde tutan Suud ailesi yüzünden resmi mezhep haline gelmiş durumda. Suudi ya da yabancı olsun, ülkede yaşayan her kadın, “ulema” denilen din bilginlerinin fetvalarına uygun davranmak zorunda.

Suudi Arabistan’da devlet tarafından oluşturulan din polisleri (muttava), kadınları hayatın her alanında gölge gibi takip edip şeriata uygun davranıp davranmadıklarını denetliyor.

Esas adı “İyiliği Teşvik ve Kötülükten Men Komitesi” olan bu örgütte, yaklaşık 10 bin görevli yer alıyor. 500 merkeziyle ülkeyi bir ağ gibi saran din polisi, kurallara uymayanlara hapis cezasının yanında, dayak, kötü muamele, tecavüz, kırbaç ve recm (taşlayarak öldürme) vb. çağdışı cezalar da veriyor.

Şeriat baskısı altında adeta bir köle gibi yaşamak zorunda kalan kadınların sosyal hayata katılımı yok denecek kadar az... Suudi Arabistan, 2001 yılında Birleşmiş Milletler Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi’ni (CEDAW) imzalamış olsa da kadınlar bu ülkede hâlâ en temel haklarından yoksun bir halde yaşıyor.


Baskı tüm kadınlara

Geçen yıl şubat ayında Ürdün asıllı Amerikalı iş kadını Yara, yanında bir erkek iş arkadaşıyla birlikte Starbucks’ta oturduğu için tutuklanıp hapse atıldı... Kadın Amerikalıydı ama olay, elbette Amerika’da ya da Avrupa’da olmadı... Böyle bir olay, ancak Riyad’daki Starbucks’ta olabilirdi...

The Times gazetesine yansıyan habere göre, Yara ve arkadaşının, Starbucks’a gitme nedeni, ofislerindeki elektrik kesildiği için en yakındaki kafede oturup oradaki kablosuz interneti kullanmaktı.

Kafede, kadınlarla erkeklerin birlikte oturmalarına izin verilen tek yer, aileler için ayrılan perdeli bölümdü. Yara ve arkadaşı da o bölümdeydi. Orada ne yaptıklarını gelip soran din polisine de elektrik kesintisi nedeniyle kafeye geldiklerini anlattılar ama işe yaramadı. Yara’nın cep telefonuna el koyup zorla arabaya bindirdiler ve en yakındaki hapishaneye götürdüler.

Ayaklarından bağlayıp suçlu olduğunu kabul eden bir ifadeyi zorla imzalamasını istediler. Bir banyoya sokup elbiselerini çıkardılar ve pislik içindeki suya batırıp tekrar giydirdiler. Hâkim önüne çıktığında duyduğu ilk söz şu oldu: “Günah işledin ve cehennemde yanacaksın!”

Sonunda, Yara’nın işadamı olan eşi, politik bağlantılarını kullanarak eşinin serbest bırakılmasını sağladı. Fakat Suudi hapishaneleri, Yara kadar şanslı olmayan kadınlarla dolu...


Sevgililere kırmızı gül dine aykırı

Suudi Arabistan’da şeriat kuralları öylesine katı bir şekilde uygulanıyor ki, erkekle kadın arasında olabilecek en ufak yakınlaşma bile ahlaksızlık sayılıyor. Bunun en ilginç örneklerinden birisi, geçen yıl yaşandı.

Suudi Arabistan İyiliği Teşvik ve Kötülükten Men Komitesi, Sevgililer Günü’nde sevgililerin birbirine kırmızı gül vermesini yasakladı... Suudi yetkililere göre, bir pagan geleneği olan Sevgililer Günü, evlilik dışı ilişkileri teşvik ediyor ve bu yüzden de dine aykırı... Komite, bu nedenle, başkent Riyad’daki bütün çiçekçilere ve mağazalara talimat göndererek kırmızı olan her şeyin vitrinlerden indirilmesini istedi.

Evli olmayan bir erkekle kadının kamuya açık alanlarda birlikte görülmesinin suç sayıldığı ülkede, gençler değil sevdiğine çiçek vermek, evlenene kadar eşlerinin yüzünü bile göremiyor.

‘Tek başına taksiye binmek ahlaksızlık'

• Kadınlar, yasal olarak araba ya da bisiklet kullanamıyor.

• Din polisi korkusundan kendi mahallelerinde bile tek başlarına dolaşamayan kadınların Suudi Arabistan sınırları dışına çıkmak için kocalarından ya da babalarından izin almaları gerekiyor.

• Eğer bir kadın çocuklarıyla birlikte ülke dışına seyahate gitmek isterse çocukların babasından yazılı izin almak zorunda.

• Uçağa binmelerine izin var ama havaalanına kadar bir şoförün bırakması şart koşuluyor.

• Bir kadının yanında kendisine eşlik eden erkek bir akrabası olmadan taksiye binmesi ahlaksızlık olarak görülüyor.

• Riyad, bir kadının otobüse binebildiği tek kent. Burada da otobüslerde kadın ve erkeklerin bölümleri ayrı. Kadınlar otobüse ayrı bir kapıdan binip arkada kendilerine ayrılan yerde seyahat ediyor.

• Evlerin çoğunda kadın ve erkekler için ayrı girişler var.

• Kadınların bir restorana tek başına girmesine izin yok. Din adamları, kadınların aile restoranlarında yemek yemesinin haram olduğu inancında. Uluslararası zincirlere ait restoranlarda da kadınlar ve erkekler ayrı bölümlerde oturuyor.

• 2008 öncesinde kadınların yanlarında kendilerine eşlik eden bir kadın yakını olmadan otellere girmesi yasaktı. 2008’de çıkan bir Kraliyet Emri’ne göre, kadınların otellere resmi kimlik kartları ile girmelerine izin verildi. Ancak otel görevlilerinin, kadının otelde kalış süresini en yakın polis karakoluna bildirmesi şartı getirildi.

• Kadınlar, bir erkeğin izni olmadan tedavi için hastaneye gidemiyor. Ancak kadın doktorun olmadığı durumlarda, bir kadın erkek doktora muayene olabiliyor. Fakat bir kadın doktorun erkek hastayı muayene etmesi yasak.

• Dünyada olimpiyat oyunlarına kadın sporcu göndermeyen tek ülke Suudi Arabistan.

Sadece gözler açıkta

• Hicaba uygun olarak siyah çarşaf giymek zorundalar. Bu da yetmiyor; peçe takıp yalnızca gözlerini açıkta bırakacak şekilde örtmeleri gerekiyor. Eğer peçe ile gözleri açıkta bırakan kısım geniş olursa, bu aralığın transparan bir kumaş ile gölgelenmesi gerekiyor. Ayrıca erkeklerin dikkatini çekmemek için renkli çarşaf giymeleri de yasak.

• 2008’de Suudi Arabistan’ın önde gelen din adamı Şeyh Habadan, “İki göz erkekleri baştan çıkarıyor” diyerek peçenin yalnızca tek bir gözü açıkta bırakması gerektiğini söyledi, kadınlara göz makyajı yapmamaları çağrısında bulundu.

Eğitmen erkekse dersi ancak videodan izleyebiliyorlar

• Mahkemelerde iki kadının tanıklığı bir erkeğinkine eşdeğer görülüyor.

• Kadınlar ancak erkek tanıkların bulunmadığı, kişisel davalarda tanıklık yapabiliyor. Çoğu zaman tecavüz olaylarında bile kadınların tanıklığı geçerli olmuyor.

• Kadınların oy kullanma hakkı yok.

• Kadınlar, kocalarının izni olmadan çocukları adına ayrı banka hesabı açamıyor. Yanlarında kendilerine eşlik eden bir erkek yakınları olmadan bankaya girmeleri ve erkeklerle aynı ortamda bulunmaları da yasak. Bu yüzden, Suudi Arabistan’da kadın müşterilerin işlemlerini yalnızca kadın görevlilerin yapabildiği kadınlara özel banka şubeleri açılıyor.

• Suudi kadınların çoğu, fotoğraf çektirmenin ulema tarafından günah ilan edilmesinden dolayı, kimlik kartına bile sahip değil. Kimlik kartına sahip olmayan kadınlar, hiçbir resmi işlemi yaptıramıyor.

Eğitim ve çalışma hayatı

• Kadınlar üniversiteye gidebiliyor, ancak erkeklerden ayrı eğitim almaları şart. Eğitmen erkekse, dersi ancak video/ audio sistemi aracılığıyla izleyebiliyorlar.

• Üniversitelerdeki öğrencilerin yüzde 70’i kadın olsa da, çalışma yaşamında kadınların oranı ancak yüzde 5; ki bu da dünyadaki en düşük oran. Bu dengesizliğin başlıca nedeni, şeriat yasalarına göre bir kadının görevinin, evde kalıp kocasına ve çocuklarına bakmak olarak görülmesi.

• Kadınların çalışması yasak olmasa da, bir kadının işe girebilmesi için sağlanması gereken kurallar var: 1. Kadının yaşamak için paraya ihtiyacı olmalı. 2. İşyeri sadece kadınların görev yaptığı bir ortamda olmalı; kadınlarla erkeklerin teması olmamalı. 3. Çalışan kadın evdeki görevlerini ihmal etmemeli 4. İş, kadının yanında erkek bir akrabası olmadan seyahat etmesine neden olmamalı. 5. Kadının çalışması için kocasının onay vermesi gerekli.

• İşyeri açma izni sınırlı alanlarda veriliyor. Bunlar da genellikle, güzellik salonu, mobilya galerisi ya da konfeksiyon mağazası oluyor.

• Kadınların yargıç olmasına izin yok. Yüksek devlet görevlerine de atanamıyorlar.

• Bir erkek yurtdışında eğitim alabilirken kadının eğitim için yurtdışına gitmesi ancak eşinin ya da erkek bir akrabasının eşliğiyle söz konusu olabiliyor.

• Ülkede 14 Şubat 2009’da ilk kez bir kadının bakan yardımcısı olarak atanması, olumlu bir adım olsa da üst düzey görevler erkeklerin tekelinde...

6 Mart 2009

Politika

20/2/2009 · Kategori: Inceleme

Politika

Politika

Eğitim-Sen önceki gece birçok yerde meşalelerle yürüyerek, davayı protesto etti. Adana Eğitim-Sen üyeleri de eyleme destek verdi. FOTOĞRAF: OBEN KIRDÖK/DHA


Eğitim-Sen kapanmıyor

Ankara 2. İş Mahkemesi, tüzüğünde anadilde eğitimi savunduğu için Eğitim-Sen'in kapatılmasına ikinci kez karşı çıktı. Mahkemenin ilk kararı, Yargıtay tarafından Eğitim-Sen aleyhine bozulmuştu

RADİKAL - ANKARA - Ankara 2. İş Mahkemesi, tüzüğünde anadilde eğitimi savunduğu için dava açılan Eğitim-Sen'in kapatılması istemini yine kabul etmedi. İlk davada da istemi reddeden mahkemenin kararı Yargıtay'da bozulmuş, bunun üzerine dava yeniden aynı mahkemede görülmeye başlanmıştı.
Dünkü karar duruşmasına Eğitim-Sen Genel Başkanı Alaaddin Dinçer ve sendika yöneticileriyle çok sayıda avukat katıldı. Sendika avukatları, mahkemenin ilk kararında direnmesini istedi. Yargıç Kudret Kurt davanın reddine karar verildiğini açıkladı.

'Bu hukukun üstünlüğü'
KESK Başkanı Sami Evren ve Eğitim-Sen Başkanı Alaaddin Dinçer, duruşma sonrası kararı değerlendirdi. Davayı 'bilimsel ve demokratik eğitimle herkesin kendisini ifade edebilmesinin davası' olarak niteleyen Evren, "Mahkemenin ilk kararında direnmesiyle hukukun üstünlüğü teyit edildi. Davanın büyütülmesi ve farklı kültür ve kimliklerin rencide edilmesi doğru değildi" dedi. Dinçer ise mahkemenin, Türkiye'deki 12 Eylül hukuku ve yasalarını aşan, örgütlenme alanının demokratikleşmesinin önünü açan bir karar verdiğini söyledi. Dinçer, "Ankara 2. İş Mahkemesi, 15 Eylül'de söylediklerini teyit etti. Ankara'da yargıçların da olduğunu ortaya koydu. Kararla demokrasi mücadelesi ivmesinin yükseleceği yeni bir dönem başladı" diye konuştu.
Eğitim-Sen Genel Başkanı Dinçer, hükümeti de şöyle suçladı: "Hükümet hâlâ susuyor. Sayın yargıç kadar da mı yürekleri yok? Yeri geldiği zaman demokrasi havariliğini kimseye bırakmıyorlar."
Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, ilk kararında direnen yerel mahkemenin kararını temyiz ederse, dosya Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'na gidecek. Dosya temyiz edilmezse, karar kesinleşecek.

Dava nasıl başladı?
Dava süreci, Genelkurmay Başkanlığı'nın, Eğitim-Sen tüzüğünün, sendikanın kapatılmasına gerekçe oluşturacağı yönündeki yazıyı Çalışma Bakanlığı'na göndermesiyle başladı. Bakanlık, sendikanın kapatılması yönünde valiliğe görüş iletti. Valilik, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı suç duyurusunda bulundu. Savcılık, 10 Haziran 2004'te iddianameyi tamamladı. Dava 13 Temmuz 2004'te başladı. Dava, Ankara 2. İş Mahkemesi'nde görüldü ve mahkeme, ilk kararında kapatılma istemini reddetti. Bunun üzerine dosya Yargıtay 9. Hukuk Dairesi'ne gitti. Hukuk Dairesi, kararı 'sendikanın kapatılması' yönünde bozdu.

http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=144347

EĞİTİMCİLERİMİZDEN...

image_140_.jpg

resimlerim_010_.jpg

nur_en_g_r_en.jpg

Nurşen GÖRŞEN Online Resim Sergisi/yağlıboya

******************************


EVRENSEL YASA ÜZERİNE TASARIMSAL ETÜTLER

... İzmir'e kadar uzanıp bu resim öğretmenimizin sergisini gezmeye var mısınız benimle... Hadi TIKLAYIN öyleyse...

54.jpg

__rencilerimle.jpg

nur_en_g_r_en-_zmir.jpg

291361511838.jpg

ÇORUM ÖĞRETMENOKULU 1970 VE ANKARA GÜ- TÜRKÇE 1978 (MEKTUPLA ÖĞRETİM 06 ŞUBE) MEZUNLARI İLE İLETİŞİM KURMAK İSTİYORUM. // E- posta: alisahin37@hotmail.com// Kastamonu- Taşköprü

"ANKARA GÜ- TÜRKÇE 1978 (MEKTUPLA ÖĞRETİM 06
-------------------------------------------------------
ŞUBE)den:
-----------

"Bekir Koçak

Seni Ağlamak
Sevgili Adnan Yücel'in anısına,

teneke damlarında altındağı'nın
pas kokar is kokar şarap kokardı
kaçamak takılırdı o zaman gecelere
tek sözcükte aranırdı kurtluş/nerdesin
savrulan rüzgardı saçların
bulutsuz gürlerdi sesin

AŞTIM YAĞMURU SELİ
BAHAR SANDIM KARA DÜŞTÜM

acının resmini basarken gazeteler
gözlerin dostluğun saklandığı yerdi
yıba çarşısında 'ayko'da
taylan türküleri çalıp söylerdin
külüne düşman kesilirdi ateş
bir elin hasan hüseyin'de
özgen'deydi bir elin

YOLA VURDUM SENİ ERKEN
YOL UZADI ZORA DÜŞTÜM

kapılar şimdi kapandı işte
yokluğuna dayanılmaz
sensiz nasıl gidilir uzaklara
'acıya kurşun işlemez' belki
bir temmuz sabahında kanadı yara

UÇUP GİTTİN GÜN YURDUNA
TURUNCUDAN MORA DÜŞTÜM

ozan sözü doğrudur elbet
nasılsa olacak bir gün
'yeryüzü aşkın yüzü'
çaresizliğin imgeleri düşecek dillerden
kolay düşmeyecek balıklar ağa
sırrına meydan okunacak zamanın
sevgin işlenecek doğaya
çökecek 'saraylar saltanatlar'
neresinde olursa olsun dünyanın
Bekir Koçak

Utancın Güzelliği Yok

karasız insanlar dünyasındayız
geç kalmış ihbarlar sürülen izde
sen ben çoğalan giz derken
vurdumduymaz sorular bize kalan
zorlanan korku zamansız telaş
yanıtlara öncelik yok nedense
bir masalın lacivert sularına
güzellikleri taşıdı nabzın
unutkan bir şiirin ağına isyan
gözleri tanıdık bizimle yaşıt
akranı kalmamış göçebe tutkular
yabancısı değilse bu masal bu dağın
nasıl varmışız niye varmışız bilmeden
sözcükler ülkesine yorgun argın
durulmuş bir öfkeydi sendeki
yaşlı ya da kimsesiz
bir de yüzün vardı tanış
çıkarsız dostluğa değer veren
gençliği bıçaklanmış kasırgalar vardı
yaşam hükmeden yörüngede
kangren akşamlara tanık
toz pembe hücrelerde tek başına
büyüdükçe büyüdü kahrolası yalnızlık
devri âlem bir dünya
almış yürümüş densizlik
ne insanlar gelip geçti dili zehir/dili bal
ah çeken yenik sayıldı
ürkek yanımıza vurup geçti fırtınalar
hayali yarım kalan kesik kol
bedensiz iki büklüm
toprağa belenmiş/acıya döl olmuş türküm
geç kalmaya gelmez
ölümün sesini gizliyor perdeler
ellerim seyiriyor ben yokum
kimliği sensin seni arayan sesin
kan bağlamış kemendine çakallar
çoğalmış çağrılara kurulan pusu
üzgünüm utancın güzelliği yok
hava gibi su gibi doğrusu

Bekir Koçak / Damar Dergisi Ekim 2000 sayısı
http://www.adanasanat.com/siir2000/bekir_kocak.htm


ESER SAHİBİ OLAN YAZARLARIMIZ

31. Bekir KOÇAK Gizemi Temmuzda Saklı
72. Bekir KOÇAK Özgürlüğün Elleri
http://www.yozgat.gov.tr/yozgat.php?sayfa=k_5
TÜRKİYE SOSYALİST İŞÇİ PARTİSİ
YETER Kİ TEMMUZ OLMASIN / Bekir KOÇAK.
www.tsip1974.com/ - 103k - 21 Temmuz 2005 -

Utancın Güzelliği Yok/ Bekir Koçak

Utancın Güzelliği Yok

karasız insanlar dünyasındayız
geç kalmış ihbarlar sürülen izde
sen ben çoğalan giz derken
vurdumduymaz sorular bize kalan
zorlanan korku zamansız telaş
yanıtlara öncelik yok nedense

bir masalın lacivert sularına
güzellikleri taşıdı nabzın
unutkan bir şiirin ağına isyan
gözleri tanıdık bizimle yaşıt
akranı kalmamış göçebe tutkular
yabancısı değilse bu masal bu dağın
nasıl varmışız niye varmışız bilmeden
sözcükler ülkesine yorgun argın

durulmuş bir öfkeydi sendeki
yaşlı ya da kimsesiz
bir de yüzün vardı tanış
çıkarsız dostluğa değer veren

gençliği bıçaklanmış kasırgalar vardı
yaşam hükmeden yörüngede
kangren akşamlara tanık
toz pembe hücrelerde tek başına
büyüdükçe büyüdü kahrolası yalnızlık

devri âlem bir dünya
almış yürümüş densizlik
ne insanlar gelip geçti dili zehir/dili bal
ah çeken yenik sayıldı
ürkek yanımıza vurup geçti fırtınalar
hayali yarım kalan kesik kol
bedensiz iki büklüm
toprağa belenmiş/acıya döl olmuş türküm

geç kalmaya gelmez
ölümün sesini gizliyor perdeler
ellerim seyiriyor ben yokum
kimliği sensin seni arayan sesin
kan bağlamış kemendine çakallar
çoğalmış çağrılara kurulan pusu
üzgünüm utancın güzelliği yok
hava gibi su gibi doğrusu

Bekir Koçak / Damar Dergisi Ekim 2000 sayısı

KASTAMONU'dan

alsah_devr_019.jpg

BELEDİYE BAŞKANI ELEKTRİKLİ BATTANİYE KURBANI...
_____________________________________________________

DEVREKANİ İLÇESİ'NİN ESKİ BELEDİYE BAŞKANI TÜRKMEN, YATAĞINDAKİ ELEKTRİKLİ BATTANİYENİN ALEV ALMASI SONUCU ÇIKAN DUMANDAN ZEHİRLENEREK YAŞAMINI YİTİRDİ
_____________________________________________________

Kastamonu'nun Devrekani İlçesi'nin eski belediye başkanı Cemal Türkmen (68), yatağındaki elektrikli battaniyenin alev alması sonucu çıkan dumandan zehirlenerek, öldü. Alınan bilgiye göre, Devrekani İlçesi'ndeki evinde tek başına yaşayan eski belediye başkanı ve emekli milli eğitim müfettişi Cemal Türkmen (*), yatağını ısıtmak için elektrikli battaniyesini fişe taktı. Bir süre sonra alev alan battaniyeyi suyla söndürmek isteyen Türkmen, çıkan dumandan zehirlenerek, yaşamını yitirdi. Türkmen ile yanından hiç ayırmadığı iki köpeğinin de dumandan zehirlenerek öldüğü bildirildi. Türkmen, 1977-1980 yılları arasında Devrekani Belediye Başkanlığı görevinde bulunmuştu. (Kastamonu Postası'ndan)
_____________________________________________________

(*) Cemal TÜRKMEN: 1926'da Taşköprü (Kastamonu) Aşağışehirören Köyünde doğdu. İlkokula 3 yıllık Yukarışehirören Köyünde başladı. Bu okulu bitirince bir süre Taşköprü Yatılı Okulunda öğrenimini sürdürdü. İlköğretimini Gölköyde tamamladı.1944'te Gölköy Enstitüsünü; 1947'de de Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsünü bitirdi.

Gezici başöğretmen olarak Devrekani'de göreve başladı.Ardından bu ilçenin Sabuncular Köyü öğretmenliğine atandı. Yüksek Köy Enstitüsü'nü bitirdiğinden "sakıncalı" görülerek ilkokul öğretmenliğinde tutuldu. Yine Devrekani'nin Mütevelli Köyü, Çayırcık Mahallesi, Kadirbey ilkokulu ve ve Merkez iİlkokullarında çalıştı.

7135 sayılı yasa ile ilköğretim müfettişi oldu. 1959'da Yozgat'a sürüldü. Sonra Kastamonu'ya dönerek 1971'e dek bu görevde çalıştı. 1971'de resim-iş öğretmeni olarak Sinop'un Gerze Lisesine sürüldü. İki yıl sonra Kastamonu'ya döndü ve 1977'de emekli oldu.

Emekli olduktan 3 ay sonra Devrekani Belediye Başkanlığına seçildi.Bu görevi 12 Eylül'e dek (1980) sürdü. SHP Devrekani İlçe Kurucusu oldu ve bu partinin ilçe başkanlığını yaptı. Daha sonra 2000'de ADD Devrekani Şubesini kurdu ve Kurucu Başkanı oldu. 2004'te yaşamını yitirdi.
_____________________________________________________

GÖL MEZUNLARI HASRET GİDERDİ

3917.jpg

Göl Köy Enstitüsü, Öğretmen Okulu, Öğretmen Lisesi ve Anadolu Öğretmen Lisesi mezunları Cumartesi ve Pazar günleri ilimizde buluşarak hasret giderdiler. 200'e yakın mezunun bir araya geldiği buluşma günlerinin ilk gününde Atatürk ve Şehit Şerife Bacı Anıtına çelenk konulması törenini ardından Göl Anadolu Öğretmen Lisesi binasını gezdiler. Burada verilen çeşitli ikramlar sonrası eski Göl Köy Enstitüsünün bulunduğu bugünkü Jandarma Acemi Birliği ziyaret edildi ve ardından Meslek Yüksek Okulu konferans salonundaki panele geçildi. "Gölköy'ün dünden bugüne eğitim tarihindeki önemi ve kazandırdıkları" konulu Panel'i Prof.Dr.Bahri Gökçebay yönetirken, Prof. Dr. İsa Eşme ve Sinop Eski Milli Eğitim Müdürü Fikri Yavuz konuşmacı olarak katıldılar.

GÖLKÖYLÜLER BULUŞUYOR

Göl Köy Enstitüsü, Göl Öğretmen Okulu, Göl öğretmen Lisesi ve Göl Anadolu Öğretmen Lisesi mezunlarını bir araya getiren geleneksel "Buluşma Günü" hafta sonunda (25-26 Haziran 2005) yapılıyor. Kastamonu, Sinop, Karabük, Zonguldak ve Bartın'dan 300'e yakın mezun, yarın başlayacak etkinlikte bir araya gelecek. Bu mezunlar arasında iki ünlü bilim adamımız da yer alacak. Aynı zamanda YÖK üyesi de olan Galatasaray Üniversitesi'nden Prof, Dr. Necmi Yüzbaşıoğlu ve Maltepe Üniversitesi Eğitim Fakültesi Dekanı Prof. Dr. İsa Eşme hem arkadaşlarıyla hasret giderecek, hem de düzenlenecek olan panele konuşmacı olarak katılacaklar. "Gölköylüler Buluşma Günleri" yarın Öğretmenevi'nde toplanma ile başlayıp, Atatürk Anıtı'na çelenk konulması ile sürecek. Mezunlar buradan, geçmişte okullarının bulunduğu Gölköy Jandarma Taburu'na geçecekler. Öğleden sonra ise, Meslek Yüksekokulu konferans salonunda, "Gölköy'ün Dünden Bugüne Eğitim Tarihindeki önemi ve Kazandırdıkları" konulu panel gerçekleştirilecek. Mezunlar, akşam da MYO'nun sosyal tesislerinde verilecek müzikli yemekte bir araya gelecekler. Etkinlik pazar günü şehirdeki tarihi turistik yerlerin gezilmesiyle son bulacak.

Kastamonu Gazetesi


KIRMIZI IŞIKTA BEKLERKEN İNTİHAR ETTİ

KASTAMONU'NUN DEVREKANİ İLÇESİ'NDEKİ İMAM HATİP LİSESİ MÜDÜR YARDIMCISI, OTOMOBİLİNDE TABANCAYLA İNTİHAR ETTİ

Kastamonu'nun Devrekani İlçesi'ndeki İmam Hatip Lisesi'nde müdür yardımcısı olarak görev yapan Ahmet Yiğitbaş (34), otomobilinde tabancayla intihar etti. Eşi Ayfer Yiğitbaş ile bir yakınını ziyaret etmek için Kastamonu Devlet Hastanesi'ne giden Ahmet Yiğitbaş, ziyaret saatini beklemek için 37 DD 636 plakalı otomobiliyle şehir merkezinde dolaşmaya başladı. Ahmet Yiğitbaş, Taşköprü Kavşağı'ndaki ışıklara geldiğinde, henüz belirlenemeyen nedenle, eşinin yanında tabancasını başına doğrultarak ateş etti. Ağır yaralanan ve yoldan geçen vatandaşlar tarafından Devlet Hastanesi'ne kaldırılan Ahmet Yiğitbaş, tüm müdahalelere rağmen kurtarılamadı. Olayla ilgili soruşturmanın sürdüğü öğrenildi.


İNTİHAR EDEN ÖĞRETMENE ÖDÜL...

KASTAMONU'NUN DEVREKANİ İLÇESİ'NDEKİ, İMAM HATİP LİSESİ'NDE GÖREV YAPAN VE 17 KASIM'DA OTOMOBİLİNDE TABANCAYLA İNTİHAR EDEN YİĞİTBAŞ'A İL MİLLİ EĞİTİM MÜDÜRLÜĞÜ'NCE MAAŞ ÖDÜLÜ VERİLDİ

Kastamonu'nun Devrekani İlçesi'nde,İmam Hatip Lisesi'nde müdür yardımcısı olarak görev yapan ve 17 Kasım'da otomobilinde tabancayla intihar eden Ahmet Yiğitbaş'a (34) Milli Eğitim Müdürlüğü'nce yaptığı başarılı çalışmalar dolayısıyla maaş ödülü verildi.
Devrekani İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü, 24 Kasım Öğretmenler Günü öncesinde İl Milli Eğitim Müdürlüğü'ne Ahmet Yiğitbaş'ın maaşla ödüllendirilmesi konusunda teklifte bulundu, müdürlük de bu teklifi onayladı.
Ahmet Yiğitbaş, 17 Kasım'da, eşi Ayfer Yiğitbaş ile birlikte bir yakınını ziyaret etmek için Kastamonu Devlet Hastanesi'ne gitmiş, ziyaret saatini beklerken otomobiliyle şehir içinde dolaşmaya başlamıştı. Taşköprü Kavşağı'ndaki ışıklarda henüz belirlenemeyen nedenle, eşinin yanında tabancasını başına doğrultarak ateş eden Ahmet öğretmen, yoldan geçen vatandaşlar tarafından kaldırıldığı Devlet Hastanesi'nde tüm müdahalelere rağmen kurtarılamamıştı.
Devrekani İmam Hatip Lisesi'nde çok başarılı bir öğretmen olduğu okul yönetimi, öğrenci ve veliler tarafından çok sevildiği öğrenilen Ahmet Yiğitbaş'a verilen maaş ödülünü ailesinin alacağı öğrenildi.

Not: Konuyla ilgili haber linki
http://www.kastamonupostasi.com

Türkiye'de evlere kitap girmiyor

(ANKA) Türkiye'deki evlerin yüzde 40'ında 10'dan daha az kitap bulunuyor. 100'den fazla kitabı olan hane sayısı yüzde 5'lerde kalıyor. Anne ve babaların sadece yüzde 22'si okul öncesi çocuklarıyla kitap okuyor, yüzde 25'i hiç okumuyor, yüzde 53'ü ise bunu ara sıra yapıyor. Uluslararası Eğitim Başarıları Değerlendirme Kuruluşu'nun (IEA) yaptığı ankette, Türk halkının kitapla arasının iyi olmadığını ortaya koydu.
Türkiye'deki evlerin yüzde 40'nda 10 ya da daha az sayıda kitap bulunyor. 100'ün üzerinde kitap bulunan evlerin oranı ise ancak yüzde 5'lerde kalıyor.

Uluslararası Eğitim Başarıları Değerlendirme Kuruluşu, 2001 yılında Okuma Becerilerinde Gelişim Projesi (PIRLS) kapsamında Türkiye'nin de aralarında bulunduğu 34 ülkede, evlerdeki kitap sayısına ilişkin bir anket yaptı. Sonuçları 2003 yılında Milli Eğitim Bakanlığı'na sunulan Proje kapsamında, Türkiye'de 62 ilde seçkisiz yöntemle belirlenen 154 ilköğretim okulundan toplam 5 bin 390 öğrenci, veli, öğretmen ve müdürlere görüşüldü.

Bu ankete göre Türkiye'de 10 ve daha az kitap bulunan evlerin oranı yüzde 40, 11-25 arası kitabı olan ev oranı yüzde 28, 26-100 arası kitabı olan evler yüzde 23 düzeyinde bulunuyor. 101-200 arası kitabı olan evler yüzde 5 ve 200'den fazla kitabı olan evlerin oranı da yüzde 5 olarak belirlendi.
Türkiye, evlerdeki kitap sayısında anket kapsamındaki tüm ülkelerin ortalamasının altında kaldı. 34 ülke ortalamasında 10'dan az kitabı olan evlerin oranı yüzde 16, 101'den fazla kitabı olan ev oranı da yüzde 15 olarak belirlendi.
Türkiye'deki velilerin yüzde yüzde 2'si üniversite mezunu olduğunu, evlerinden 100'den fazla kitap, 25'den fazla çocuk kitabı bulunduğunu dile getirdi. Yine aynı ankette, yüzde 41 oranındaki evde ise 25'den az kitap, 25'den az çocuk kitabı olduğu ve velilerin ortaöğretim ve daha alt düzeyde eğitim aldığı görüldü. Uluslararası düzeyde ise velilerin yüzde 13'ü üniversite mezunu, ve evlerde 100'den fazla kitap, 25 den fazla çocuk kitabı bulunuyor, kitap sayısı 100'ün altında ve çocuk kitaplarının 25'in altında olduğu evlerin oranı da yüzde 13'te kalıyor.
Anne ve babaların ilköğretime başlamadan önce çocuklarıyla okuma ve yazma faaliyetlerine ilişkin sorulan sorulara, katılımcıların yüzde 35'i bunu "az", yüzde 39'u "orta" ve yüzde 26'sı ise "çok" iyi derecede yaptıklarını söyledi. Aynı soruya uluslararası düzeyde, yüzde 13 oranında az, yüzde 35 oranında orta ve yüzde 52 oranında çok iyi yanıtı verildi.
Radikal; Kültür Sanat / Kitap
Son Güncelleme 11:24
22.10.2004

Çağdaş Eğitim

Türk milli eğitiminin genel amacı, Türk ulusunun tüm bireylerini, Atatürk ilke ve devrimlerine ve Anayasa'da anlatımını bulan Atatürk milliyetçiliğine bağlı, Anayasa'nın başlangıcında belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti'ne karşı görev ve sorumluluklarını bilen ve bunları yaşamında uygulayan yurttaşlar olarak yetiştirmektir.

Çağdaş yönetim anlayışında eğitim, devletin temel görevleri arasında sayılmakta, ülke olanaklarının bu alanlara özgülenmesiyle başarının yakalanacağı vurgulanmaktadır.
Özellikle eğitim konusunda başarılı olamayan ülkelerin geleceklerinin tehlikede ve karanlık olduğu kuşkusuzdur. Çünkü eğitim, diğer tüm başarıların temelini, altyapısını ve kaynağını oluşturmaktadır.

Çocuklarımızın, ülkemizin gerçekleri ve gereksinimleri yönünde, gelişen ve değişen dünya gereklerine uygun çağdaş bir eğitim ortamı içinde yetiştirilmesi çağı yakalamanın zorunlu koşuludur. (04/06/2005)

Öğretmenlere çağrı

Aralarında Niyazi Altunya, Erdal Çalı, Ayhan Sarıhan, Mesut Gülmez 'in de bulunduğu ve eski Eğitim-İş Sendikası'nın kuruluş sürecinde etkin sorumluluk üstlenmiş bir grup öğretmen, Eğitim-Sen'in 3 Temmuz'da yapılacak genel kurulu öncesi genel bir çağrı yapma hazırlığı içindeler. 50'yi aşkın eski Eğitim-İş yöneticisinin imzaladığını öğrendiğimiz çağrının metni şöyle:
''Biz, 1980'den sonra Türkiye'de kurulan ilk kamu görevlileri sendikası olan Eğitim-İş'in kurucu ve yöneticileriyiz. Bu sendika, daha sonra Eğit-Sen'le birleşerek Eğitim-Sen'i oluşturdu. Bu yeni sendikanın organlarında da görevler aldık.
Bu nedenle, sendikamızın kapatılması sürecine yol açan gelişmeler karşısında duyarlıyız. Türkiye öğretmenlerinin umut bağladığı sendikamız tüzüğündeki '...bireylerin anadillerinde öğrenip görmesini... savunur' ibaresi nedeniyle yazık ki kapanmanın eşiğine getirilmiştir. Bu konudaki Yargıtay kararı eleştiriye açık olsa da bir gerçektir.
Ülkemizin kültürel zenginliğini oluşturan dil ve lehçelerin öğrenilmesi bir insan hakkıdır. Ancak bu dil ve lehçelerin resmi öğrenim dili olarak kullanılmasını ve bu yolla yurttaşların birliğinin zedelenmesini onaylamıyoruz. Sendikamızı yıllardır oyalayan bu talep, temel görevlerin ihmal edilmesine neden olmuş; üyelerin ve kamuoyunun sendikaya karşı güvenleri sarsılmıştır.
Tartışma konusu tüzük hükmü, yalnız hukuksal ve sendikal nedenlerle değil, siyasal nedenlerle de tüzükten çıkarılmalıdır. Çünkü öğretmenler, Cumhuriyetin temel değerlerinin savunucusudur, sendikaları da öyle olmalıdır.
Aksine bir tutumda direnmek, yüz binlerce öğretmenin on yıllardır dişleriyle, tırnaklarıyla oluşturdukları sendikalarını iç çatışmaya sürüklemek, bu büyük birikimi heba etmektir. Bunun sorumluluğu ağırdır.
Biz bu sendikayı sokakta bulmadık!'' Eğitim-Sen'e üye öğretmenler; bu uyanık, akla ve sağduyuya dayanan, soğukkanlı çağrıyı içlerinde hep duyuyorlardı zaten. Şimdi sıra çağrıyı yaşama geçirmekte...
(Işık KANSU; Ankara Kulisi'nden, Cumhuriyet; 25.06.2005)


Posted: 02:15, 2006-10-11 by Alsah Blokları - Esintiler 2
Comments (0) | Link

KUVAYİ MİLLİYE DESTANI VE AFYON

KUVAYİ MİLLİYE DESTANI
VE
AFYON

Ateşi ve ihaneti gördük
ve yanan gözlerimizle durduk
bu dünyanın üzerinde
Yaralıydı,yorgundu,fakirdi millet
en azılı düvellerle çarpışıyordu fakat
dövüşüyordu köle olmamak için iki kat
iki kat soyulmamak için.
Ayın altında kağnılar gidiyordu
kağnılar gidiyordu,Akşehir üstünden
Afyon'na doğru
Toprak öyle bitip tükenmez
dağlar öyle uzakta,
sanki gidenler hiçbir zaman
hiçbir menzile erişemeyecekti.
Kağnılar yürüyordu
yekpare meşeden tekerlekleriyle
ve onlar ayın altında dönen ilk tekerlekti
ayın altında öküzler ,başka ve küçük bir
dünyadan gelmişler gibi ufacık,kısacıktırlar
ve pırıltılar vardı hasta,kırık boynuzlarında
ve ayaklarının altında akan
toprak-torak ve topraktı,
Gece aydınlık ve sıcak
ve kağnılarda tahta yataklarında
koyu mavi humbaralar çırılçıplaktı.
Ve kadınlar birbirlerinden gizleyerek bakıyorlardı,
ayın altında geçmiş kafilelerden kalan
öküz ve tekerlek ölülerine.
Ve kadınlar, bizim kadınlarımız
korkunç ve mübarek elleri
ince,küçük çeneleri,kocaman gözleriyle
anamız,avradımız,yarimiz
ve sanki hiç yaşanmamış gibi ölen ve soframızdaki yeri
öküzümüzden sonra gelen
ve dağlara kaçırıp uğrunda hapis yattığımız
ve ekinde,tütünde,odunda ve pazardaki
ve kara sabana koşulan
ve ağıllarda ışıltısında yere saplı bıçakların
oynak kalçaları ve zilleriyle bizim olan kadınlar
bizim kadınlarımız.

Şimdi ayın altında
kağnıların ve hurçların peşinde
harman yerine kehribar başaklı sap çeker gibi
aynı yürek ferahlığı
aynı yorgun alışkanlık içindeydiler
ve on beşlik şarapnelin çeliğinde
ince boyunlu çocuklar uyuyordu
ve ayın altında kağnılar yürüyordu
Akşehir üstünden,Afyon'a doğru.
Kocatepe yanık ve ihtiyar bir bayırdır
ne ağaç ,ne kuş sesi,ne toprak kokusu vardır
gündüz güneşin,gece yıldızların altında kayalardır.
Ve şimdi gece olduğu için ve dünya karanlıkta daha bizim,
daha yakın daha küçük kaldığı için,
ve bu vakitlerde topraktan ve yürekten evimize,
aşkımıza ve kendimize dair sesler geldiği için,
Kayalıklarda şayak kalpaklı nöbetçi
okşayarak gülümseyen bıyığını
seyrediyordu Kocatepe'den
dünyanın en yıldızlı karanlığını.

Düşman üç saatlik yerdedir
ve Hıdırlık tepesi olmasa
Afyon şehrinin ışıkları gözükecek
Kuzeyde güzelim dağları
ve dağlarda tek tek ateşler yanıyordu
ve yıldızlar öyle ışıltılı öyle ferahtılar ki;
Şayak kalpaklı adam
nasıl ve ne zaman geleceğini bilmeden
güzel,rahat günlere inanıyordu
gülen bıyıklarıyla duruyordu ki mavzerinin yanında,
birdenbire beş adım sağında onu gördü.
Paşalar onun arkasındaydılar
O,saati sordu.Paşalar "Üç" dediler
Sarışın bir kurda benziyordu
ve mavi gözleri çakmak çakmaktı
yürüdü uçurumun başına kadar eğildi ,durdu
Bıraksalar ince,uzun bacaklarının üstünde yaylanarak ve akan bir yıldız gibi kayarak Kocatepe'den Afyon Ovasına atlayacaktı.

Dağlar aydınlanıyor,bir yerde bir şeyler yanıyor dağlar ağardı ağaracak, kokusu
tütmeye başladı:Anadolu toprağı uyanıyor ve bu anda,kalbi bir şahan gibi göklere salıp ve pırıltılar görüp ve çok uzak çok uzak bir yerlere çağıran bir sesler duyarak bir müthiş ve mukaddes macerada ön safta,en ön sırada şahlanıp ölesi geliyordu insanın ve vatan uğrunda, yani,toprak ve hürriyet için ölebilmek kabiliyetleriyle
Birinci ve ikinci ordular baskına hazırdılar .
Alacakaranlıkta,bir çınar dibinde, beygirinin yanında duran sarkık, siyah bıyıklı süvari,kısa çizmeleriyle atladı atına ve kılıçların,nalların,ellerin ve gözlerin parıltısı
ardarda çakan aydınlık bir bütündü.
Ali Onbaşı bir şimşek hızıyla düşündü
ve şu türküyü duyurdu:
"Dört nala gelip Uzak Asya'dan
Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan bu memleket bizim
Bilekler kan içinde,dişler kenetli,ayaklar çıplak
ve ipek halıya benzeyen toprak
bu cehennem,bu cennet bizim
kapansın el kapıları bir daha açılmasın
yok edin insanın ınsana kulluğunu,
bu davet bizim.
yaşamak bir AĞAÇ gibi tek ve hür
bir orman gibi kardeşçesine,
hasret bizim..."
Sonra sonra ,9 Eylül'de İzmir'e girdik
ve Kayserili bir nefer
yanan şehrin kızıltısı içinde gelip
öfkeden,sevinçten,ümitten ağlaya ağlaya,
Güneyden Kuzeye-Doğudan Batıya
Türk halkıyla beraber
seyretti İZMİR rıhtımından AKDENİZ'i

Nazım Hikmet

Düzenleme: Ali KÜÇÜK
30 AĞUSTOS 2003 GÜNÜ AFYON- KURTUŞLUŞ GAZETESİNDE ve 26 AĞUSTOS 2004'te ODAK GAZETESİNDE MANŞETTEN YAYINLANDI.

<_script /><_script />

Anket

Sitemi kimden öğrendiniz?
Arkadaşımdan
Reklamlardan
Arama sonucunda

Ankara'da, bugünlerde elden ele dolaşan 'Yıkın Heykellerimi' isimli bir şiir var. Yazarı ile ilgili 'S. Apaydın' isminin müstear olduğu sanılıyor. Günün koşulları içerisinde çok ilgi çekiyor. Çoğaltılıyor. Eşe dosta gönderiliyor. Köşeme aynen alıyorum.

(M.Ali Kışlalı; Radikal Gazetesi'nden)

'Yıkın Heykellerimi'

* * *

Ey milletim,
Ben, Mustafa Kemal'im...
Çağın gerisinde kaldıysa düşüncelerim,
Hâlâ en hakiki mürşit, değilse ilim,
Kurusun damağım, dilim.
Özür dilerim...
Unutun tüm dediklerimi.
Yıkın, diktiğiniz heykellerimi...

*

Özgürlük hâlâ,
En yüce değer
Değilse eğer...
Prangalı kalsın diyorsanız, köleler...
Unutun tüm dediklerimi.
Yıkın, diktiğiniz heykellerimi...

*

Yoksa, çağdaş medeniyetin bir anlamı,
Ortaçağa taşımak istiyorsanız zamanı,
Baş tacı edebiliyorsanız
Sanatın içine tüküren adamı...
Unutun tüm dediklerimi.
Yıkın, diktiğiniz heykellerimi...

*

Yetmediyse acısı, şiddetin, savaşın.
Anlamı kalmadıysa
Yurtta sulh, dünyada barışın.
Eğer varsa ödülü, silahlanmayla yarışın.
Unutun tüm dediklerimi.
Yıkın, diktiğiniz heykellerimi...

*

Özlediyseniz fesi, peçeyi.
Aydınlığa yeğliyorsanız, kara geceyi.
Hâlâ medet umuyorsanız
Şıhtan, şeyhten, dervişten.
Şifa buluyorsanız,
Muskadan, üfürükçüden...
Unutun tüm dediklerimi.
Yıkın, diktiğiniz heykellerimi...

*

Eşit olmasın diyorsanız, kadınla erkek...
Kara çarşafa girsin diyorsanız,
Yobazın gazabından ürkerek...
Diyorsanız ki, okumasın Kadınımız, kızımız;
Budur bizim alın yazımız...
Unutun tüm dediklerimi.
Yıkın, diktiğiniz heykellerimi...

*

Fazla geldiyse size,
Hürriyet, Cumhuriyet...
Özlemini çekiyorsanız,
Saltanatın, sultanın...
Hâlâ önemini anlayamadıysanız,
Millet olmanın...
Kul olun, ümmet kalın,
Fetvasını bekleyin, Şeyhülislamın...
Unutun tüm dediklerimi.
Yıkın, diktiğiniz heykellerimi.
RAHAT BIRAKIN BENİ..."

S(üleyman) APAYDIN

atabe1.gif

Atatürk'ün Bütün Eserleri-I
1. Basım: Ekim 1998 3. Basım: Aralık 2003

Atatürk'ün Bütün Eserleri 2
1. Basım: Mayıs 1999 3. Basım: Kasım 2003 Sayfa: 424

Atatürk'ün Bütün Eserleri-3
1. Basım: Mayıs 2000 3. Basım: Aralık 2003 Sayfa: 420

Atatürk'ün Bütün Eserleri-4
1. Basım: Kasım 2000 2. Basım: Kasım 2003 Sayfa: 408

Atatürk'ün Bütün Eserleri-5
1. Basım: Nisan 2001 2. Basım: Nisan 2002 Sayfa: 404

Atatürk'ün Bütün Eserleri-6
1. Basım: Ağustos 2001 6. Basım: Nisan 2003 Sayfa: 436

Atatürk'ün Bütün Eserleri-7
1. Basım: Ocak 2002 2. Basım: Kasım 2003 Sayfa: 376

Atatürk'ün Bütün Eserleri-8
1. Basım: Mayıs 2002 2. Basım: Şubat 2004 Sayfa: 440

Atatürk'ün Bütün Eserleri-9
1. Basım: Ekim 2002 Sayfa: 432

Atatürk'ün Bütün Eserleri-10
1. Basım: Mart 2003 Sayfa: 392

Atatürk'ün Bütün Eserleri 11
1. Basım: Eylül 2003 Sayfa: 452

Atatürk'ün Bütün Eserleri 12
1. Basım: Aralık 2003Sayfa: 424

Atatürk'ün Bütün Eserleri 13
1. Basım: 200? Sayfa:...

Atatürk'ün Bütün Eserleri 14
1. Basım: 200? Sayfa: ...

Atatürk'ün Bütün Eserleri 15
1. Basım: 200? Sayfa: ...

http://www.kaynakyayinlari.com

Atatürk'ün Bütün Eserleri Danışma Kurulu

(Alfabetik soyadı sırasına göre)

M. Türker Acaroğlu
Prof. Dr. Feroz Ahmad
Prof. Dr. Sina Akşin
Talip Apaydın
Prof. Dr. Zeki Arıkan
Prof. Dr. İlhan Arsel
Ercüment Hüsnü Baki*
Nejat Birdoğan**
Muazzez İlmiye Çığ
Ali Dündar
Yrd. Doç. Dr. İsmet Görgülü
Prof. Dr. Tahir Hatipoğlu
Prof. Dr. Alpaslan Işıklı
Suphi Karaman
Prof. Dr. Nejat Kaymaz
Necdet Kurdakul
Em. Tümg. Turhan Olcaytu
Emin Özdemir
Sadık Perinçek**
Dr. Doğu Perinçek
Prof. Dr. Tülin Sağlamtunç
Zeki Sarıhan
Prof. Dr. Taner Timur
Prof. Dr. Şerafettin Turan
Gürbüz Tüfekçi
Memet Türkkan

* Atatürk'ün Bütün Eserleri'nin yayımına, binlerce sayfa eski yazı belgeyi
okuyarak büyük katkılarda bulunan Ercüment Hüsnü Baki'yi 23 Aralık 2001
tarihinde kaybettik. Sayın Hüsnü Baki, tüm kitaplığını Atatürk'ün Bütün
Eserleri'ne bağışlamıştı. Saygıyla anıyoruz.
** Sadık Perinçek'i 13 Eylül 2000, Nejat Birdoğan'ı 4 Mayıs 2001 tarihinde
kaybettik.

15 CİLT
TAMAMLANDI
Atatürk'ün Bütün Eserleri
Mustafa Kemal Atatürk'ün yazdığı, söylediği ve imzaladığı bütün belgeler biraraya getiriliyor. Böylece Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet Devrimi süreci, bilim adamlarına, araştırmacılara, aydınlara, bütün yurttaşlara ve dünya kamuoyuna, özgün kaynaklardan, yanlışsız, eksiksiz ve yorumsuz olarak sunuluyor.

Projenin Kapsamı

Türkiye Devrimi'nin büyük önderi Mustafa Kemal Atatürk'ün yazdığı, söylediği ve imzaladığı bütün belgeler biraraya getiriliyor. Böylece Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet Devrimi süreci, bilim adamlarına, araştırmacılara, aydınlara, bütün yurttaşlara ve dünya kamuoyuna, özgün kaynaklardan, yanlışsız, eksiksiz ve yorumsuz olarak sunuluyor.

Neden "Atatürk'ün Bütün Eserleri"

Mustafa Kemal Atatürk'ün hayatı, 1908 Devrimi öncesinden 1938'de hayata göz yummasına kadar toplumumuzun devrim süreçleriyle iç içedir. Başında bulunduğu eylem, yalnız ulusal tarihimize damgasını vurmakla kalmamış, insanlık tarihinin yaratılmasına da önemli katkıda bulunmuştur. Atatürk'ün ağzından ve kaleminden çıkan sözcükler, önderliğini ettiği Cumhuriyet Devrimi'nin en önemli göstergeleridir. Atatürk'ün düşünce ve görüşleri tarihsel akış ve bütünlük içinde anlamlıdır.

Türkiye'de ilk kez

Atatürk'e ait bütün yazı ve konuşmaların tarih sırasıyla bir araya getiren bir çalışma ölümünden 60 yıl sonra ilk kez gerçekleştiriliyor.

Tarihin boşlukları doluyor

"Atatürk'ün Bütün Eserleri" yalnız bir derleme ve özgün metinlere göre düzeltme çalışması değildir. Bir araştırma ve keşif faaliyetidir.
Yurtiçinde ve yurtdışında, Cumhurbaşkanlığı Arşivi'nden Sovyet Devlet Arşivi ve ABD Senatosu Kütüphanesine kadar, özel ve devlet arşivlerinde gizlenen ya da kıyıda köşede kalmış belgelere ulaşmak için özel bir çalışma yürütüldü. Yüzlerce belge, yazı, mektup, demeç, tutanak, görüşme ve konuşma biraraya getirildi. İlk kez yayımlanacak Atatürk'e ait bu belgeler, devrim tarihimizin yeniden yazılmasını gerektirecek ve tartışma yaratacak önemdedir.

Birikimli ve geniş uzman kadrosu

Bilimadamları ve araştırmacılardan oluşan 28 kişilik Danışma Kurulu'nun yanısıra, çok sayıda uzman araştırmacı, arşivci, çevirmen ve redaktör de eserin çalışmalarında görev almaktadır. Çalışmalar, Ankara ve İstanbul merkezli olmak üzere iki ana birimden yürütülmektedir.

Aracısız... Yorumsuz... Yanlışsız....

Geçmişte yayımlanmış çeşitli eserlerde bulunan hata, tahrifat ve eksikler düzeltildi.
&#8226; Geniş bir arşiv taramasıyla belgelerin asıllarına ya da ilk kaynaklarına ulaşıldı.
&#8226; Eski yazı metinlerin çevrimyazısı gerçekleştirildi... Özgün belgesi İngilizce, Almanca, Rusça, Fransızca ve diğer dillerden metinler dilimize yeniden çevrilerek karşılaştırıldı. Özgün metin, 40 yaş aydın kuşağının Türkçesi temel alınarak, tarihi dokusu bozulmadan sadeleştirildi.Yalnızca Atatürk'e ait olduğu kanıtlanmış metinlere yer verildi. Anılardaki aktarmalardan belgenin aslına ulaşmak için yararlanıldı.

Gelecek açısından güvence

Çekmecelerde, sandık odalarında, sahaflarda kaybolup gidecek çok özel ve değerli belgeler, fotoğraf ve kitaplar, Atatürk'ün bütün Eserleri çalışmasıyla toplanmakta ve korunmaktadır.
Bütün Cumhuriyet kuşaklarına, araştırmacılara, arşivcilere, Kemalist Devrim'in önder kadrolarının çocuklarına, torunlarına çağrıda bulunuyoruz. Olabildiğince eksiksiz bir eser yaratmak için ellerinde bulunan Atatürk'e ait belgelerin bir örneğini bize ulaştırmalarını diliyoruz. Katkıda bulunan herkesin adı eserin ilk sayfalarında yer alıyor.

2003 yılında tamamlanacak

Cumhuriyet tarihimizde böyle geniş çaplı bir derlemenin bugüne dek gerçekleştirilmemiş olması ve içinde bulunduğumuz toplumsal ve siyasal sürecin dayatması, bizi bu çalışmanın biran önce bitirilmesi göreviyle karşı karşıya bırakmaktadır.
15 ciltlik eserin 2003 yılında tamamlanması hedeflenmektedir.

Devrimci gelenekle devrimci geleceği yaratmak

Devrimci gelecek, ancak devrimci geleneğin birikimiyle yaratılabilir.
Atatürk'ü bilmek ve anlamak, bir yönüyle 20. yüzyıl Türkiye'sini ve dünyasını inceleme ve açıklama çabasının bir gereğidir; diğer yönüyle 21. yüzyıl Türkiye'sini kurma mücadelesinin gereğidir.
20. yüzyılın devrimci yükselişinde, ezilen dünyanın ayağa kalkışını ateşleyen ve 21. yüzyılın büyük devrimci atılımlarına olağanüstü katkılarda bulunacak olan Türkiye halkına ve aydınlarına Atatürk'ün Bütün Eserleri'ni derin saygı ve bağlılıkla sunuyoruz.

http://www.kaynakyayinlari.com/

alsah_devr_018.jpg

Yekta Güngör Özden
Şiirlerle Atatürk

ADD Genel Kurulu'nda soldan sağa sırasıyla Hanönü, Devrekani ve Taşköprü delegeleri Yekta Güngör ÖZDEN'le birlikte. (Haziran 2002)

Sabahattin Ali, Aşık Veysel, Abdülkadir Bulut, Behçet Kemal Çağlar,
Faruk Nafiz Çamlıbel, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Ziya Gökalp, Attilâ İlhan,
Ceyhun Atuf Kansu, Hasan Hüseyin Korkmazgil, Cahit Külebi, Behçet Necatigil,
Ümit Yaşar Oğuzcan, Orhan Seyfi Orhon, Yusuf Ziya Ortaç, Yekta Güngör Özden,
Nâzım Hikmet Ran, Cahit Sıtkı Tarancı, Mehmet Emin Yurdakul...
134 şairden 202 şiir...
Yekta Güngör Özden'in titiz derlemesiyle en geniş ve en yeni Atatürk şiirleri seçkisi...

Genişletilmiş 4. baskı, 400 sayfa, 10 YTL

İÇİNDEKİLER
Önsöz
Sadiye AKAY
Örnek Atatürk'ümüz
Nahit Ulvi AKGÜN
Atatürk
Sabahattin Kudret AKSAL
Bir Resimde Atatürk
Doğan Naci AKSAN
Anıtkabir
Sabahattin ALİ
Benim Aşkım
Mahmut ALPTEKİN
Çaldağı'nda Bir Mustafa Kemal Gecesi
Ahmet ALTÜMSEK
Atatürk'ün Yolunda
Melih Cevdet ANDAY
Atatürk'ün Bir Saati Vardı
Rıza APAK
Atatürk Deyince
Süleyman APAYDIN
Yıkın Heykellerimi
Talip APAYDIN
Nutuk
Adnan ARDAĞI
Her Mevsimde Çocuklarla Atatürk
10 Kasımlı Sonbahar
Atatürk
M. Sunullah ARISOY
IV. Hem Övgü, Hem Ağıt (Mustafa Kemal Türküsü'nden)
Orhan ASENA
Atatürk
Arif Nihat ASYA
O
M. Sami AŞAR
Atatürk Özlemi
Aşık VEYSEL
Ağıt
T. Turan ATASEVER
O, Atatürk
Oğuz Kâzım ATOK
Eşsiz Yürek
Osman ATTİLA
Ah Bu On Kasım'lar
Edip AYEL
Ant
Sami AYHAN
Atatürk Türkiye
BAŞARAN
Yaşıyorsun
İhsan Fikret BİÇİCİ
Çıkmamız Gerek Artık
Ali İhsan BEYHAN
Sen Gereksin Bize
Tahsin BİLENGİL
Atatürk
Ali F. BİLİR
Mustafa Kemal'in Düşleri
Salâh BİRSEL
Sisten Sonra
Türkiye Şarkısı
Osman BOLULU
Yine Kahrolası Kasım
E. Sezai BOZDOĞAN
Çocuğuma
Kâmûran BOZKIR
Bir Şiirden Parçalar
Trakyalı Âşık Halil (Halil Tekin BUÇAK)
Çakır'ın Destanı
Abdülkadir BULUT
10 Kasım Duvarı
İbrahim Zeki BURDURLU
Mustafa Kemal
Atatürk
Mustafa CAN
Atatürk
Mustafa CANBOLAT
Mustafa Kemal'i Gördüm
Mustafa CEYLAN
Atatürk
Bedrettin CÖMERT
Herşey M

Politika

20/2/2009 · Kategori: Inceleme

Politika

Politika

Eğitim-Sen önceki gece birçok yerde meşalelerle yürüyerek, davayı protesto etti. Adana Eğitim-Sen üyeleri de eyleme destek verdi. FOTOĞRAF: OBEN KIRDÖK/DHA


Eğitim-Sen kapanmıyor

Ankara 2. İş Mahkemesi, tüzüğünde anadilde eğitimi savunduğu için Eğitim-Sen'in kapatılmasına ikinci kez karşı çıktı. Mahkemenin ilk kararı, Yargıtay tarafından Eğitim-Sen aleyhine bozulmuştu

RADİKAL - ANKARA - Ankara 2. İş Mahkemesi, tüzüğünde anadilde eğitimi savunduğu için dava açılan Eğitim-Sen'in kapatılması istemini yine kabul etmedi. İlk davada da istemi reddeden mahkemenin kararı Yargıtay'da bozulmuş, bunun üzerine dava yeniden aynı mahkemede görülmeye başlanmıştı.
Dünkü karar duruşmasına Eğitim-Sen Genel Başkanı Alaaddin Dinçer ve sendika yöneticileriyle çok sayıda avukat katıldı. Sendika avukatları, mahkemenin ilk kararında direnmesini istedi. Yargıç Kudret Kurt davanın reddine karar verildiğini açıkladı.

'Bu hukukun üstünlüğü'
KESK Başkanı Sami Evren ve Eğitim-Sen Başkanı Alaaddin Dinçer, duruşma sonrası kararı değerlendirdi. Davayı 'bilimsel ve demokratik eğitimle herkesin kendisini ifade edebilmesinin davası' olarak niteleyen Evren, "Mahkemenin ilk kararında direnmesiyle hukukun üstünlüğü teyit edildi. Davanın büyütülmesi ve farklı kültür ve kimliklerin rencide edilmesi doğru değildi" dedi. Dinçer ise mahkemenin, Türkiye'deki 12 Eylül hukuku ve yasalarını aşan, örgütlenme alanının demokratikleşmesinin önünü açan bir karar verdiğini söyledi. Dinçer, "Ankara 2. İş Mahkemesi, 15 Eylül'de söylediklerini teyit etti. Ankara'da yargıçların da olduğunu ortaya koydu. Kararla demokrasi mücadelesi ivmesinin yükseleceği yeni bir dönem başladı" diye konuştu.
Eğitim-Sen Genel Başkanı Dinçer, hükümeti de şöyle suçladı: "Hükümet hâlâ susuyor. Sayın yargıç kadar da mı yürekleri yok? Yeri geldiği zaman demokrasi havariliğini kimseye bırakmıyorlar."
Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, ilk kararında direnen yerel mahkemenin kararını temyiz ederse, dosya Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'na gidecek. Dosya temyiz edilmezse, karar kesinleşecek.

Dava nasıl başladı?
Dava süreci, Genelkurmay Başkanlığı'nın, Eğitim-Sen tüzüğünün, sendikanın kapatılmasına gerekçe oluşturacağı yönündeki yazıyı Çalışma Bakanlığı'na göndermesiyle başladı. Bakanlık, sendikanın kapatılması yönünde valiliğe görüş iletti. Valilik, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı suç duyurusunda bulundu. Savcılık, 10 Haziran 2004'te iddianameyi tamamladı. Dava 13 Temmuz 2004'te başladı. Dava, Ankara 2. İş Mahkemesi'nde görüldü ve mahkeme, ilk kararında kapatılma istemini reddetti. Bunun üzerine dosya Yargıtay 9. Hukuk Dairesi'ne gitti. Hukuk Dairesi, kararı 'sendikanın kapatılması' yönünde bozdu.

http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=144347

EĞİTİMCİLERİMİZDEN...

image_140_.jpg

resimlerim_010_.jpg

nur_en_g_r_en.jpg

Nurşen GÖRŞEN Online Resim Sergisi/yağlıboya

******************************


EVRENSEL YASA ÜZERİNE TASARIMSAL ETÜTLER

... İzmir'e kadar uzanıp bu resim öğretmenimizin sergisini gezmeye var mısınız benimle... Hadi TIKLAYIN öyleyse...

54.jpg

__rencilerimle.jpg

nur_en_g_r_en-_zmir.jpg

291361511838.jpg

ÇORUM ÖĞRETMENOKULU 1970 VE ANKARA GÜ- TÜRKÇE 1978 (MEKTUPLA ÖĞRETİM 06 ŞUBE) MEZUNLARI İLE İLETİŞİM KURMAK İSTİYORUM. // E- posta: alisahin37@hotmail.com// Kastamonu- Taşköprü

"ANKARA GÜ- TÜRKÇE 1978 (MEKTUPLA ÖĞRETİM 06
-------------------------------------------------------
ŞUBE)den:
-----------

"Bekir Koçak

Seni Ağlamak
Sevgili Adnan Yücel'in anısına,

teneke damlarında altındağı'nın
pas kokar is kokar şarap kokardı
kaçamak takılırdı o zaman gecelere
tek sözcükte aranırdı kurtluş/nerdesin
savrulan rüzgardı saçların
bulutsuz gürlerdi sesin

AŞTIM YAĞMURU SELİ
BAHAR SANDIM KARA DÜŞTÜM

acının resmini basarken gazeteler
gözlerin dostluğun saklandığı yerdi
yıba çarşısında 'ayko'da
taylan türküleri çalıp söylerdin
külüne düşman kesilirdi ateş
bir elin hasan hüseyin'de
özgen'deydi bir elin

YOLA VURDUM SENİ ERKEN
YOL UZADI ZORA DÜŞTÜM

kapılar şimdi kapandı işte
yokluğuna dayanılmaz
sensiz nasıl gidilir uzaklara
'acıya kurşun işlemez' belki
bir temmuz sabahında kanadı yara

UÇUP GİTTİN GÜN YURDUNA
TURUNCUDAN MORA DÜŞTÜM

ozan sözü doğrudur elbet
nasılsa olacak bir gün
'yeryüzü aşkın yüzü'
çaresizliğin imgeleri düşecek dillerden
kolay düşmeyecek balıklar ağa
sırrına meydan okunacak zamanın
sevgin işlenecek doğaya
çökecek 'saraylar saltanatlar'
neresinde olursa olsun dünyanın
Bekir Koçak

Utancın Güzelliği Yok

karasız insanlar dünyasındayız
geç kalmış ihbarlar sürülen izde
sen ben çoğalan giz derken
vurdumduymaz sorular bize kalan
zorlanan korku zamansız telaş
yanıtlara öncelik yok nedense
bir masalın lacivert sularına
güzellikleri taşıdı nabzın
unutkan bir şiirin ağına isyan
gözleri tanıdık bizimle yaşıt
akranı kalmamış göçebe tutkular
yabancısı değilse bu masal bu dağın
nasıl varmışız niye varmışız bilmeden
sözcükler ülkesine yorgun argın
durulmuş bir öfkeydi sendeki
yaşlı ya da kimsesiz
bir de yüzün vardı tanış
çıkarsız dostluğa değer veren
gençliği bıçaklanmış kasırgalar vardı
yaşam hükmeden yörüngede
kangren akşamlara tanık
toz pembe hücrelerde tek başına
büyüdükçe büyüdü kahrolası yalnızlık
devri âlem bir dünya
almış yürümüş densizlik
ne insanlar gelip geçti dili zehir/dili bal
ah çeken yenik sayıldı
ürkek yanımıza vurup geçti fırtınalar
hayali yarım kalan kesik kol
bedensiz iki büklüm
toprağa belenmiş/acıya döl olmuş türküm
geç kalmaya gelmez
ölümün sesini gizliyor perdeler
ellerim seyiriyor ben yokum
kimliği sensin seni arayan sesin
kan bağlamış kemendine çakallar
çoğalmış çağrılara kurulan pusu
üzgünüm utancın güzelliği yok
hava gibi su gibi doğrusu

Bekir Koçak / Damar Dergisi Ekim 2000 sayısı
http://www.adanasanat.com/siir2000/bekir_kocak.htm


ESER SAHİBİ OLAN YAZARLARIMIZ

31. Bekir KOÇAK Gizemi Temmuzda Saklı
72. Bekir KOÇAK Özgürlüğün Elleri
http://www.yozgat.gov.tr/yozgat.php?sayfa=k_5
TÜRKİYE SOSYALİST İŞÇİ PARTİSİ
YETER Kİ TEMMUZ OLMASIN / Bekir KOÇAK.
www.tsip1974.com/ - 103k - 21 Temmuz 2005 -

Utancın Güzelliği Yok/ Bekir Koçak

Utancın Güzelliği Yok

karasız insanlar dünyasındayız
geç kalmış ihbarlar sürülen izde
sen ben çoğalan giz derken
vurdumduymaz sorular bize kalan
zorlanan korku zamansız telaş
yanıtlara öncelik yok nedense

bir masalın lacivert sularına
güzellikleri taşıdı nabzın
unutkan bir şiirin ağına isyan
gözleri tanıdık bizimle yaşıt
akranı kalmamış göçebe tutkular
yabancısı değilse bu masal bu dağın
nasıl varmışız niye varmışız bilmeden
sözcükler ülkesine yorgun argın

durulmuş bir öfkeydi sendeki
yaşlı ya da kimsesiz
bir de yüzün vardı tanış
çıkarsız dostluğa değer veren

gençliği bıçaklanmış kasırgalar vardı
yaşam hükmeden yörüngede
kangren akşamlara tanık
toz pembe hücrelerde tek başına
büyüdükçe büyüdü kahrolası yalnızlık

devri âlem bir dünya
almış yürümüş densizlik
ne insanlar gelip geçti dili zehir/dili bal
ah çeken yenik sayıldı
ürkek yanımıza vurup geçti fırtınalar
hayali yarım kalan kesik kol
bedensiz iki büklüm
toprağa belenmiş/acıya döl olmuş türküm

geç kalmaya gelmez
ölümün sesini gizliyor perdeler
ellerim seyiriyor ben yokum
kimliği sensin seni arayan sesin
kan bağlamış kemendine çakallar
çoğalmış çağrılara kurulan pusu
üzgünüm utancın güzelliği yok
hava gibi su gibi doğrusu

Bekir Koçak / Damar Dergisi Ekim 2000 sayısı

KASTAMONU'dan

alsah_devr_019.jpg

BELEDİYE BAŞKANI ELEKTRİKLİ BATTANİYE KURBANI...
_____________________________________________________

DEVREKANİ İLÇESİ'NİN ESKİ BELEDİYE BAŞKANI TÜRKMEN, YATAĞINDAKİ ELEKTRİKLİ BATTANİYENİN ALEV ALMASI SONUCU ÇIKAN DUMANDAN ZEHİRLENEREK YAŞAMINI YİTİRDİ
_____________________________________________________

Kastamonu'nun Devrekani İlçesi'nin eski belediye başkanı Cemal Türkmen (68), yatağındaki elektrikli battaniyenin alev alması sonucu çıkan dumandan zehirlenerek, öldü. Alınan bilgiye göre, Devrekani İlçesi'ndeki evinde tek başına yaşayan eski belediye başkanı ve emekli milli eğitim müfettişi Cemal Türkmen (*), yatağını ısıtmak için elektrikli battaniyesini fişe taktı. Bir süre sonra alev alan battaniyeyi suyla söndürmek isteyen Türkmen, çıkan dumandan zehirlenerek, yaşamını yitirdi. Türkmen ile yanından hiç ayırmadığı iki köpeğinin de dumandan zehirlenerek öldüğü bildirildi. Türkmen, 1977-1980 yılları arasında Devrekani Belediye Başkanlığı görevinde bulunmuştu. (Kastamonu Postası'ndan)
_____________________________________________________

(*) Cemal TÜRKMEN: 1926'da Taşköprü (Kastamonu) Aşağışehirören Köyünde doğdu. İlkokula 3 yıllık Yukarışehirören Köyünde başladı. Bu okulu bitirince bir süre Taşköprü Yatılı Okulunda öğrenimini sürdürdü. İlköğretimini Gölköyde tamamladı.1944'te Gölköy Enstitüsünü; 1947'de de Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsünü bitirdi.

Gezici başöğretmen olarak Devrekani'de göreve başladı.Ardından bu ilçenin Sabuncular Köyü öğretmenliğine atandı. Yüksek Köy Enstitüsü'nü bitirdiğinden "sakıncalı" görülerek ilkokul öğretmenliğinde tutuldu. Yine Devrekani'nin Mütevelli Köyü, Çayırcık Mahallesi, Kadirbey ilkokulu ve ve Merkez iİlkokullarında çalıştı.

7135 sayılı yasa ile ilköğretim müfettişi oldu. 1959'da Yozgat'a sürüldü. Sonra Kastamonu'ya dönerek 1971'e dek bu görevde çalıştı. 1971'de resim-iş öğretmeni olarak Sinop'un Gerze Lisesine sürüldü. İki yıl sonra Kastamonu'ya döndü ve 1977'de emekli oldu.

Emekli olduktan 3 ay sonra Devrekani Belediye Başkanlığına seçildi.Bu görevi 12 Eylül'e dek (1980) sürdü. SHP Devrekani İlçe Kurucusu oldu ve bu partinin ilçe başkanlığını yaptı. Daha sonra 2000'de ADD Devrekani Şubesini kurdu ve Kurucu Başkanı oldu. 2004'te yaşamını yitirdi.
_____________________________________________________

GÖL MEZUNLARI HASRET GİDERDİ

3917.jpg

Göl Köy Enstitüsü, Öğretmen Okulu, Öğretmen Lisesi ve Anadolu Öğretmen Lisesi mezunları Cumartesi ve Pazar günleri ilimizde buluşarak hasret giderdiler. 200'e yakın mezunun bir araya geldiği buluşma günlerinin ilk gününde Atatürk ve Şehit Şerife Bacı Anıtına çelenk konulması törenini ardından Göl Anadolu Öğretmen Lisesi binasını gezdiler. Burada verilen çeşitli ikramlar sonrası eski Göl Köy Enstitüsünün bulunduğu bugünkü Jandarma Acemi Birliği ziyaret edildi ve ardından Meslek Yüksek Okulu konferans salonundaki panele geçildi. "Gölköy'ün dünden bugüne eğitim tarihindeki önemi ve kazandırdıkları" konulu Panel'i Prof.Dr.Bahri Gökçebay yönetirken, Prof. Dr. İsa Eşme ve Sinop Eski Milli Eğitim Müdürü Fikri Yavuz konuşmacı olarak katıldılar.

GÖLKÖYLÜLER BULUŞUYOR

Göl Köy Enstitüsü, Göl Öğretmen Okulu, Göl öğretmen Lisesi ve Göl Anadolu Öğretmen Lisesi mezunlarını bir araya getiren geleneksel "Buluşma Günü" hafta sonunda (25-26 Haziran 2005) yapılıyor. Kastamonu, Sinop, Karabük, Zonguldak ve Bartın'dan 300'e yakın mezun, yarın başlayacak etkinlikte bir araya gelecek. Bu mezunlar arasında iki ünlü bilim adamımız da yer alacak. Aynı zamanda YÖK üyesi de olan Galatasaray Üniversitesi'nden Prof, Dr. Necmi Yüzbaşıoğlu ve Maltepe Üniversitesi Eğitim Fakültesi Dekanı Prof. Dr. İsa Eşme hem arkadaşlarıyla hasret giderecek, hem de düzenlenecek olan panele konuşmacı olarak katılacaklar. "Gölköylüler Buluşma Günleri" yarın Öğretmenevi'nde toplanma ile başlayıp, Atatürk Anıtı'na çelenk konulması ile sürecek. Mezunlar buradan, geçmişte okullarının bulunduğu Gölköy Jandarma Taburu'na geçecekler. Öğleden sonra ise, Meslek Yüksekokulu konferans salonunda, "Gölköy'ün Dünden Bugüne Eğitim Tarihindeki önemi ve Kazandırdıkları" konulu panel gerçekleştirilecek. Mezunlar, akşam da MYO'nun sosyal tesislerinde verilecek müzikli yemekte bir araya gelecekler. Etkinlik pazar günü şehirdeki tarihi turistik yerlerin gezilmesiyle son bulacak.

Kastamonu Gazetesi


KIRMIZI IŞIKTA BEKLERKEN İNTİHAR ETTİ

KASTAMONU'NUN DEVREKANİ İLÇESİ'NDEKİ İMAM HATİP LİSESİ MÜDÜR YARDIMCISI, OTOMOBİLİNDE TABANCAYLA İNTİHAR ETTİ

Kastamonu'nun Devrekani İlçesi'ndeki İmam Hatip Lisesi'nde müdür yardımcısı olarak görev yapan Ahmet Yiğitbaş (34), otomobilinde tabancayla intihar etti. Eşi Ayfer Yiğitbaş ile bir yakınını ziyaret etmek için Kastamonu Devlet Hastanesi'ne giden Ahmet Yiğitbaş, ziyaret saatini beklemek için 37 DD 636 plakalı otomobiliyle şehir merkezinde dolaşmaya başladı. Ahmet Yiğitbaş, Taşköprü Kavşağı'ndaki ışıklara geldiğinde, henüz belirlenemeyen nedenle, eşinin yanında tabancasını başına doğrultarak ateş etti. Ağır yaralanan ve yoldan geçen vatandaşlar tarafından Devlet Hastanesi'ne kaldırılan Ahmet Yiğitbaş, tüm müdahalelere rağmen kurtarılamadı. Olayla ilgili soruşturmanın sürdüğü öğrenildi.


İNTİHAR EDEN ÖĞRETMENE ÖDÜL...

KASTAMONU'NUN DEVREKANİ İLÇESİ'NDEKİ, İMAM HATİP LİSESİ'NDE GÖREV YAPAN VE 17 KASIM'DA OTOMOBİLİNDE TABANCAYLA İNTİHAR EDEN YİĞİTBAŞ'A İL MİLLİ EĞİTİM MÜDÜRLÜĞÜ'NCE MAAŞ ÖDÜLÜ VERİLDİ

Kastamonu'nun Devrekani İlçesi'nde,İmam Hatip Lisesi'nde müdür yardımcısı olarak görev yapan ve 17 Kasım'da otomobilinde tabancayla intihar eden Ahmet Yiğitbaş'a (34) Milli Eğitim Müdürlüğü'nce yaptığı başarılı çalışmalar dolayısıyla maaş ödülü verildi.
Devrekani İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü, 24 Kasım Öğretmenler Günü öncesinde İl Milli Eğitim Müdürlüğü'ne Ahmet Yiğitbaş'ın maaşla ödüllendirilmesi konusunda teklifte bulundu, müdürlük de bu teklifi onayladı.
Ahmet Yiğitbaş, 17 Kasım'da, eşi Ayfer Yiğitbaş ile birlikte bir yakınını ziyaret etmek için Kastamonu Devlet Hastanesi'ne gitmiş, ziyaret saatini beklerken otomobiliyle şehir içinde dolaşmaya başlamıştı. Taşköprü Kavşağı'ndaki ışıklarda henüz belirlenemeyen nedenle, eşinin yanında tabancasını başına doğrultarak ateş eden Ahmet öğretmen, yoldan geçen vatandaşlar tarafından kaldırıldığı Devlet Hastanesi'nde tüm müdahalelere rağmen kurtarılamamıştı.
Devrekani İmam Hatip Lisesi'nde çok başarılı bir öğretmen olduğu okul yönetimi, öğrenci ve veliler tarafından çok sevildiği öğrenilen Ahmet Yiğitbaş'a verilen maaş ödülünü ailesinin alacağı öğrenildi.

Not: Konuyla ilgili haber linki
http://www.kastamonupostasi.com

Türkiye'de evlere kitap girmiyor

(ANKA) Türkiye'deki evlerin yüzde 40'ında 10'dan daha az kitap bulunuyor. 100'den fazla kitabı olan hane sayısı yüzde 5'lerde kalıyor. Anne ve babaların sadece yüzde 22'si okul öncesi çocuklarıyla kitap okuyor, yüzde 25'i hiç okumuyor, yüzde 53'ü ise bunu ara sıra yapıyor. Uluslararası Eğitim Başarıları Değerlendirme Kuruluşu'nun (IEA) yaptığı ankette, Türk halkının kitapla arasının iyi olmadığını ortaya koydu.
Türkiye'deki evlerin yüzde 40'nda 10 ya da daha az sayıda kitap bulunyor. 100'ün üzerinde kitap bulunan evlerin oranı ise ancak yüzde 5'lerde kalıyor.

Uluslararası Eğitim Başarıları Değerlendirme Kuruluşu, 2001 yılında Okuma Becerilerinde Gelişim Projesi (PIRLS) kapsamında Türkiye'nin de aralarında bulunduğu 34 ülkede, evlerdeki kitap sayısına ilişkin bir anket yaptı. Sonuçları 2003 yılında Milli Eğitim Bakanlığı'na sunulan Proje kapsamında, Türkiye'de 62 ilde seçkisiz yöntemle belirlenen 154 ilköğretim okulundan toplam 5 bin 390 öğrenci, veli, öğretmen ve müdürlere görüşüldü.

Bu ankete göre Türkiye'de 10 ve daha az kitap bulunan evlerin oranı yüzde 40, 11-25 arası kitabı olan ev oranı yüzde 28, 26-100 arası kitabı olan evler yüzde 23 düzeyinde bulunuyor. 101-200 arası kitabı olan evler yüzde 5 ve 200'den fazla kitabı olan evlerin oranı da yüzde 5 olarak belirlendi.
Türkiye, evlerdeki kitap sayısında anket kapsamındaki tüm ülkelerin ortalamasının altında kaldı. 34 ülke ortalamasında 10'dan az kitabı olan evlerin oranı yüzde 16, 101'den fazla kitabı olan ev oranı da yüzde 15 olarak belirlendi.
Türkiye'deki velilerin yüzde yüzde 2'si üniversite mezunu olduğunu, evlerinden 100'den fazla kitap, 25'den fazla çocuk kitabı bulunduğunu dile getirdi. Yine aynı ankette, yüzde 41 oranındaki evde ise 25'den az kitap, 25'den az çocuk kitabı olduğu ve velilerin ortaöğretim ve daha alt düzeyde eğitim aldığı görüldü. Uluslararası düzeyde ise velilerin yüzde 13'ü üniversite mezunu, ve evlerde 100'den fazla kitap, 25 den fazla çocuk kitabı bulunuyor, kitap sayısı 100'ün altında ve çocuk kitaplarının 25'in altında olduğu evlerin oranı da yüzde 13'te kalıyor.
Anne ve babaların ilköğretime başlamadan önce çocuklarıyla okuma ve yazma faaliyetlerine ilişkin sorulan sorulara, katılımcıların yüzde 35'i bunu "az", yüzde 39'u "orta" ve yüzde 26'sı ise "çok" iyi derecede yaptıklarını söyledi. Aynı soruya uluslararası düzeyde, yüzde 13 oranında az, yüzde 35 oranında orta ve yüzde 52 oranında çok iyi yanıtı verildi.
Radikal; Kültür Sanat / Kitap
Son Güncelleme 11:24
22.10.2004

Çağdaş Eğitim

Türk milli eğitiminin genel amacı, Türk ulusunun tüm bireylerini, Atatürk ilke ve devrimlerine ve Anayasa'da anlatımını bulan Atatürk milliyetçiliğine bağlı, Anayasa'nın başlangıcında belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti'ne karşı görev ve sorumluluklarını bilen ve bunları yaşamında uygulayan yurttaşlar olarak yetiştirmektir.

Çağdaş yönetim anlayışında eğitim, devletin temel görevleri arasında sayılmakta, ülke olanaklarının bu alanlara özgülenmesiyle başarının yakalanacağı vurgulanmaktadır.
Özellikle eğitim konusunda başarılı olamayan ülkelerin geleceklerinin tehlikede ve karanlık olduğu kuşkusuzdur. Çünkü eğitim, diğer tüm başarıların temelini, altyapısını ve kaynağını oluşturmaktadır.

Çocuklarımızın, ülkemizin gerçekleri ve gereksinimleri yönünde, gelişen ve değişen dünya gereklerine uygun çağdaş bir eğitim ortamı içinde yetiştirilmesi çağı yakalamanın zorunlu koşuludur. (04/06/2005)

Öğretmenlere çağrı

Aralarında Niyazi Altunya, Erdal Çalı, Ayhan Sarıhan, Mesut Gülmez 'in de bulunduğu ve eski Eğitim-İş Sendikası'nın kuruluş sürecinde etkin sorumluluk üstlenmiş bir grup öğretmen, Eğitim-Sen'in 3 Temmuz'da yapılacak genel kurulu öncesi genel bir çağrı yapma hazırlığı içindeler. 50'yi aşkın eski Eğitim-İş yöneticisinin imzaladığını öğrendiğimiz çağrının metni şöyle:
''Biz, 1980'den sonra Türkiye'de kurulan ilk kamu görevlileri sendikası olan Eğitim-İş'in kurucu ve yöneticileriyiz. Bu sendika, daha sonra Eğit-Sen'le birleşerek Eğitim-Sen'i oluşturdu. Bu yeni sendikanın organlarında da görevler aldık.
Bu nedenle, sendikamızın kapatılması sürecine yol açan gelişmeler karşısında duyarlıyız. Türkiye öğretmenlerinin umut bağladığı sendikamız tüzüğündeki '...bireylerin anadillerinde öğrenip görmesini... savunur' ibaresi nedeniyle yazık ki kapanmanın eşiğine getirilmiştir. Bu konudaki Yargıtay kararı eleştiriye açık olsa da bir gerçektir.
Ülkemizin kültürel zenginliğini oluşturan dil ve lehçelerin öğrenilmesi bir insan hakkıdır. Ancak bu dil ve lehçelerin resmi öğrenim dili olarak kullanılmasını ve bu yolla yurttaşların birliğinin zedelenmesini onaylamıyoruz. Sendikamızı yıllardır oyalayan bu talep, temel görevlerin ihmal edilmesine neden olmuş; üyelerin ve kamuoyunun sendikaya karşı güvenleri sarsılmıştır.
Tartışma konusu tüzük hükmü, yalnız hukuksal ve sendikal nedenlerle değil, siyasal nedenlerle de tüzükten çıkarılmalıdır. Çünkü öğretmenler, Cumhuriyetin temel değerlerinin savunucusudur, sendikaları da öyle olmalıdır.
Aksine bir tutumda direnmek, yüz binlerce öğretmenin on yıllardır dişleriyle, tırnaklarıyla oluşturdukları sendikalarını iç çatışmaya sürüklemek, bu büyük birikimi heba etmektir. Bunun sorumluluğu ağırdır.
Biz bu sendikayı sokakta bulmadık!'' Eğitim-Sen'e üye öğretmenler; bu uyanık, akla ve sağduyuya dayanan, soğukkanlı çağrıyı içlerinde hep duyuyorlardı zaten. Şimdi sıra çağrıyı yaşama geçirmekte...
(Işık KANSU; Ankara Kulisi'nden, Cumhuriyet; 25.06.2005)


Posted: 02:15, 2006-10-11 by Alsah Blokları - Esintiler 2
Comments (0) | Link

KUVAYİ MİLLİYE DESTANI VE AFYON

KUVAYİ MİLLİYE DESTANI
VE
AFYON

Ateşi ve ihaneti gördük
ve yanan gözlerimizle durduk
bu dünyanın üzerinde
Yaralıydı,yorgundu,fakirdi millet
en azılı düvellerle çarpışıyordu fakat
dövüşüyordu köle olmamak için iki kat
iki kat soyulmamak için.
Ayın altında kağnılar gidiyordu
kağnılar gidiyordu,Akşehir üstünden
Afyon'na doğru
Toprak öyle bitip tükenmez
dağlar öyle uzakta,
sanki gidenler hiçbir zaman
hiçbir menzile erişemeyecekti.
Kağnılar yürüyordu
yekpare meşeden tekerlekleriyle
ve onlar ayın altında dönen ilk tekerlekti
ayın altında öküzler ,başka ve küçük bir
dünyadan gelmişler gibi ufacık,kısacıktırlar
ve pırıltılar vardı hasta,kırık boynuzlarında
ve ayaklarının altında akan
toprak-torak ve topraktı,
Gece aydınlık ve sıcak
ve kağnılarda tahta yataklarında
koyu mavi humbaralar çırılçıplaktı.
Ve kadınlar birbirlerinden gizleyerek bakıyorlardı,
ayın altında geçmiş kafilelerden kalan
öküz ve tekerlek ölülerine.
Ve kadınlar, bizim kadınlarımız
korkunç ve mübarek elleri
ince,küçük çeneleri,kocaman gözleriyle
anamız,avradımız,yarimiz
ve sanki hiç yaşanmamış gibi ölen ve soframızdaki yeri
öküzümüzden sonra gelen
ve dağlara kaçırıp uğrunda hapis yattığımız
ve ekinde,tütünde,odunda ve pazardaki
ve kara sabana koşulan
ve ağıllarda ışıltısında yere saplı bıçakların
oynak kalçaları ve zilleriyle bizim olan kadınlar
bizim kadınlarımız.

Şimdi ayın altında
kağnıların ve hurçların peşinde
harman yerine kehribar başaklı sap çeker gibi
aynı yürek ferahlığı
aynı yorgun alışkanlık içindeydiler
ve on beşlik şarapnelin çeliğinde
ince boyunlu çocuklar uyuyordu
ve ayın altında kağnılar yürüyordu
Akşehir üstünden,Afyon'a doğru.
Kocatepe yanık ve ihtiyar bir bayırdır
ne ağaç ,ne kuş sesi,ne toprak kokusu vardır
gündüz güneşin,gece yıldızların altında kayalardır.
Ve şimdi gece olduğu için ve dünya karanlıkta daha bizim,
daha yakın daha küçük kaldığı için,
ve bu vakitlerde topraktan ve yürekten evimize,
aşkımıza ve kendimize dair sesler geldiği için,
Kayalıklarda şayak kalpaklı nöbetçi
okşayarak gülümseyen bıyığını
seyrediyordu Kocatepe'den
dünyanın en yıldızlı karanlığını.

Düşman üç saatlik yerdedir
ve Hıdırlık tepesi olmasa
Afyon şehrinin ışıkları gözükecek
Kuzeyde güzelim dağları
ve dağlarda tek tek ateşler yanıyordu
ve yıldızlar öyle ışıltılı öyle ferahtılar ki;
Şayak kalpaklı adam
nasıl ve ne zaman geleceğini bilmeden
güzel,rahat günlere inanıyordu
gülen bıyıklarıyla duruyordu ki mavzerinin yanında,
birdenbire beş adım sağında onu gördü.
Paşalar onun arkasındaydılar
O,saati sordu.Paşalar "Üç" dediler
Sarışın bir kurda benziyordu
ve mavi gözleri çakmak çakmaktı
yürüdü uçurumun başına kadar eğildi ,durdu
Bıraksalar ince,uzun bacaklarının üstünde yaylanarak ve akan bir yıldız gibi kayarak Kocatepe'den Afyon Ovasına atlayacaktı.

Dağlar aydınlanıyor,bir yerde bir şeyler yanıyor dağlar ağardı ağaracak, kokusu
tütmeye başladı:Anadolu toprağı uyanıyor ve bu anda,kalbi bir şahan gibi göklere salıp ve pırıltılar görüp ve çok uzak çok uzak bir yerlere çağıran bir sesler duyarak bir müthiş ve mukaddes macerada ön safta,en ön sırada şahlanıp ölesi geliyordu insanın ve vatan uğrunda, yani,toprak ve hürriyet için ölebilmek kabiliyetleriyle
Birinci ve ikinci ordular baskına hazırdılar .
Alacakaranlıkta,bir çınar dibinde, beygirinin yanında duran sarkık, siyah bıyıklı süvari,kısa çizmeleriyle atladı atına ve kılıçların,nalların,ellerin ve gözlerin parıltısı
ardarda çakan aydınlık bir bütündü.
Ali Onbaşı bir şimşek hızıyla düşündü
ve şu türküyü duyurdu:
"Dört nala gelip Uzak Asya'dan
Akdeniz&#8217;e bir kısrak başı gibi uzanan bu memleket bizim
Bilekler kan içinde,dişler kenetli,ayaklar çıplak
ve ipek halıya benzeyen toprak
bu cehennem,bu cennet bizim
kapansın el kapıları bir daha açılmasın
yok edin insanın ınsana kulluğunu,
bu davet bizim.
yaşamak bir AĞAÇ gibi tek ve hür
bir orman gibi kardeşçesine,
hasret bizim..."
Sonra sonra ,9 Eylül'de İzmir'e girdik
ve Kayserili bir nefer
yanan şehrin kızıltısı içinde gelip
öfkeden,sevinçten,ümitten ağlaya ağlaya,
Güneyden Kuzeye-Doğudan Batıya
Türk halkıyla beraber
seyretti İZMİR rıhtımından AKDENİZ'i

Nazım Hikmet

Düzenleme: Ali KÜÇÜK
30 AĞUSTOS 2003 GÜNÜ AFYON- KURTUŞLUŞ GAZETESİNDE ve 26 AĞUSTOS 2004'te ODAK GAZETESİNDE MANŞETTEN YAYINLANDI.

<_script /><_script />

Anket

Sitemi kimden öğrendiniz?
Arkadaşımdan
Reklamlardan
Arama sonucunda

Ankara'da, bugünlerde elden ele dolaşan 'Yıkın Heykellerimi' isimli bir şiir var. Yazarı ile ilgili 'S. Apaydın' isminin müstear olduğu sanılıyor. Günün koşulları içerisinde çok ilgi çekiyor. Çoğaltılıyor. Eşe dosta gönderiliyor. Köşeme aynen alıyorum.

(M.Ali Kışlalı; Radikal Gazetesi'nden)

'Yıkın Heykellerimi'

* * *

Ey milletim,
Ben, Mustafa Kemal'im...
Çağın gerisinde kaldıysa düşüncelerim,
Hâlâ en hakiki mürşit, değilse ilim,
Kurusun damağım, dilim.
Özür dilerim...
Unutun tüm dediklerimi.
Yıkın, diktiğiniz heykellerimi...

*

Özgürlük hâlâ,
En yüce değer
Değilse eğer...
Prangalı kalsın diyorsanız, köleler...
Unutun tüm dediklerimi.
Yıkın, diktiğiniz heykellerimi...

*

Yoksa, çağdaş medeniyetin bir anlamı,
Ortaçağa taşımak istiyorsanız zamanı,
Baş tacı edebiliyorsanız
Sanatın içine tüküren adamı...
Unutun tüm dediklerimi.
Yıkın, diktiğiniz heykellerimi...

*

Yetmediyse acısı, şiddetin, savaşın.
Anlamı kalmadıysa
Yurtta sulh, dünyada barışın.
Eğer varsa ödülü, silahlanmayla yarışın.
Unutun tüm dediklerimi.
Yıkın, diktiğiniz heykellerimi...

*

Özlediyseniz fesi, peçeyi.
Aydınlığa yeğliyorsanız, kara geceyi.
Hâlâ medet umuyorsanız
Şıhtan, şeyhten, dervişten.
Şifa buluyorsanız,
Muskadan, üfürükçüden...
Unutun tüm dediklerimi.
Yıkın, diktiğiniz heykellerimi...

*

Eşit olmasın diyorsanız, kadınla erkek...
Kara çarşafa girsin diyorsanız,
Yobazın gazabından ürkerek...
Diyorsanız ki, okumasın Kadınımız, kızımız;
Budur bizim alın yazımız...
Unutun tüm dediklerimi.
Yıkın, diktiğiniz heykellerimi...

*

Fazla geldiyse size,
Hürriyet, Cumhuriyet...
Özlemini çekiyorsanız,
Saltanatın, sultanın...
Hâlâ önemini anlayamadıysanız,
Millet olmanın...
Kul olun, ümmet kalın,
Fetvasını bekleyin, Şeyhülislamın...
Unutun tüm dediklerimi.
Yıkın, diktiğiniz heykellerimi.
RAHAT BIRAKIN BENİ..."

S(üleyman) APAYDIN

atabe1.gif

Atatürk'ün Bütün Eserleri-I
1. Basım: Ekim 1998 3. Basım: Aralık 2003

Atatürk'ün Bütün Eserleri 2
1. Basım: Mayıs 1999 3. Basım: Kasım 2003 Sayfa: 424

Atatürk'ün Bütün Eserleri-3
1. Basım: Mayıs 2000 3. Basım: Aralık 2003 Sayfa: 420

Atatürk'ün Bütün Eserleri-4
1. Basım: Kasım 2000 2. Basım: Kasım 2003 Sayfa: 408

Atatürk'ün Bütün Eserleri-5
1. Basım: Nisan 2001 2. Basım: Nisan 2002 Sayfa: 404

Atatürk'ün Bütün Eserleri-6
1. Basım: Ağustos 2001 6. Basım: Nisan 2003 Sayfa: 436

Atatürk'ün Bütün Eserleri-7
1. Basım: Ocak 2002 2. Basım: Kasım 2003 Sayfa: 376

Atatürk'ün Bütün Eserleri-8
1. Basım: Mayıs 2002 2. Basım: Şubat 2004 Sayfa: 440

Atatürk'ün Bütün Eserleri-9
1. Basım: Ekim 2002 Sayfa: 432

Atatürk'ün Bütün Eserleri-10
1. Basım: Mart 2003 Sayfa: 392

Atatürk'ün Bütün Eserleri 11
1. Basım: Eylül 2003 Sayfa: 452

Atatürk'ün Bütün Eserleri 12
1. Basım: Aralık 2003Sayfa: 424

Atatürk'ün Bütün Eserleri 13
1. Basım: 200? Sayfa:...

Atatürk'ün Bütün Eserleri 14
1. Basım: 200? Sayfa: ...

Atatürk'ün Bütün Eserleri 15
1. Basım: 200? Sayfa: ...

http://www.kaynakyayinlari.com

Atatürk'ün Bütün Eserleri Danışma Kurulu

(Alfabetik soyadı sırasına göre)

M. Türker Acaroğlu
Prof. Dr. Feroz Ahmad
Prof. Dr. Sina Akşin
Talip Apaydın
Prof. Dr. Zeki Arıkan
Prof. Dr. İlhan Arsel
Ercüment Hüsnü Baki*
Nejat Birdoğan**
Muazzez İlmiye Çığ
Ali Dündar
Yrd. Doç. Dr. İsmet Görgülü
Prof. Dr. Tahir Hatipoğlu
Prof. Dr. Alpaslan Işıklı
Suphi Karaman
Prof. Dr. Nejat Kaymaz
Necdet Kurdakul
Em. Tümg. Turhan Olcaytu
Emin Özdemir
Sadık Perinçek**
Dr. Doğu Perinçek
Prof. Dr. Tülin Sağlamtunç
Zeki Sarıhan
Prof. Dr. Taner Timur
Prof. Dr. Şerafettin Turan
Gürbüz Tüfekçi
Memet Türkkan

* Atatürk'ün Bütün Eserleri'nin yayımına, binlerce sayfa eski yazı belgeyi
okuyarak büyük katkılarda bulunan Ercüment Hüsnü Baki'yi 23 Aralık 2001
tarihinde kaybettik. Sayın Hüsnü Baki, tüm kitaplığını Atatürk'ün Bütün
Eserleri'ne bağışlamıştı. Saygıyla anıyoruz.
** Sadık Perinçek'i 13 Eylül 2000, Nejat Birdoğan'ı 4 Mayıs 2001 tarihinde
kaybettik.

15 CİLT
TAMAMLANDI
Atatürk'ün Bütün Eserleri
Mustafa Kemal Atatürk'ün yazdığı, söylediği ve imzaladığı bütün belgeler biraraya getiriliyor. Böylece Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet Devrimi süreci, bilim adamlarına, araştırmacılara, aydınlara, bütün yurttaşlara ve dünya kamuoyuna, özgün kaynaklardan, yanlışsız, eksiksiz ve yorumsuz olarak sunuluyor.

Projenin Kapsamı

Türkiye Devrimi'nin büyük önderi Mustafa Kemal Atatürk'ün yazdığı, söylediği ve imzaladığı bütün belgeler biraraya getiriliyor. Böylece Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet Devrimi süreci, bilim adamlarına, araştırmacılara, aydınlara, bütün yurttaşlara ve dünya kamuoyuna, özgün kaynaklardan, yanlışsız, eksiksiz ve yorumsuz olarak sunuluyor.

Neden "Atatürk'ün Bütün Eserleri"

Mustafa Kemal Atatürk'ün hayatı, 1908 Devrimi öncesinden 1938'de hayata göz yummasına kadar toplumumuzun devrim süreçleriyle iç içedir. Başında bulunduğu eylem, yalnız ulusal tarihimize damgasını vurmakla kalmamış, insanlık tarihinin yaratılmasına da önemli katkıda bulunmuştur. Atatürk'ün ağzından ve kaleminden çıkan sözcükler, önderliğini ettiği Cumhuriyet Devrimi'nin en önemli göstergeleridir. Atatürk'ün düşünce ve görüşleri tarihsel akış ve bütünlük içinde anlamlıdır.

Türkiye'de ilk kez

Atatürk'e ait bütün yazı ve konuşmaların tarih sırasıyla bir araya getiren bir çalışma ölümünden 60 yıl sonra ilk kez gerçekleştiriliyor.

Tarihin boşlukları doluyor

"Atatürk'ün Bütün Eserleri" yalnız bir derleme ve özgün metinlere göre düzeltme çalışması değildir. Bir araştırma ve keşif faaliyetidir.
Yurtiçinde ve yurtdışında, Cumhurbaşkanlığı Arşivi'nden Sovyet Devlet Arşivi ve ABD Senatosu Kütüphanesine kadar, özel ve devlet arşivlerinde gizlenen ya da kıyıda köşede kalmış belgelere ulaşmak için özel bir çalışma yürütüldü. Yüzlerce belge, yazı, mektup, demeç, tutanak, görüşme ve konuşma biraraya getirildi. İlk kez yayımlanacak Atatürk'e ait bu belgeler, devrim tarihimizin yeniden yazılmasını gerektirecek ve tartışma yaratacak önemdedir.

Birikimli ve geniş uzman kadrosu

Bilimadamları ve araştırmacılardan oluşan 28 kişilik Danışma Kurulu'nun yanısıra, çok sayıda uzman araştırmacı, arşivci, çevirmen ve redaktör de eserin çalışmalarında görev almaktadır. Çalışmalar, Ankara ve İstanbul merkezli olmak üzere iki ana birimden yürütülmektedir.

Aracısız... Yorumsuz... Yanlışsız....

Geçmişte yayımlanmış çeşitli eserlerde bulunan hata, tahrifat ve eksikler düzeltildi.
&#8226; Geniş bir arşiv taramasıyla belgelerin asıllarına ya da ilk kaynaklarına ulaşıldı.
&#8226; Eski yazı metinlerin çevrimyazısı gerçekleştirildi... Özgün belgesi İngilizce, Almanca, Rusça, Fransızca ve diğer dillerden metinler dilimize yeniden çevrilerek karşılaştırıldı. Özgün metin, 40 yaş aydın kuşağının Türkçesi temel alınarak, tarihi dokusu bozulmadan sadeleştirildi.Yalnızca Atatürk'e ait olduğu kanıtlanmış metinlere yer verildi. Anılardaki aktarmalardan belgenin aslına ulaşmak için yararlanıldı.

Gelecek açısından güvence

Çekmecelerde, sandık odalarında, sahaflarda kaybolup gidecek çok özel ve değerli belgeler, fotoğraf ve kitaplar, Atatürk'ün bütün Eserleri çalışmasıyla toplanmakta ve korunmaktadır.
Bütün Cumhuriyet kuşaklarına, araştırmacılara, arşivcilere, Kemalist Devrim'in önder kadrolarının çocuklarına, torunlarına çağrıda bulunuyoruz. Olabildiğince eksiksiz bir eser yaratmak için ellerinde bulunan Atatürk'e ait belgelerin bir örneğini bize ulaştırmalarını diliyoruz. Katkıda bulunan herkesin adı eserin ilk sayfalarında yer alıyor.

2003 yılında tamamlanacak

Cumhuriyet tarihimizde böyle geniş çaplı bir derlemenin bugüne dek gerçekleştirilmemiş olması ve içinde bulunduğumuz toplumsal ve siyasal sürecin dayatması, bizi bu çalışmanın biran önce bitirilmesi göreviyle karşı karşıya bırakmaktadır.
15 ciltlik eserin 2003 yılında tamamlanması hedeflenmektedir.

Devrimci gelenekle devrimci geleceği yaratmak

Devrimci gelecek, ancak devrimci geleneğin birikimiyle yaratılabilir.
Atatürk'ü bilmek ve anlamak, bir yönüyle 20. yüzyıl Türkiye'sini ve dünyasını inceleme ve açıklama çabasının bir gereğidir; diğer yönüyle 21. yüzyıl Türkiye'sini kurma mücadelesinin gereğidir.
20. yüzyılın devrimci yükselişinde, ezilen dünyanın ayağa kalkışını ateşleyen ve 21. yüzyılın büyük devrimci atılımlarına olağanüstü katkılarda bulunacak olan Türkiye halkına ve aydınlarına Atatürk'ün Bütün Eserleri'ni derin saygı ve bağlılıkla sunuyoruz.

http://www.kaynakyayinlari.com/

alsah_devr_018.jpg

Yekta Güngör Özden
Şiirlerle Atatürk

ADD Genel Kurulu'nda soldan sağa sırasıyla Hanönü, Devrekani ve Taşköprü delegeleri Yekta Güngör ÖZDEN'le birlikte. (Haziran 2002)

Sabahattin Ali, Aşık Veysel, Abdülkadir Bulut, Behçet Kemal Çağlar,
Faruk Nafiz Çamlıbel, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Ziya Gökalp, Attilâ İlhan,
Ceyhun Atuf Kansu, Hasan Hüseyin Korkmazgil, Cahit Külebi, Behçet Necatigil,
Ümit Yaşar Oğuzcan, Orhan Seyfi Orhon, Yusuf Ziya Ortaç, Yekta Güngör Özden,
Nâzım Hikmet Ran, Cahit Sıtkı Tarancı, Mehmet Emin Yurdakul...
134 şairden 202 şiir...
Yekta Güngör Özden'in titiz derlemesiyle en geniş ve en yeni Atatürk şiirleri seçkisi...

Genişletilmiş 4. baskı, 400 sayfa, 10 YTL

İÇİNDEKİLER
Önsöz
Sadiye AKAY
Örnek Atatürk'ümüz
Nahit Ulvi AKGÜN
Atatürk
Sabahattin Kudret AKSAL
Bir Resimde Atatürk
Doğan Naci AKSAN
Anıtkabir
Sabahattin ALİ
Benim Aşkım
Mahmut ALPTEKİN
Çaldağı'nda Bir Mustafa Kemal Gecesi
Ahmet ALTÜMSEK
Atatürk'ün Yolunda
Melih Cevdet ANDAY
Atatürk'ün Bir Saati Vardı
Rıza APAK
Atatürk Deyince
Süleyman APAYDIN
Yıkın Heykellerimi
Talip APAYDIN
Nutuk
Adnan ARDAĞI
Her Mevsimde Çocuklarla Atatürk
10 Kasımlı Sonbahar
Atatürk
M. Sunullah ARISOY
IV. Hem Övgü, Hem Ağıt (Mustafa Kemal Türküsü'nden)
Orhan ASENA
Atatürk
Arif Nihat ASYA
O
M. Sami AŞAR
Atatürk Özlemi
Aşık VEYSEL
Ağıt
T. Turan ATASEVER
O, Atatürk
Oğuz Kâzım ATOK
Eşsiz Yürek
Osman ATTİLA
Ah Bu On Kasım'lar
Edip AYEL
Ant
Sami AYHAN
Atatürk Türkiye
BAŞARAN
Yaşıyorsun
İhsan Fikret BİÇİCİ
Çıkmamız Gerek Artık
Ali İhsan BEYHAN
Sen Gereksin Bize
Tahsin BİLENGİL
Atatürk
Ali F. BİLİR
Mustafa Kemal'in Düşleri
Salâh BİRSEL
Sisten Sonra
Türkiye Şarkısı
Osman BOLULU
Yine Kahrolası Kasım
E. Sezai BOZDOĞAN
Çocuğuma
Kâmûran BOZKIR
Bir Şiirden Parçalar
Trakyalı Âşık Halil (Halil Tekin BUÇAK)
Çakır'ın Destanı
Abdülkadir BULUT
10 Kasım Duvarı
İbrahim Zeki BURDURLU
Mustafa Kemal
Atatürk
Mustafa CAN
Atatürk
Mustafa CANBOLAT
Mustafa Kemal'i Gördüm
Mustafa CEYLAN
Atatürk
Bedrettin CÖMERT
Herşey Mustafa Kemal
Behçet Kemal ÇAĞLAR - Faruk Nafiz ÇAMLIBEL
Onuncu Yıl Marşı
Behçet Kemal ÇAĞLAR
İzinde
O İhtilâl Bayrağı
Görmeye Geldim
Nöbetçi Millet
1957'de 10 Kasım'a 10 Satır
1960'da 10 Kasım'a 10 Satır
Faruk Nafiz ÇAMLIBEL
Bizsiz Gidiyor
Fazıl Hüsnü DAĞLARCA
Atatürk
Bayrak Türkü
Kahraman
Mustafa Kemal
Mustafa Kemal
Mustafa Kemal'in Kağnısı
Mustafa Kemal'in Kartalı
İlhan DEMİRASLAN
Bu On Kasım&#8217;da Anıt-Kabir&#8217;deki
M. Güner DEMİRAY
Atatürk
Sen Mustafa Kemal&#8217;sin
Atatürk
Şahinkaya DİL
Atatürk Çağları
Atatürk
Kerim Aydın ERDEM
Atatürk Bıraktı
Bekir Sıtkı ERDOĞAN
Cumhuriyetimizin 50. Yıl Marşı
Muzaffer ERDOST
Atatürk Dersi
Doğan ERGENELİ
Atatürk Destanı
Abdullah Rıza ERGÜVEN
Mustafa Kemal
Jülide Gülizar ERGÜVEN
Canyoldaşıma Mektuplar
Yüksel ERKEKLİ
Atatürk&#8217;ün Öğrencilere Mektubu
Nüzhet ERMAN
Selâm
Celâl Sahir EROZAN
O Geliyor
M. Celâl ERTUGAY
Ölmez ki
Ergun EVREN
Atatürk Vatan Oldu
Mustafa Kemal
Florinalı Nâzım
Gazi&#8217;nin Heykeli Karşısında
Ziya GÖKALP
Gazi&#8217;ye İstida
Niçin?
Orhan Şaik GÖKYAY
Destan
Yas
İbrahim Alâddin GÖVSA
Tavaf
Yalçın GÜLPINAR
Çankaya
İlhami GÜNTEL
Atatürk
Muzaffer HACIHASANOĞLU
Bir Kuş Uçar Anıtkabir'e Doğru
Subutay HİKMET
Atatürk&#8217;ü Gördüm Düşümde
Sığar Kalbimize Atatürk
Görmek Atatürk&#8217;ü
Ayhan HÜNALP
Atatürk
Attilâ İLHAN
Mustafa Kemal
Kalpaklı Süvari
Ayhan İNAL
On Kasım
Özbek İNCEBAYRAKTAR
Atatürk Bayramı
Ben Mustafa Kemal'im
Mustafa Kemal
Tarık Dursun K.
Uyanık Uyku
Şu Sonsuz Koşu
Ceyhun Atuf KANSU
Atatürk İlkokulu
Havza Yollarında Mustafa Kemal
Mustafa Necati KARAER
Atatürk İnanmak Gibi
Mustafa Kemal&#8217;i Düşünürken
Cumali KARATAŞ
On Kasım Sabahı
Atatürk&#8217;ü Sevmek
Teoman KARAHUN
Ağıt
Vasfi Mahir KOCATÜRK
Heykelin Karşısında
Hasan Hüseyin KORKMAZGİL
Yaşlanmayan AnanınYaşlanmayan Mektubu
Enis Behiç KORYÜREK
Gazi
Ahmet KÖKLÜGİLLER
Seni Duyuyorum Atatürk
Atatürk Yükseliş Demek
Mithat Cemal KUNTAY
Atatürk&#8217;ün Cenazesi Ankara&#8217;da Karşılanırken
On Beş Yılı Karşılarken
İhsan KURT
Atatürk&#8217;üm
Cahit KÜLEBİ
Atatürk Kurtuluş Savaşında
Necip MİRKELAMOĞLU
Atatürk'e Sesleniş
Yaşar Nabi NAYIR
Gazi&#8217;ye
Behçet NECATİGİL
Resim
Atatürk
Türklük Atatürk
Atatürk&#8217;ün Yüz Kalıbı
Ümit Yaşar OĞUZCAN
Bayraklaşan Atatürk
Mustafa Kemal&#8217;i Düşünüyorum
Tarık ORHAN
Atatürk
Atatürk Olmak
Gidiyor
Gazimize
Yusuf Ziya ORTAÇ
İstiklâl Savaşında
Gazimize
Erdal ÖZ
Atatürk İçin
Yekta Güngör ÖZDEN
En Büyük Türk Devrimi
10 Yıl Geçti Ne Değişti Bir Kez Daha Düşünelim
Atatürküm
Atatürk
Her Türk Bir Atatürk
Atatürk
Atatürk
Atatürk
Bağışla Bizi Atatürk!
Atatürk Yürüyor
Nice 75 Yıllara...
Atatürk
Atatürk&#8217;ümüz
Yine
Atatürk
Şinasi ÖZDENOĞLU
Mustafa Kemal Ateşi
Atatürk&#8217;süz
Ahmet ÖZER
Mustafa Kemal
Sami N. ÖZERDİM
Bu Kadar Yazabildim
İhsan ÖZKAYNAK
75. Yıl Marşı
Ünsal ÖZMEN
Es Gök Gözlü, Güneş Saçlı Rüzgâr Es
Bekir ÖZTOP
O&#8217;nunla Olmak
Arif Hikmet PAR
Mustafa Kemal&#8217;in Elleri
Mustafa Kemal gibi
Ali PÜSKÜLLÜOĞLU
Mustafa Kemal
Atatürk
Nâzım Hikmet RAN
Kuva-yi Milliye&#8217;den
Samih RIFAT
Ya Ölüm, Ya İstiklal
Mehmet SALİHOĞLU
Bir Düş
Tahsin SARAÇ
İşte O Atatürk
İsmail Ali SARAR
Destan Atatürk
M. Şükrü SARI
10 Kasım
Hasan Lâtif SARIYÜCE
Ant
Faika SARP
Bulurum Seni
Halil SOYUER
Atatürk&#8217;e Sesleniş
Türkiyem
Sabih ŞENDİL
Mustafa Kemal
İstiklâl Savaşında Mustafa Kemal
Hasan ŞİMŞEK
Mustafa Kemal Adıyla
Atatürk
Cahit Sıtkı TARANCI
10 Kasım
Mesut TARCAN
Kasım Rüzgârları
Bandırma Vapuru
İstiklâl Savaşında Atatürk
Suat TAŞER
Sendendir Atatürk
Talât TEKİN
Atatürk Gülümsedi
İlhamı Bekir TEZ
Mustafa'nın Doğuşu
Mahmut TURGUT
Mustafa Kemal&#8217;e Yürüyorum
Kucakladım Mustafa Kemal&#8217;i
Turgut UYAR
Gazi Paşa'ya Ağıt
Muzaffer UYGUNER
Atatürk Kocatepe'ye Tırmanıyordu
Halil UYSAL
Atatürk'e Tekmil Veriyorum
Engin ÜNSAL
Mustafa Kemal Türküsü
Emin Faik ÜSTÜN
Atatürk
Halim YAĞCIOĞLU
Mustafa Kemal
Mustafa Kemaller Tükenmez
Atatürk'ten Son Mektup
Özker YAŞIN
Vatan Rüzgârlarınla Dalgalandı
Ethem YAZGAN
Adına Yazdığım Şiirlerden
Faruk Şükrü YERSEL
Atamız İçin
M. Kemal YILMAZ
Atatürk'ün Eli
Mehmet Emin YURDAKUL
Atatürk için
Ali YÜCE
Atatürk Selâm Göndermiş
Dersimiz Bağımsızlık
The Biggest Global Father
Atatürkçülük 368
Atatürk Aydınlığını Karanlıkçı Dişler Kesmez
Atatürk
Hasan Ali YÜCEL
Atatürk
Atatürk
Halide Nusret ZORLUTUNA
Gazi
Yekta Güngör Özden'in özgeçmişi


Posted: 02:12, 2006-10-11 by Alsah Blokları - Esintiler 2
Comments (0) | Link

DAĞLARCA'dan 2 ŞİİR:

DAĞLARCA'dan 2 ŞİİR:

Mustafa Kemal'in Kağnısı

Yediyordu Elif kağnısını,
Kara geceden geceden.
Sanki elif elif uzuyordu, inceliyordu,
Uzak cephelerin acısıydı gıcırtılar
İnliyordu dağın ardı, yasla,
Herbir heceden heceden.
Mustafa Kemal'in Kağnısı derdi, kağnısına
Mermi taşırdı öteye, dağ taş aşardı.
Çabuk giderdi, çok götürürdü Elifcik,
Nam salmıştı asker içinde
Bu kez herkesten evvel almıştı yükünü,
Doğrulmuştu yola, önceden önceden.
Öküzleriyle kardeş gibiydi Elif,
Yemezdi, içmezdi, yemeden içmeden onlar
.Kocabaş çok ihtiyardı, çok zayıftı,
Mahzundu bütün bütün Sarıkız, yanısıra,
Gecenin ulu ağırlığına karşı,
Hafiftiler, inceden inceden.
İriydi, Elif, kuvvetliydi kağnı başında,
Elma elmaydı yanakları, üzüm üzümdü gözleri,
Kınalı ellerinden rüzgar geçerdi daim,
Toprak gülümserdi çarıklı ayaklarına.
Alını yeşilini kapmıştı, getirmişti
Niceden niceden.
Durdu birden bire Kocabaş, ova bayır durdu
Nazar mı değdi göklerden, ne?
Dah etti, yok! Dahha! dedi, gitmez.
Ta gerilerden başka kağnılar yetişti, geçti, gacır gucur.
Nasıl durur Mustafa Kemal'in Kağnısı,
Kahroldu Elifcik düşünceden düşünceden.
Aman Kocabaş, ayağını öpeyim Kocabaş,
Vur beni, öldür beni, koma yollarda beni
Geçer, götürür ana, çocuk mermisini askerciğin
Koma yollarda beni, kulun köpeğin olayım.
Bak hele üzerinden ses seda uzaklaşır,
Düşerim gerilere iyceden iyceden.
Kocabaş yığıldı çamura
Büyüdü gözleri büyüdü, yürek kadar,
Örtüldü gözleri, örtüldü hep.
Kalır mı Mustafa Kemal'in Kağnısı bacım.
Kocabaş'ın yerine koştu kendini Elifcik,
Yürüdü düşman üstüne, yüceden yüceden.

Fazıl Hüsnü DAĞLARCA

***************

Mustafa Kemal'in Oğlu

Mustafa Kemal'in oğlu diyorlardı ona,
Sırtını okşamıştı Mustafa Kemal bir sabah erken.
Geçiyordu paşalarla, beylerle
Su içmişti tarlasından şuncağız.
Öbür çocuklardan ayırmıştı kendini artık.
Adını duyuyordu yüreğinde ateşçe
Soluk alırken, ek

A. Şahin'in Not Defteri

20/2/2009 · Kategori: Inceleme

A. Şahin'in Not Defteri

A. Şahin'in Not Defteri
&#8226; 2/17/2006 - Notlar... Değinmeler.../ Ali ŞAHİN
Posted in Deneme
2005-08-11 Anlatan Anlatana Ama...
Bisim basına hiç mi hiç akıl- sır erdiremedim gitti. Gerçi erdirebilen de yok ama... Hergün herkes birşeyler anlatır durur, hele biraz da medyatikse tamam, dokunma keyfine gitsin! Bizim Cideli İhtiyar Rıfat Ilgaz'ı kim ne etsin,değil mi? Hele bir de mimli ise... Cide Festivalinde Ünlü Şairimiz anıldı, ben de önemli noktalara değinildiğini sandığım bir konuşmanın uzunca çözümü ile izlenimlerimi karaladım, biraz da mürekkep yalamış bir izleyici olarak. Radikal'de istedim ki Rıfat Hocayı analım; ama bir aydır ne bir ses, ne bir nefes... Sağlık olsun, ne diyelim!...

Yazan : Ali ŞAHİN ( Kişisel Sayfası / Radikal Puanı: 1515)

2005-08-09 Bir Şairi Anmak....
Can Yücel'in ölümünden beri her yıl Datça'da düzenlenen '6. Can Şenliği'nin gerçekleşecek olması sevindirici. Sanata edebiyata bir yaşam vermiş şiirimizin ustalarının hele de bir festival çerçevesinde, büyük katılımlarla anılması daha da güzel. Yapılıyor, yapılmıyor diye papatya falı bakılırken gelinen nokta umut verici ülkemiz, edebiyatımız, şiirimiz açısından. Biz de bir başka yöredeydik temmuzun ilk haftasında: Şair Rıfat Ilgaz&#8217;ın: Martıların düşürdüğü tohumdan/ Filizlendiğine inandığım kasabamız/ Yosun kokardı evleri/ Çarşıları midye kokardı/ Çekirdeği çölden gelen mescidin/ Boy attığına şaşardım/ Bu deniz yüklü havada/ Nedense gelişemedi bir türlü/ En şirin yerine dikilen/ İrili ufaklı mezar taşları, dediği kasabada, Cide'deydik. Sınıfın ozanıyım mimli,/ Hababam Sınıfı'nın yazarıyım ünlü, diye kendini tanıtan mimli şair ve ünlü yazarımız, Koca Çınar Rıfat Ilgaz&#8217;ı ölümünün 12. yılında, 10. Rıfat Ilgaz Sarıyazma Kültür ve Sanat Festivaliyle anmak için.

Yazan : Ali ŞAHİN ( Kişisel Sayfası / Radikal Puanı: 1515)

2005-08-09 Daha Ucuz, Daha Çok Baskı
Türk basını adına sevindirici bir haber; demekki okur var, maddi koşullar elverişli değil diye düşündürüyor insanı: 'Haftalık haber dergileri arasında lider konuma yükselen Tempo'nun bu sayısı 100 bin basılarak bir rekor kırdı. Talebe yetişmek için 100 bin basıldığı belirtilen Tempo'nun 80 bin dağıtılan 19 Temmuz sayısı 70 bin 131, 26 Temmuz sayısı da 70 bin 434 adet satmıştı.' İyi de olmuş, daha çok okura ulaşmış. Ancak merak ettiğim bir konu var: Dergi önceki tiraj ve fiatla her sayıda kaç YTL kazanıyordu, yeni tiraj ve fiatla kaç YTL zarar etti? Yoksa sürümden kazanıp karda mı? Öyle ki bu fiatla bayilere uğrayıp eli boş dönenin de haddi hesabı yok. Durum herkesin bildiği o meşhur ticarette beşe alıp üçe satarak sürümden kazanma hikayesi gibi değilse, basının bundan ders alıp daha kaliteli ve daha çok, daha ucuz yayınlara yönelmesi gerekir diyorum ben... Baskı çoğaldıkça maliyetin düşeceğinden hareketle...

Yazan : Ali ŞAHİN ( Kişisel Sayfası / Radikal Puanı: 1515)

2005-08-07 Donlu mu, Donsuz mu?
Biz havanda su dövmeyi pek mi seviyoruz ne? Bir zamanlar kanlı mı kansız mı tartışması vardı, şimdilerde de donlu- donsuz tartışması mı başlamış! Hani bir programda TV'ler hava durumu sunumlarına renk katmak istemişti de bir sunucumuz haber sonunda herkese donsuz geceler demiş, işinden olmuştu... Bakın bu hikaye işten de ediyor aman dikkatli olun ha! Bereket ben işsizim artık. Valla dostlar bu iş biraz karışık ne bilek... Hiçbir yerde hiçbir standart yok mu ne? Ayrıca açıklık kapalılık; edep dışılık olmadıkça kimden kime ne? Fazla sınırlama, ki neye göre yapılacak, donsuzluk işin esprisi tabii... Neyse en iyisi bunlara boş versek de ülkedeki asıl gündemi kaçırmasak, yaşamsal sorunları göz ardı etmesek... Anlaştık mı, ne dersiniz? Bu daha yaşamsal derseniz o ayrı tabii.

Yazan : Ali ŞAHİN ( Kişisel Sayfası / Radikal Puanı: 1515)



2005-08-09 Anaların Ağlamaması İçin
15 Haziran'da kamuoyuna açıklanan bildirideki görüşlere akl-ı selim sahibi hiçbir kimsenin katılmaması mümkün değil, sorun çok güzel saptanmış: 'Aşağıda imzası bulunanlar, bulunduğumuz çatışma ortamından derin bir kaygı duymaktayız. Sadece geçen ay 50'ye yakın insanımızı yitirdik. 15 yıl süren ve 30 bin civarında insanımızın kaybına yol açan, taraflarca &#8216;düşük yoğunluklu çatışma' veya &#8216;kirli savaş' olarak adlandırılan dönemin acıları, milyonlarca insanımızı derinden yaraladı. Artık insanlarımız ölmesin, barış içinde ve adil bir yaşam sürelim. PKK'nın silahlı eylemlere derhal ve önkoşulsuz son vermesini istiyoruz. Hükümetin, kalıcı barışın sağlanması ve herkesin demokratik toplumsal hayata katılabilmesi için gerekli yasal düzenlemeleri gerçekleştirmesini talep ediyoruz.'
Bu her yurtsever vatandaşın ortak talebi. Umarım tez zamanda gerçekleşir de bundan sonra olsun analar ağlamaz.

Yazan : Ali ŞAHİN ( Kişisel Sayfası / Radikal Puanı: 1515)

205-08-11 Şubelerde Kitap Olsa
Bankaların Kültür Sanat çalışmaları olmalı mı, olmamalı mı? Hele Yapı Kredi gibi böylesine yayın dünyasına dalınmalı mı, diye düşünürüm zaman zaman... Bu tür girişimler geçmişte de başlatıldı ama ya bırakıldı ya da öylesine sürdürülüyor... Günümüzde bile şöyle okunabilecek kitap bulunacak kitapçı dükkanları yok birçok ilçe ve beldelerimizde. Keşke diyorum bu tür çalışmalar yurdun her yanında şubesi bulunan kuruluşlarca da yapılsa ama Ankara Kızılay'da Köşe başında bir dükkana sıkışıp kalmasa, tüm şubelerde bu kitapları görüp dokunabilsek, alamasak da koklamış oluruz hiç değilse.

Yazan : Ali ŞAHİN ( Kişisel Sayfası / Radikal Puanı: 1515)

2005-08-10 Divan Edebiyatı Unutulmuş!
100 Temel Eserde gözden kaçan birşey daha var biliyor musunuz? Divan Edebiyatı... Oldu olacak onu da yerleştirseler de çocuklar kitaptan iyice yaka silkseler...

Yazan : Ali ŞAHİN ( Kişisel Sayfası / Radikal Puanı: 1515)

2005-08-10 Yağmur cemi

Haydar Ergülen

(452 kişi okudu)

Yağmur iyidir, içimizi gösterir, kimseye değil elbette, kendimize. Bilinir 'içlenme sanatında usta' olanların bunu içlerine düşen uzun yağmurlarda sınadıkları, içlerine baka baka yağmur oldukları da. Biz olamadık.
Biz, içlenme sanatından geçtim, yağmurun da acemisi olduğumuz için sabır gösteremeyiz, yağmurun halince gelmesini, meşrebince yağmasını bekleyemeyiz, tıpkı gözyaşlarımızın peşinden koştuğumuz gibi yağmurun da peşinden koşarız. Üstelik acelemizin yağmura da, gözyaşlarına da, Edip Cansever'in 'Kirli Ağustos'una da saygısızlık olduğunu unutarak. Acemiliğimizi Turgut Uyar bağışlamıştı, acelemizi de Edip Cansever bağışlasın diyerek...
Vardık Karaburun'a. İzmir'den sonra iki saat kıyıları dolaşarak giden minibüste ise kendimizi Cemal Süreya'nın 'Göçebe'si gibi hissettik: "Kargapazarı dağlarını dolanan yaşlı ve öfkeli bir otobüsteyim". Yağmur bizden evvel gelmiş Karaburun'a, yani acelemiz ve acemiliğimiz bizi geçmiş, iyidir dedik, nasılsa şiiri ezberimizdeydi. Nâzım Hikmet'in 'Simavne Kadısı Oğlu Şeyh Bedreddin Destanı'ndaki 'Duyduk ki Mustafa huruç eylemiş/Aydın elinde Karaburunda' dizelerini 'vardık ki yağmur huruç eylemiş' diye okusak, koca şairimiz de bize gülümserdi herhalde.
Meğer yağmurun önümüze düşmesi sebepsiz değilmiş, bizi bir 'yağmur cemi'nde dostlarla buluşturmak içinmiş, bir kere daha şükrettik yağan, toplayan, buluşturan yağmura. Demek ki Şeyhim Bedreddin ve yoldaşları Börklüce Mustafa ile Torlak Kemal "yağmur aranıza değil, gönlünüze düşsün" diyerek çağırmışlar bizi Karaburun'a, eyvallah şeyhim eyvallah! Serez çarşısında asılan Şeyhim Bedreddin için "çırılçıplak ağaca asılan çırılçıplak gelecek yine" dendiği gibi olacakmış meğer. Herkes tamam olunca herkesin içine bakması bitince, sıra birbirimize bakmaya, yağmurda cem olmaya geldi: Roll, Express, Karaf, Cumhuriyet ve Birgün'den dostlarımızı gördük. Karaburun Belediye Başkanı Serdar Yasa'yı ODTÜ'den hatırladık, 'şoför'ümüzse ODTÜ İnşaat'tan Nevzat Özyeğin'di. Sevindik, Börklüce'nin ruhu hâlâ Karaburun'daydı,burada herkes bir işin ucundan tutuyordu. Baba Zula ile Erkan Oğur ve İsmail Hakkı Demircioğlu'na bu defa da yetişemedik, onları bekleyen bir başka yağmurdan teselli umduk. Alpaslan Işıklı, Bilge Umar hocalar ve Cahit Işık arkadaşımla Bedreddin ve yoldaşlarından konuştuk. Nâzım Hikmet ve Hilmi Yavuz'dan şiirler okudum, Dr. Hasan Aktaş'ın Yort Savul Yayınları'ndan çıkan 'Yeni Türk Şiirinde Şeyh Bedreddin Arkeolojisi ve Doktrini' kitabından hayli yararlandığım bir konuşma yaptım. Akşam Kırıka topluluğundan zeybekler ve kasap havaları dinledik, Karaburunlu kadınlar çok güzel oynadılar. Ambar Seki Köyü'nde bir taş evdeki Kavimler Kapısı Tiyatro Atölyesi'ni ziyaret ettik gece yarısı, hocaları Şıh Ali ütopyalarını anlattı, oyunlarını kendileri yazıyorlardı tıpkı ekmeklerini de kendilerinin yaptığı gibi.
...Güzeldi. Karaburun'u fazla göremedik, gezemedik ama güzeldi. Hem nasıl güzel olmasın? Etkinlikler Dostlar Çay Bahçesi'nde yapılıyordu, şu uzun yağmurun adı Dostluk Yağmuru'ydu, Bedreddin dostlarının katılımıyla bir yağmur cemi kurulmuştu. Okuldan tanışımız, belediye başkanı Serdar Yasa'ya, bu ceme rehberlik eden dostumuz Gökhan Akçura'ya ve tüm dostlara, Tan Morgül'ün Birgün'deki yazısının başlığından, 'Karaburun'da bulduk biz bu demi', aldığımız ilhamla 'Karaburun'da kurduk biz bu cemi' diyerek muhabbetlerimizi gönderiyor, 2. Karaburun Şenliği'ni daha da güzelleştirip zenginleştiren yağmura da teşekkür etmeyi unutmadan, Nâzım Hikmet'in dizeleriyle hasretimizi bir kere daha paylaşıyoruz: "Hep bir ağızdan türkü söyleyip/hep beraber sulardan çekmek ağı/demiri oya gibi işleyip hep beraber/ hep beraber sürebilmek toprağı/ballı incirleri hep beraber yiyebilmek/yarin yanağından gayrı her şeyde/her yerde/hep beraber/diyebilmek için."

2005-08-10 Ne Yağmur... Ne Şiirler...
Yağmur... Ne güzeldir yağmur şiirleri. Ataol Behramoğlu'nun Ne Yağmur... Ne Şiirler... i,hele biri var ki her yağmurda içim ürperir:Yağmur Çiseliyor

SİMAVNE KADISI OĞLU
ŞEYH BEDDETTİN DESTANI'NDAN

Yağmur çiseliyor,
korkarak
yavaş sesle
bir ihanet konuşması gibi.

Yağmur çiseliyor,
beyaz ve çıplak mürted ayaklarının
ıslak ve karanlık toprağın üstünde koşması gibi.

Yağmur çiseliyor,
Serezin esnaf çarşısında,
bir bakırcı dükkânının karşısında
Bedreddinim bir ağaca asılı.

Yağmur çiseliyor.
Gecenin geç ve yıldızsız bir saatidir.
Ve yağmurda ıslanan
yapraksız bir dalda sallanan şeyhimin çırılçıplak etidir.

Yağmur çiseliyor.
Serez çarşısı dilsiz,
Serez çarşısı kör.
havada konuşmamanın, görmemenin kahrolası hüznü
Ve Serez çarşısı kapatmış elleriyle yüzünü.

Yağmur çiseliyor.

NAZIM HIKMET

Yazan : Ali ŞAHİN ( Kişisel Sayfası / Radikal Puanı: 1515)

2005-08-10 Aydınlık

Türker Alkan

Radyo dinlerken bazen işitirsiniz. Sunucu sorar: "Efendim, ne iş yapıyorsunuz?"
Cevap: "Ben şairim!"
"Adınız?"
Hiç duyulmadık bir addır. Ama madem ki şairliği kendisine uygun görmüş, neden olmasın?
Şimdiye kadar 'filozofum' veya 'düşünürüm' diyeni görmedim hiç, ama bir gün onlarla da karşılaşırsak hiç şaşmayın. Gerçi bazen gazetede çıkan makale, yorum yazılarında 'kerameti kendisinden menkul' unvanlar çıkıyor, 'siyaset uzmanı' filan gibi.
Bir de 'aydın' olmak gibi bir nitelikten söz eder olduk. Aydın kimdir, aydın olmayandan farkı nedir, nasıl tanımlanır, betimlenir, çok çetrefilli konular bunlar. Aydın olarak tanımlanıp sınıflandırılmak yeteri kadar netameli bir şey. Bu yetmiyormuş gibi bir insanın kendisini 'aydın' sınıfına koymasını anlamak daha da zor gözüküyor. Ama kamuoyunda 'aydın' olarak sunulan kişilerin çoğu kendi kendine 'aydın' demekte pek istekli davranmıyorlar zaten
12 Eylül döneminde ünlü bir 'Aydınlar Bildirisi' yayımlanmıştı. Dönemin güçlü adamı Kenan Evren bildiriye sert bir karşılık verdi: "Abdülhamit de aydındı. Ben ne yapayım sizin gibi aydını!" Rahmetli Aziz Nesin altta kalmadı: "Sen bize bir şeyler yapasın diye aydın olmadık," diyerek taşı gediğine koydu.
Şimdi 'aydınlar' gene hareketlendi. Bildiri yayımlıyorlar, Başbakan'ı ziyaret ediyorlar, 'Kürt aydını' 'Türk aydını' olarak ayrışıyorlar.
Bizde 'aydın'lar oldukça ciddiye alınıyor, ama her ülkede aynı ölçüde ciddiye alınmazlar. Örneğin Amerika'da aydınların bildiri yayımlamak, siyasetçileri yönlendirmek gibi işlere kalkıştığını pek göremeyiz. (Hatta 'aydın'ı hakaret anlamında kullananlar bile vardır.) Ama Fransa, Rusya gibi 'ideolojik çekişmenin' hâlâ etkili olduğu yerlerde aydınların söyleyecek sözü vardır ve kendilerine dinleyecek kulak bulmakta pek zorluk çekmezler.
Fakat, 'aydın' niteliğiyle siyasal yaşamda etkili olmaya kalkanların bazı konuları açıklığa kavuşturması gerekmez mi? 'Ben aydınım, sözlerimde hikmet vardır, ben düşünürüm, bilirim, öneririm, kitleler ve politikacılar bana kulak vermelidir' diye ortaya çıkan kişi 'seçkinci', kitleleri (halkı) küçümseyen bir tavır takınmış olmaz mı?
En azından böyle algılanma riskini taşımaz mı?
Bu riske rağmen 'aydın' olarak tanımlanan 'kısmen sınıfsız katmanın' siyasal yaşamımızda küçümsenemeyecek bir rol oynadığını, bundan sonra da azalan bir oranda da olsa bu rolü sürdüreceğini kabul etmek gerekir.
Ama aydınların üstlendikleri rol ne olursa olsun, seçime dayanan siyasette halk desteği sağlamakta hiç de başarılı olamadıklarını söylemeliyiz.
Genellikle aydınların destekledikleri partiler (sol veya liberal-sol partiler) seçimlerde kötü sonuç alıyor. Buna rağmen, aydınların geliştirdikleri önerilerin kitleler ve politikacılar tarafından uzun dönemde benimsenebildiğini ve uygulama alanı bulabildiğini görüyoruz.
Aydınlar, genellikle büyük değişim ve belirsizlik dönemlerinde etkili olur. Son zamanlarda Türkiye'de üstlenmeye çalıştıkları etkinliği, geliştirmeye çalıştıkları vizyonu küçümsememek lazım.

2005-08-10 Aydın mısın?
Kilim gibi dokumada mutsuzluğu
Gidip gelen kara kuşlar havada
Saflar tutulmuş top sesleri gerilerden
Tabanında depremi kara güllelerin
Duymuyor musun
Kaldır başını kan uykulardan
Böyle yürek böyle atardamar
Atmaz olsun
Ses ol ışık ol yumruk ol
Karayeller başına indirmeden çatını
Sel suları bastığın toprağı dönüm dönüm
Alıp götürmeden büyük denizlere
Çabuk ol
Tam çağı işe başlamanın doğan günle
Bul içine tükürdüğün kitapları yeniden
Her satırında buram buram alın teri
Her sayfası günlük güneşlik
Utanma suçun tümü senin değil
Yırt otuzunda aldığın diplomayı
Alfabelik çocuk ol
Yollar kesilmiş alanlar sarılmış
Tel örgüler çevirmiş yöreni
Fırıl fırıl alıcı kuşlar tepende
Benden geçti mi demek istiyorsun
Aç iki kolunu iki yanına
Korkuluk ol.

Rıfat ILGAZ

Yazan : Ali ŞAHİN ( Kişisel Sayfası / Radikal Puanı: 1515)

2005-08-10 Ya da
Aydın Mısın?

Oyalan bakalım daha oyalan
nazlı barlarda, cilveli meyhanelerde
post modern salonlarda dolan
Halkoğlu memedi pusuya düşürdüler
yarasına çakal üşürdüler
kolunu kanadını kırıp
özlemini, umudunu yağma ettiler...
Dolaş bakalım sen (çarşafa) dolaş
sosyetik butiklerde, global pazarlarda
Ayırdılar Aslı'dan Kerem'i
Böyle ferman ettiler, böyle buyurdular
Defteri dürüldü Ferhat'ın
gönül kitabından adı silindi şiirin...
Oyalan bakalım sen daha, oyalan
bir gün seni de boğar
ateşine odun taşıdığın yalan...

Erhan Tığlı / Söylem Dergisi Temmuz 2002 sayısı

Yazan : Ali ŞAHİN ( Kişisel Sayfası / Radikal Puanı: 1515)

2005-07-25 Oturup Şiir Yazsa...
1919-1922 arasında sürdürülen haklı ve onurlu savaşa karşı direnen, bu işten vazgeçsinler diye Anadolu'ya adamlar gönderen, idam fermanları yayımlayan, var olan durumun, işgalin sürmesini isteyen, haklı bir savaşı sürdürenlere karşı çıkan tarafa 'Onurlu bir mücadelede bulundu' bu büyük bir yurtseverlik örneğidir, ey yükselen yeni nesil, bakın böyle durumlarda siz de M. Kemal gibi değil; Vahdettin gibi davranın mı diyeceğiz? Ecevit de, Vahdettin'in yerinde olsaydı, onun yaptıklarını mı yapacaktı acaba, yoksa M. Kemal&#8217;in yaptıklarını mı? Ecevit&#8217;in çok parlak başladığı bir kariyeri rakipleri kadar dik kapatamaması; 2001 kriziyle başlayan dönem, hastalıkları, buna rağmen iktidar hırsını yenememesinin halk nezdinde bambaşka bir Ecevit algısı yaratmasının bu tür adımlarla; eşine ,dinimiz elden gidiyor, dedirterek, Vahdettin tartışması ateşleyerek, muhafazakâr, halk kesimlerinde O, iyi bir insandı, izlenimi uyandırmaya çalışma isteği olduğu kanısına katılmamak elde değil.

Yazan : Ali ŞAHİN ( Kişisel Sayfası / Radikal Puanı: 1515)

Anlatan Anlatana Ama...



Bizim basına hiç mi hiç akıl- sır erdiremedim gitti. Gerçi erdirebilen de yok ama... Her gün herkes bir şeyler anlatır durur birileri, hele biraz da medyatikse tamam, dokunma keyfine gitsin! Bizim Cideli İhtiyar Rıfat Ilgaz'ı kim ne etsin, değil mi? Hele bir de mimli ise... Cide Festivalinde Ünlü Şairimiz anıldı, ben de önemli noktalara değinildiğini sandığım bir konuşmanın uzunca çözümü ile izlenimlerimi karaladım, biraz da mürekkep yalamış bir izleyici olarak. Radikal'de istedim ki Rıfat Hocayı analım; ama bir aydır ne bir ses, ne bir nefes... Sağlık olsun, ne diyelim!...



Donlu mu, Donsuz mu?

Biz havanda su dövmeyi pek mi seviyoruz ne? Bir zamanlar kanlı mı kansız mı tartışması vardı, şimdilerde de donlu- donsuz tartışması mı başlamış! Hani bir programda TV'ler hava durumu sunumlarına renk katmak istemişti de bir sunucumuz haber sonunda herkese donsuz geceler demiş, işinden olmuştu... Bakın bu hikaye işten de ediyor aman dikkatli olun ha! Bereket ben işsizim artık. Valla dostlar bu iş biraz karışık ne bilek... Hiçbir yerde hiçbir standart yok mu ne? Ayrıca açıklık kapalılık; edep dışılık olmadıkça kimden kime ne? Fazla sınırlama, ki neye göre yapılacak, donsuzluk işin esprisi tabii... Neyse en iyisi bunlara boş versek de ülkedeki asıl gündemi kaçırmasak, yaşamsal sorunları göz ardı etmesek... Anlaştık mı, ne dersiniz? Bu daha yaşamsal derseniz o ayrı tabii.





2005-08-09

1

Can Yücel'in ölümünden beri her yıl Datça'da düzenlenen '6. Can Şenliği'nin gerçekleşecek olması sevindirici. Sanata edebiyata bir yaşam vermiş şiirimizin ustalarının hele de bir festival çerçevesinde, büyük katılımlarla anılması daha da güzel. Yapılıyor, yapılmıyor diye papatya falı bakılırken gelinen nokta umut verici ülkemiz, edebiyatımız, şiirimiz açısından. Biz de bir başka yöredeydik temmuzun ilk haftasında: Şair Rıfat Ilgaz&#8217;ın: Martıların düşürdüğü tohumdan/ Filizlendiğine inandığım kasabamız/ Yosun kokardı evleri/ Çarşıları midye kokardı/ Çekirdeği çölden gelen mescidin/ Boy attığına şaşardım/ Bu deniz yüklü havada/ Nedense gelişemedi bir türlü/ En şirin yerine dikilen/ İrili ufaklı mezar taşları, dediği kasabada, Cide'deydik. Sınıfın ozanıyım mimli,/ Hababam Sınıfı'nın yazarıyım ünlü, diye kendini tanıtan mimli şair ve ünlü yazarımız, Koca Çınar Rıfat Ilgaz&#8217;ı ölümünün 12. yılında, 10. Rıfat Ilgaz Sarıyazma Kültür ve Sanat Festivaliyle anmak için.









2

"Cide, doğduğum eşsiz, benzersiz memleket... Ne iyi etmiş de anam beni bu cana yakın memlekette doğurmuş!.. Her şeyimi yitirdiğim günlerde Cide'nin belleğimin duvarlarına yansıyan görünümü ile dirilir, yaşama gücümü tazelerdim." der Rıfat Ilgaz da Sarıyazma adlı romanında...


Sarıyazma Festivali, 8 temmuz cuma günü saat 16.00'da Cideli çocukların başlarına bağladıkları sarıyazmalar ile Ilgaz'ın doğduğu tarihi evin önünden Belediye Meydanı'na kadar "Festival Yürüyüşü" ile başladı. Anıta Çelenk koymadan sonra İlk konuşmayı Rıfat Ilgaz Kültür Merkezi adına Ilgaz'ın ; "Her saltanatın bir sonu var oğlum,/ Buna musalla taşları şahit!// Son sözümü henüz söylemeden/ İşte geldim, gidiyorum,/ Altımda bir kuru tabut!// Tacım, tahtım sana emanet!"
diyerek "tacını. tahtını emanet ettiği" oğlu, Çınar Yayınları sahibi Aydın Ilgaz yaparak babasının doğduğu evin müze yapılabilmesi için tüm Cidelileri katkıda bulunmaya çağırdı.









3

Cideliler olarak en önemli isteklerinin şairin doğduğu ve bir süre önce Kültür Bakanlığı tarafından koruma altına alınan tarihi evin restoresi olduğunu dile getirerek, "Her bir Cideli bunun için bir tek çivi getirse, bu iş gelecek festivale kadar tamamlanmış olur. Babamın doğduğu evin bir an önce müze ve kültür merkezi olarak hizmete açılmasını istiyoruz. Umarım gelecek yıl düzenlenecek festivale yetişir. Eğer gerçekleşirse babamın özel eşyalarını ve kitaplarını da müzeye bağışlayacağım." Diyerek; babasının memleketi Cide'ye olan sonsuz bağlılığına dikkat çekti: ''Babam 7 Temmuz 1993'te İstanbul'da hayatını kaybetti. O yazdığı son romanında, 'Bir gün öleceğim ve bir festivalle anılacağım' diyordu. Ölümünün 2. yılında başladığımız festival ile bunu gerçekleştirebildik. Bu yıl 10.su yapılan bu festival ile dilerim ki, bu şirin sahil kasabası babamın da ömrü boyunca arzuladığı gibi turizme gereken önemi verir ve hak ettiği değeri görür'' diye konuştu.



15 Haziran'da kamuoyuna açıklanan bildiride şu görüşlere yer verildi:

Aşağıda imzası bulunanlar, bulunduğumuz çatışma ortamından derin bir kaygı duymaktayız. Sadece geçen ay 50'ye yakın insanımızı yitirdik. 15 yıl süren ve 30 bin civarında insanımızın kaybına yol açan, taraflarca &#8216;düşük yoğunluklu çatışma' veya &#8216;kirli savaş' olarak adlandırılan dönemin acıları, milyonlarca insanımızı derinden yaraladı. Artık insanlarımız ölmesin, barış içinde ve adil bir yaşam sürelim. PKK'nın silahlı eylemlere derhal ve önkoşulsuz son vermesini istiyoruz. Hükümetin, kalıcı barışın sağlanması ve herkesin demokratik toplumsal hayata katılabilmesi için gerekli yasal düzenlemeleri gerçekleştirmesini talep ediyoruz.



Daha Ucuz Daha Çok Baskı



Türk basını adına sevindirici bir haber; demek ki okur var, maddi koşullar elverişli değil diye düşündürüyor insanı: "Haftalık haber dergileri arasında lider konuma yükselen Tempo'nun bu sayısı 100 bin basılarak bir rekor kırdı. Talebe yetişmek için 100 bin basıldığı belirtilen Tempo'nun 80 bin dağıtılan 19 Temmuz sayısı 70 bin 131, 26 Temmuz sayısı da 70 bin 434 adet satmıştı." İyi de olmuş, daha çok okura ulaşmış. Ancak merak ettiğim bir konu var: Dergi önceki tiraj ve fiyatla her sayıda kaç YTL kazanıyordu, yeni tiraj ve fiyatla kaç YTL zarar etti? Yoksa sürümden kazanıp karda mı? Öyle ki bu fiyatla bayilere uğrayıp eli boş dönenin de haddi hesabı yok. Durum herkesin bildiği o meşhur ticarette beşe alıp üçe satarak sürümden kazanma hikayesi gibi değilse, basının bundan ders alıp daha kaliteli ve daha çok, daha ucuz yayınlara yönelmesi gerekir diyorum ben... Baskı çoğaldıkça maliyetin düşeceğinden hareketle...





2005-08-10



Yağmur Çiseliyor

SİMAVNE KADISI OĞLU
ŞEYH BEDDETTİN DESTANI'NDAN

Yağmur çiseliyor,
korkarak
yavaş sesle
bir ihanet konuşması gibi.

Yağmur çiseliyor,
beyaz ve çıplak mürted ayaklarının
ıslak ve karanlık toprağın üstünde koşması gibi.

Yağmur çiseliyor,
Serezin esnaf çarşısında,
bir bakırcı dükkânının karşısında
Bedreddinim bir ağaca asılı.

Yağmur çiseliyor.
Gecenin geç ve yıldızsız bir saatidir.
Ve yağmurda ıslanan
yapraksız bir dalda sallanan şeyhimin çırılçıplak etidir.

Yağmur çiseliyor.
Serez çarşısı dilsiz,
Serez çarşısı kör.
havada konuşmamanın, görmemenin kahrolası hüznü
Ve Serez çarşısı kapatmış elleriyle yüzünü.

Yağmur çiseliyor.

NAZIM HIKMET



Bankaların Kültür Sanat çalışmaları olmalı mı, olmamalı mı? Hele Yapı Kredi gibi böylesine yayın dünyasına dalınmalı mı, diye düşünürüm zaman zaman... Bu tür girişimler geçmişte de başlatıldı ama ya bırakıldı ya da öylesine sürdürülüyor... Günümüzde bile şöyle okunabilecek kitap bulunacak kitapçı dükkanları yok birçok ilçe ve beldelerimizde. Keşke diyorum bu tür çalışmalar yurdun her yanında şubesi bulunan kuruluşlarca da yapılsa ama Ankara Kızılay'da Köşe başında bir dükkana sıkışıp kalmasa, tüm şubelerde bu kitapları görüp dokunabilsek, alamasak da koklamış oluruz hiç değilse.





Aydın Mısın?

Oyalan bakalım daha oyalan
nazlı barlarda, cilveli meyhanelerde
post modern salonlarda dolan
Halkoğlu memedi pusuya düşürdüler
yarasına çakal üşürdüler
kolunu kanadını kırıp
özlemini, umudunu yağma ettiler...
Dolaş bakalım sen (çarşafa) dolaş
sosyetik butiklerde, global pazarlarda
Ayırdılar Aslı'dan Kerem'i
Böyle ferman ettiler, böyle buyurdular
Defteri dürüldü Ferhat'ın
gönül kitabından adı silindi şiirin...
Oyalan bakalım sen daha, oyalan
bir gün seni de boğar
ateşine odun taşıdığın yalan...

Erhan Tığlı / Söylem Dergisi Temmuz 2002 sayısı

Çek usta kalbime yirmi dört ayar bir hüzün... Sen neymişsin be yeğenim? Hüzün de güzel, keder de; hele 24 ayar olursa daha da güzel... Bir de adı Ayşim olursa daha da mı güzel ne!... Hüzünlü Güzel Ayşim gelinimiz galiba, onu daha da çok tanımak istedim siteyi görünce, şunu biz de tanıyalım be evlat, hüzün,yüzünde çok güzel dursa da, belki hüznü sevince; kaygıyı umuda dönüştürürüz... Bir eksik mi var ne sitede? Sanki Ayşim &#8220;sanal&#8221; bir kişi!... O&#8217;nun kendinden neden bir şeyler yok, karşılıksız bir aşkmış gibi duruyor öyle olunca; biliyorsunuz &#8220;TEK KANATLI KUŞ&#8221; uçamaz... Kanatların ikisini de açma zamanını bekliyorum, sevgiyle, dostlukla; hep sevgili ve dost kalın. Ha bir de zamanınız olursa bizim kürkçü dükkanına da bir uğrayın, belki dost olur, yazışır, çizişiriz de... Kim bilir?

Ali ŞAHİN

Emekli Edebiyat Öğretmeni

http://alisahin37.sitemynet.com



Çağdaş şaire tez yok!

Üniversitelerde Türk edebiyatının önde gelen şairleri için hazırlanan tezler bir elin parmak sayısından daha az. On altı yıl boyunca Nâzım Hikmet, Can Yücel ve Edip Cansever için yalnızca birer tez hazırlanırken, Ahmet Hamdi Tanpınar, Ahmed Arif ve Melih Cevdet Anday için hiçbir doktora ya da yüksek lisans tezi hazırlanmadı. Yine hazırlanan tezler içinde toplumcu bir şiir anlayışını benimseyen şairlerin sayısının azlığıda dikkat çekiyor.
1987 ile 2003 yılları arasında sanatı ya da hayatı üzerine hiçbir tez hazırlanmayan şairler arasında Enver Gökçe, Arif Damar, Cevdet Kudret, Şükran Kurdakul, Sivas yangınında yitirdiğimiz Metin Altıok ve Behçet Aysan gibi şairler var. Hakkında en çok tez hazırlanan şairlerin başında Yahya Kemal geliyor, ikinci sırada ise Necip Fazıl Kısakürek bulunuyor.
Çağdaş şairlerimizden pek azı için hazırlanan tezlerin çoğunun &#8220;Hayatı, sanatı, eserleri&#8221; şeklinde yüzeysellik taşıması da ayrıca dikkat çekiyor.

&#8216;Tam bir hayal kırıklığı&#8217;
Akademik kariyer için hazırlanan yüksek lisans ya da doktora tezleri yasa gereği 1987&#8217;den bu yana YÖK&#8217;e bağlı Tez Merkezi&#8217;ne gönderiliyor. 1987-2003 yılları arasında, 16 yıl boyunca, 77 üniversiteye bağlı fakültelerde hazırlanarak YÖK&#8217;e gönderilen ve şiir başlığı altında toplanan lisans/doktora tezlerinin dağılımı şöyle: &#8220;Yabancı ülke şiiriyle ilgili 159, Çağdaş Türk şiiriyle igili 122, Divan ve Halk edebiyatı ile ilgili 136, kuramsal / karşılaştırmalı 32.&#8221; Çağdaş Türk şairlerini konu alan yalnızca 147 tez bulunuyor.
Ünlem Dergisi&#8217;nin eylül-ekim tarihli 13. sayısında konuyla ilgili bir makale yazan Turgay Pasinligil, üniversitelerde hazırlanan bu tezlere dikkat çekerek, durumun &#8220;Tam bir hayal kırıklığı&#8221; olduğunu belirtiyor.
Öğretim üyelerinin
yönlendirmesi var
Üç ay süren araştırmanın üniversitelerin durumunu gösterdiğini belirten Pasinligil, çağdaş Türk şairleri için çok az tez hazırlanmasının temel sebebinin hocaların yönlendirmesi sonucu olduğunu sözlerine ekliyor. 90&#8217;larla birlikte üniversitelerde sosyal bilimlere gerek görülmeyip bölümlerin kapatıldığını belirten Pasinligil, öğretim görevlilerinin de memur zihniyeti ile hareket ettiğini dile getiriyor.
Turgay Pasinligil, tez çalışmalarını etkileyen unsurları şöyle sıralıyor; &#8220;Tez danışmanlarının öznel tutum ve davranışları, fakültelerdeki genel geçer yargılar, dönemin politik ve ekonomik eğilimleri, akademik kadroların tez konularına bakış açıları vb...&#8221;
Bu durumun tez konusunun seçiminden kabulüne giden sürecin ne kadar zorlu olduğunu gösterdiğini belirten Pasinligil, üniversitelerin bu durumunu, parasal yetersizlikler, kadro sağlanamaması, okulların gelenekleri, yerleşmiş alışkanlıklar, akademisyen alımında kişisel ya da politik tercihler gibi nedenlerin ileri çıktığını ifade ediyor.

--------------------------------------------------------------------------------

UTANÇ VERİCİ!
Ataol Behramoğlu
Türkiye&#8217;de tezler Edebiyat Fakültelerinin Türkoloji bölümlerinde yapılır. Oradaki öğretim üyelerinin dünya görüşlerine göre belirlenir ve öğrencilerden istenir. Onun dışında görüş görüş yoktur. Oradaki öğretim üyelirinin belirlediği şairler baz alınır. Onlarda siz şöyle yapın, böyle yapın diye yönlendirir öğrencileri. Üniversitelerde Türkoloji bölümleride gerilere bakan bölümlerdir, bu nedenle çağdaş şairler hakkında tez yapılmıyor. Mesela Nâzım Hikmet gibi bir şairle ilgili olarak 16 yılda yalnızca bir tez yapılması gerçekten utanç verici bir şey. Peki bu nasıl değişir? Bunu bir örnekle açıklarsam; mesela Elazığ&#8217;daki Fırat Üniversitesi&#8217;nin Türkoloji Bölümü&#8217;nde sonn derece ilerici öğretim üyeleri olduğunu ben biliyorum. Oralarda çağdaş şairlere yönelik araştırmalar ve çalışmalar yapılıyor.

http://www.evrensel.net/05/09/25/kultur.html

Haziranda Ölmek Zor

İşten çıktım
Sokaktayım
Elim yüzüm, üstüm başım gazete...

Sokakta tank paleti
Sokakta düdük sesi
Sokakta tomson
Sokağa çıkmak yasak...

Sokaktayım
Gece leylak ve tomurcuk kokuyor
Yaralı bir şahin olmuş yüreğim
Uy anam anam
Haziranda ölmek zor...

Havada tüy
Havada kuş
Havada kuş soluğu kokusu
Hava leylak ve tomurcuk kokuyor
Ne anlar acılardan güzel haziran
Ne anlar güzel bahar
Kopuk bir kol sokakta çırpınıp durur...

Çalışmışım onbeş saat
Tükenmişim onbeş saat
Acıkmışım, yorulmuşum, uykusamışım
Anama sövmüş patron
Sıkmışım dişlerimi
Islıkla söylemişim umutlarımı
Susarak söylemişim
Sıcak bir ev özlemişim
Sıcak bir yemek
Ve sıcacık bir yatakta unutturan öpücükler
Çıkmışım bir kavgadan vurmuşum sokaklara
Sokakta tank paleti
Sokakta düdük sesi
Sarı sarı yapraklarla birlikte sanki
Dallarda insan iskeletleri...

Asacaklar Aydemir'i
Asacaklar Gürcan'ı
Belki başkalarını
Pis bir ota değmiş gibi sızlıyor genzim
Dökülüyor etlerim, sarı yapraklar gibi...

Asmak neyi kurtarır
Sarı sarı yaprakları kuru dallara?
Yolunmuş yaprakları, kırılmış dallarıyla ne anlatır bir ağaç
Hani rüzgar, hani kuş
Hani nerede rüzgarlı kuş sesleri...

Asılmak değil sorun
Asılmamak da değil
Kimin kimi astığı
Kimin kimi neden niçin astığı
Budur işte asıl sorun?

Sevdim gelin morunu
Sevdim şiir morunu
Moru sevdim tomurcukta
Moru sevdim memede
Ve öptüğüm dudakta
Ama sevemedim, hayır
İğrendim insanoğlunun
Yağlı ipte sallanan morluğundan...

Neden böyle acılıyım
Neden böyle ağrılı
Neden niçin bu sokaklar böyle boş
Niçin neden bu evler böyle dolu
Sokaklarla solur evler
Sokaklarla atar nabzı kentlerin
Sokaksız kent
Kentsiz ülke
Kahkahanın yanıbaşı gözyaşı...

İşten çıktım
Elim yüzüm, üstüm başım gazete
Karanlıkta açan bir su gibi
Vurdum kendimi caddelere
Hava leylak ve tomurcuk kokusu
Havada kör yoluna
Havada suçsuz günahsız gitme korkusu
Ah desem eriyecek demirleri bu korkuluğun
Oh desem tutuşacak soluğum...

Asmak neyi kurtarır, öldürmek neyi
Yaşatmaktır önemlisi, güzel yaşatmak
Abeceden geçirmek kıracın çekirgesini
Ekmeksiz, yuvasız, hekimsiz bırakmamak...

Ah yavrum, ah güzelim
Canım benim, sevdiceğim, bir tanem
Kısa sürdü bu yolculuk
Neylersin ki sonu yok
Gece leylak ve tomurcuk kokuyor
Uy anam anam
Haziranda ölmek zor...

Nerdeyim ben, nerdeyim ben, nerdeyim
Kimsiniz siz, kimsiniz siz, kimsiniz
Ne söyler bu radyolar
Gazeteler ne yazar
Kim ölmüş uzaklarda
Göçen kim dünyamızdan...

Asmak neyi kurtarır, öldürmek neyi
Yolunmuş yaprakları
Ve kırılmış dallarıyla bir ağaç
Söyler hangi güzelliği?

Kökü burada yüreğimde
Yaprakları uzaklarda bir çınar
Islık çala çala göçtü bir çınar
Göçtü memet diye diye
Şafak vakti bir çınar
Silkeledi kuşlarını, güneşlerini
"Oğlu sana sesleniyorum, işitiyor musun memet, memet"...

Gece leylak ve tomurcuk kokuyor
Üstüm başım, elim yüzüm gazete
Vurmuşum sokaklara
Vurmuşum sokaklara
Uy anam anam
Haziranda ölmek zor...

Bu acılar, bu ağrılar, bu yürek
Neyi kimden esirgiyor bu buz gibi sokaklar
Bu ağaçlar niçin böyle yapraksız
Bu geceler niçin böyle insansız
Bu insanlar niçin böyle yarınsız
Bu niçinler niçin böyle yanıtsız...

"Uyarına gelirse tepemde bir de çınar demişti on yıl önce"
Demek ki on yıl sonra
Demek ki sabah sabah
Demek ki "manda gönü"
Demek ki "şile bezi"
Demek ki "yeşil biber"
Bir de Memed'in yüzü
Bir de güzel İstanbul
Bir de "saman sarısı"
Bir de özlem kırmızısı
Demek ki göçtü usta
Kaldı yürek sızısı geride kalanlara...

Yıllar var ki ter içinde
Taşıdım ben bu yükü
Bıraktım acının alkışlarına
3 HAZİRAN 63'ü...

Bir kırmızı gül dalı şimdi uzakta
Bir kırmızı gül dalı iğilmiş üstüne
Yatıyor oralarda
Bir eski gömütlükte yatıyor usta
Bir kırmızı gül dalı iğilmiş üstüne
Okşar yanan alnını
Bir kırmızı gül dalı
Nazım Usta nın...

Gece leylak ve tomurcuk kokuyor
Bir basın işçisiyim
Elim yüzüm, üstüm başım gazete
Geçsem de gölgesinden tankların tomsonların
Şuramda bir çalıkuşu ötüyor
Uy anam anam
Haziranda ölmek zor...

Hasan Hüseyin

Kızılırmak/ Hasan Hüseyin
TIKLAYINIZ

Ahmet Arif
Hakkında Yazılanlar ve Söyleşiler


Sevdayla Direnen Şiirler
Zeynep Oral

Ahmed Arif Üzerine
Gülten Akın

Şapkam Dolu Çiçekle - Ahmet Arif
Cemal Süreya

Folklor Şiire Düşman -Ahmet Arif
Cemal Süreya

Varlık Dergisinin Temmuz 2000 sayısı
Ahmet Arif'le Tahir Abacı

Ahmet Arif:
'Toplar dağların rüzgarını/ Dağıtır çocuklara'
Mahmut Temizyürek



Ahmet Arif'le(*)
Tahir Abacı



Ahmed Arif ile, 1974 yılının bahar aylarından birinde, Ankara 'da, felsefeci Tuncer Tuğcu'nun Zafer Çarşısı'nda çalıştırdığı Oğlak Kitabevi'nde buluştuk. Bu önceden planlanmış bir buluşma mıydı, yoksa rastlantısal mıydı, şimdi hatırlamıyorum, ama benimle görüşmek istediğini biliyordum. O sıralar Yarına Doğru dergisini çıkarıyorduk. Yazdığımız yazılarda, örnek alınması gereken şairler olarak, başta Nazım Hikmet olmak üzere, Enver Gökçe ve Ahmed Arif'in adlarını ilk elde anıyorduk. Bir yıl önce, Yeni Adımlar dergisi Enver Gökçe'yi Ahmed Arif'in ustası ve sanki ona bir alternatif olarak sunmuştu. Ahmed Arif, bu sunuluş biçiminden rahatsızdı.

Kitabevinde fazla kalmadık, çıkıp çarşı içindeki çay evine gittik. Orada da fazla oturmadık, Ahmed Arif, tanıdığım öteki "eski tüfek"lerden de alışık olduğum biçimde, az sonra ayağa fırladı ve sohbeti çarşı içinde turlayarak sürdürdük. Ahmed Arif, doğrudan cezaevi günlerini anlatmaya başladı.

"Şubeden cezaevine sevk edildik. Adamın biri kulağımın dibine sokuldu. İkide bir 'Sen benim anamı (...), sen benim anamı (...)' deyip duruyor. Sonunda dayanamadım, kenara çektim, 'Senin ananı nerede gördüm ki ben?' Dedi ki: 'O gün hücrede sıkışmıştım, beni tuvalete çıkarmaları için kapıyı çaldım. Tam o sırada sen kapıyı kırdın. Senin yüzünden benimle ilgilenemediler' Halbuki kapı çürükmüş, ne bileyim, şöyle bir dokundum, devrildi. Herif de o arada altına yapmış."

Anlattıklarına, onun ağzında çiğ kaçmayan, kendine özgü başka nitelemeler de ekliyordu. Başladım Ahmed Arif'in bunları bana neden anlattığını düşünmeye. Sonra fark ettim ki şubedeki olay nedeniyle Ahmed Arif'e tepki gösteren ve aynı davadan yargılanan kişi, bir yıl önce Enver Gökçe'nin şiirlerini yeniden yayınlayan derginin yönetmeniydi. Ahmed Arif, Gökçe'nin karşısına çıkarılışını geçmişteki bu olaya bağlıyordu. Ahmed Arif, Gökçe'ye dair başka şeyler de anlattı. Anlattıkları, yıllar sonra Yalçın Küçük'ün Gökçe hakkında yazdıklarını doğrulayıcı nitelikteydi.

Ahmed Arif'le buluşmamızdan kısa bir süre önce Enver Gökçe'nin köyüne gitmiş, yaşadığı çok zor şartlara tanık olmuş, izlenimlerimi Yarına Doğru'da anlatmıştım. Ketum bir insandı Gökçe, geçmişe dair pek konuşmuyordu. Bir iç hesaplaşma sezinlemiş, o yazımda değil, ama Gökçe'nin ölümünün ardından Sanat Olayı dergisinde çıkan yazımda bu sezgimi örtük biçimde belirtmiştim.

1970'li yıllarda onlar bizim idollerimizdi. Oysa onları yakından tanıdıkça karşıma "üstün insan"lar değil, "insan"lar çıktı. Bir dokunmayla kırılacak hücre kapısı nerede görülmüş? Hikayeyi, Ahmed Arif'le konuşmadan önce de biliyordum. Sadece Aclan Sayılgan'ın yazdıklarından değil, sözüne güvenilir başkalarının anlattıklarından da öğrenmiştim. Ahmed Arif, Birinci Şube'de tutuldukları günlerde ağır bir bunalım geçirmişti. Bir ara kaldığı hücrenin kapısına kafasıyla vurmaya başlamış, ardından kapıyla birlikte dışarıdaki polis memurunun üstüne devrilmişti.

Enver Gökçe ise parti içi konumu gereği, çok daha ağır işkencelerden geçirilmişti. Bu konuyu Rasih Nuri İleri de yazdı, Gökçe hakkında ılımlı bir yaklaşımda bulundu. Bildiğim kadarıyla, diğer dava arkadaşları da "gözaltı tavrı"ndan dolayı Enver Gökçe'yi dışlamadılar. Parti ve dava arkadaşlarından Şevki Akşit'in, mahpusluk sonrası İstanbul'a gelen Gökçe'yi sokaklarda nasıl heyecanla aradığını anlatan coşkulu bir yazısını da hatırlıyorum.

Yine ortak dostları İhsan Atar'ın (Yelfe İhsan), Evrensel Kültür dergisinin 59. sayısında (Kasım 1996) çıkan yazısından öğrendiğimize göre, iki şair cezaevi sonrasında da dostluğu sürdürmüşlerdi. Hatta İhsan Atar, kendisini 1957'de Ahmed Arif'le tanıştıran kişinin de Enver Gökçe olduğunu yazıyor. Gökçe'nin hükümlü bulunduğu yıllarda hasta olan annesiyle ilgilenen, hatta mezarını yaptıran da Ahmed Arif olmuş. Dostluk, 1970'li yıllarda, Enver Gökçe'nin şiirinin dönüşüyle ve ondan da çok, sunuluş biçimiyle bozuluyor.

Aynı yıl, ikisinden de önce şiirini kurmuş olan ve bir bakıma onların şiirini haber veren Niyazi Akıncıoğlu'nun şiirlerini de yeniden yayınladık Yarına Doğru'da. Bu üç şairin şiiri, 1940'lı ve 1950'li yılların öteki "toplumcu" şairlerinden daha farklıydı. Diğer sosyalist şairler, imgesiz şiirler yazmayı seçiyorlardı. Sadece sosyalist düşüncenin değil, demokrasi değerlerinin bile yoğun baskı altında tutulduğu o yoksunluk ve yoksulluk yıllarında, ufukları Nazım Hikmet'in şiiriyle sınırlıydı. Bu üç şairin, yerel öğeler ağırlıklı olarak ama farklı kaynaklardan da etkilenerek yeni söyleyişe yönelmeleri, daha özgün ve daha renkli bir şiir kurmalarını sağlamıştı. O yıllarda dostluk ettiğim aynı kuşaktan diğer şairlerin, açıkça dile getirmeseler de, bizim onlara verdiğimiz öneme biraz bozulduklarını da sezerdim.

Ahmed Arif o gün başka şeyler de anlattı. Örneğin, Aziz Nesin'in Akbaba dergisinde oğlunun adını "Filinta" koyuşunu eleştiren imzasız bir başyazı yayınladığını söyledi. Kuşkusuz bunu da sadece bana anlatmadı, daha birçok kişiye yinelemişti. Aziz Nesin, bu ithama umulmadık bir biçimde ve umulmadık biryerde, Benim Delilerim kitabında cevap verdi.

Ahmed Arif'le şiirler ve türküler üstüne de konuştuk o gün. Hayatı son derece ciddiye aldığını ve her şeye törel bir anlam ve değer verdiğini o zaman fark ettim. Sözgelimi o sıralar taş plak kayıtlarını topladığım Diyarbakırlı ses sanatçısı Celal Güzelses hakkındaki düşüncelerini sormuştum. Ezgilerini severek dinlediğini belirttikten sonra, şöyle bir vurgulama da yaptı: "Değerli bir abimizdir."

***

Ahmet Oktay, Ahmed Arif şiirinin yazıldığı 1950'lerde değil, gün ışığına çıktığı 1970'lerde fraksiyonlarca tüketildiğini yazdı Karanfil ve Pranga adlı kitabında. Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki, Ahmed Arif, anlaşılır nedenlerle Kürt hareketlerince biraz daha fazla öne alınmakla birlikte, hiçbir zaman fraksiyonel bir okumanın konusu olmadı. Bu konuda onun fraksiyonlar üstü bir konumda bulunduğunu söylemek daha doğru olur. Bildiğim kadarıyla kendisi de herhangi bir fraksiyondan yana bir tavır almadı, tam tersine fraksiyonel oluşumları hep kaygıyla izledi. O günkü konuşmalarımız arasında kendi dönemlerinde açığa çıkmış bir gizli ajanın halen İzmir'de faal olduğunu duyduğunu da aktarmış, kuşaklar arası kopukluktan yakınmıştı.

Öte yandan, Ahmed Arif şiirinin sadece 1950'lerin değil, 1970'lerin şiiri açısından da önemli bir düzeyi temsil ettiği rahatlıkla söylenebilir. Onun şiirinin ortaya çıkışının, özellikle yüksek tandanslı sol bir şiir kurmaya çalışan İsmet Özel, Ataol Behramoğlu gibi şairleri nasıl tedirgin ettiğini, Halkın Dostları dergisini izleyenler hatırlar.

Ahmet Oktay'ın değişik bağlantı düzeylerine dikkat çekerek Ahmed Arif'in şiirindeki içeriğe dair yaptığı vurgular, bu şiirin "kırsal " bir üstyapıya göre biçimlenmiş öğeler içerdiği saptaması genel olarak doğru. Ancak bu öğeler çoğu kez reel hayatın, yaşama pratiğinin organik yansımalarıdır. Oysa Ahmed Arif şiirinde evrensel değerlere doğru aşkın bir yöneliş vardır ve başat öğedir. Sözgelimi, görünüşte kırsalda yaşanmış bir "durum"u söyleyen "Otuz Üç Kurşun"un hukuksuzluğa indirdiği darbeyle burjuva düzeninin neresine düştüğünü düşünmek bile yeterli ip ucu verebilir bu konuda. Kırsalın töresinden sosyalizme atlamak niyetinin, onu düpedüz şiir planında gelişmiş bir düzeye ulaştırdığını da görmek gerek. Ahmed Arif şiiri, sadece monotonluğu kıramayan sosyalist şairlere değil, 1970'li yılların modernist şairlerine karşı da güçlü bir seçenek oluşturabildiyse, bundandır. Onun şiiri, aynı yıllarda yoğun biçimde okunan Lorca ve Neruda gibi hem yerel, hem modernist köklerden beslenen şiirler arasında yadırganmadan yer tutabildiyse yine bundandır. Ahmed Arif'te, modern şiirin bir başka mitosunun da neredeyse doğal bir durum olduğunu görüyoruz: özgünlük ve taklit edilemezlik.

Öte yandan, Ahmed Arif gibi şairlere bakarken, " modernizm " adı verilen geç burjuva sanatının sadece kendisiyle açıklanır "saf" sanat anlayışının ötesine geçmek, sanatın "bağlamsal" değerini öne almak gerekir. Çünkü "Döğüşenler de var bu havalarda ". Burada, saldırganlık ya da kaba güç kullanımıyla ilgisi olmayan "döğüşmek" kavramının da sanatı belirleyen ve ancak öyle bir ufuktan okunursa anlamını ele veren kendi ölçüleri vardır. Paylaşılır evrensel değerler ayrı konu, ancak artık-değerden küçük de olsa pay alan küçük burjuvanın savrulduğu bin bir çeşit ruh halini karşılayan kaotik sanata daha fazla estetik değer atfedip, "döğüşenler"in ruh halini karşılayan sanatın yalın " beyaz dil"ini indirgenmiş bir sanat saymak, estetiğe güncel-egemen bakışın yanılsaması olarak kalır .

Ahmed Arif ve Enver Gökçe (ve politik açıdan onlardan daha fazla savrulmuş olan Niyazi Akıncıoğlu), tam kurulamamış, kurulsa da genişleyememiş bir konumun başlangıç örneklerini verdiler. Hayatlarının sonraki evresi, arkasını getirecek soluğu sağlayamadıysa, sadece öznel nedenleri yok bunun. Şiir üretecek
zeminden ayrı düşmelerinde daha bir dizi neden rol oynadı.

Baskıları geçtim, sözgelimi yazıp da yayınlayamamanın zaman içinde yazma konusunda da ne tür bir motivasyon eksikliği doğuracağını kestirmek zor değil. Bir de, "şiir içi", hatta öznel bir neden; bidayette kurdukları sağlam şiir bile, anılan şartların etkisiyle aşılmaz handikap olarak dikildi önlerine. O aslında tamamlanmamış, ama kabuk bağladığı için kırılmaz kesilmiş yapıya bir daha geri dönememek de tökezletti onları. "Mağlup mu desem, mahçup mu? / Ama ikisi de değil..." (A. Arif).

Bizim günah payımız yok mu? Onları idol olarak kalmaya zorladık. İdol'ün şiirini yazmaya. Gündelik hayata sokulan şiirler yazmalarını istemedik. Oysa onlar insandı...

***

Tuncer Tuğcu, Ahmed Arif'in kitabında yer almayan " Kalbim, Dinamit Kuyusu" şiirinden bir bölümü afiş yapacaktı, bir yanlışlık olmasın diye şiiri ona el yazısıyla yazdırmıştı. İşi bitince de bana armağan etmişti. Alttaki el yazısı şiir, işte o şiir.




--------------------------------------------------------------------------------

* Tahir Abacı tarafından kaleme alınan bu yazı Varlık Dergisinin Temmuz 2000 tarihli sayısından alındı.





Ahmet Arif Üzerine
Cemal Süreya(*)

"Bir şair : Ahmed Arif
Toplar dağların rüzgârlarını
Dağıtır çocuklara erken"

"Hasretinden Prangalar Eskittim" kitabıyla Ahmed Arif'in şiiri de gün ışığına çıktı. Böylece Ahmed Arif'in Türk şiirinde zaten öteden beri sağlamış bulunduğu yer, okurun gözünde de matematik bir kesinlik kazandı. Sanırım, bu yer, bundan sonra en az tartışılır yerlerden biri olarak kalacaktır. Şu yaşadığımız günler sarsıntılı, karmaşalı günler. Çok hareketli günler .Ama bu arada fikir ve sanat hayatımızda yerleşik değerlerin kendi içinde, yeni bir trafik doğmuş bulunuyor. Şimdiye dek şu yönden bakılmış değerlere şimdi bir de bu yönden bakılmakta, dayanaksız değerler ufalanmakta, silinmekte, çok şeyin hesabı görülmektedir. Ayrıca sağlam değerler yerlerini bulmaktadır, ya da bulmaları için pek bir şey kalmamaktadır. Bunun için, iyidir, diyorum, bu sarsıntı, bu karmaşa. Daha önce şairler arası bir "pazarı" olan Ahmed Arif de bu arada bu durumundan fırlayıp okura uzanmak olanağını buldu, ya da gereğini duydu.

Ahmed Arif 1927'de doğdu. Diyarbakırlı. İlk şiirleri 1948 -1951 yılları arasında bir iki dergide göründü. O günlerde kendisi Ankara Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi'nde, felsefe bölümünde öğrenciydi. Sonra tutuklandı. İlk şiirlerini ortaya çıkardığı sıralarda Orhan Veli ve arkadaşları şiire iyice hakim görünüyorlardı. Garip dönemi bitmiş, Sabahattin Eyüboğlu'nun deyimiyle "halk olarak sanat"ın dolaylarında dolaşılmaya başlamıştı. Bütün gençler, bütün yeni yetmeler Orhan Veli'ye, Oktay Rıfat'a, Melih Cevdet Anday'a öykünüyordu. Sanki şiir yalnız onların yazdığıydı; onların yazdığından başka şiir olamazdı sanki. Gençlerin bu bilinçsiz tutumu şiirimize zararlı olmuştur .Ama genç sanatçıların çoğu böyle olmakla birlikte, aralarında kendi çıkış noktalarını geliştirmeye çalışan, Orhan Veli ve arkadaşlarına pek kulak asmayan kimseler de yok değildi. Ahmed Arif'i de bunlardan biri olarak görüyoruz. İlk şiirinde bile, Gariple gelen şiirin içeriğine aldırmamıştır. Önerilmekte olan ve bir çeşit şiirsiz şiir diyebileceğimiz hareketi umursamadan kendi doğrultusunda çalışan birkaç şairden biri de odur.( Gariple gelen ve yeni şiirin biçim özgürlüğüne ilişkin öneri ise, 1940'tan sonra yetişen bütün şairlerce benimsenmişti).

Ahmed Arif'in şiiri bir bakıma Nazım Hikmet çizgisinde, daha doğrusu Nazım Hikmet'in de bulunduğu çizgide gelişmiştir. Ama iki şair arasında büyük ayrılıklar var .Nazım Hikmet, şehirlerin şairidir. Ovadan seslenir insanlara, büyük düzlüklerden. Ovadan akan "büyük ve bereketli bir ırmak" gibidir. Uygardır. Ahmed Arif ise dağları söylüyor. Uyrukluk tanımayan, yaşsız dağları, "âsı" dağları. Uzun ve tek ağıt gibidir onun şiiri. "Daha deniz görmemiş" çocuklara adanmıştır. Kurdun kuşun arasında, yaban çiçekleri arasında söylenmiştir, bir hançer kabzasına işlenmiştir. Ama o ağıtta bir yerde, birdenbire bir zafer şarkısına dönüşecekmiş gibi bir umut (bir sanrı, daha doğrusu bir hırs), keskin bir parıltı vardır. Türkü söyleyerek çarpışan, yaralıyken de, arkadaşları için tarih özeti çıkaran, buna felsefe ve inanç katmayı ihmal etmeyen bir gerillacının şiiridir .Karşı koymaktan çok boyun eğmeyen bir doğa içinde. Büyük zenginliği ilkel bir katkısızlık olan atıcı, avcı bir doğa içinde.

1959 -1962 yıları arasında Ankara'daydım. Muzaffer Erdost tanıştırmıştı bizi. Hemen dost olmuştuk. O sıra, Muzaffer Erdost Ulus gazetesinin basımevi müdürüydü. Ahmed Arif de o günlerde Medeniyet gazetesinde çalışıyordu. Haftanın üç dört günü beraberdik. Daha doğrusu üç dört gecesi. Ben, geceye doğru, saat 11 -12 sıralarında Ulus gazetesine giderdim. O ara, kendi gazetesini erkenden bağlamış bulunan Ahmed Arif de oraya gelmiş olurdu. Nelerden konuşurduk? Her şeyden. Sabahleyin, yürüye yüreye Kızılay'a kadar gidilir, orda ayrılınırdı. Yaz, kış, hep böyle. Bu sıkı ilişki birbirimizi iyice tanımamıza yardım etti. Her şairin konuşma tarzıyla (hatta yüzüyle) şiiri arasında bir yakınlık bir benzerlik vardır muhakkak; ama konuşmasıyla şiiri arasında bu kadar bir özdeşlik bulunan bir şaire ilk kez Ahmed Arif'te rastlıyordum. Onun şiiri, konuşmasından alınmış herhangi bir parça gibidir; konuşması ise, şiirinin her yöne doğru bir devamı gibi. Bir bakıma "Oral" (sözel) bir şiirdir onunki. Bizde oral şiirin tuhaf bir kaderi vardır: Bu şiirde, genellikle, ya kuru bir söylevciliğe düşülür, ya da harcıâlem duyguların tekdüze evrenine. Daha doğrusu, nedense şimdiye kadar genellikle böyle olmuştur. Bu, sözün yakışığı uğruna, şiirin elden, çıkarılması, harcanmasıdır. Ahmed Arif'in şiirinde böyle bir sakınca yok. Hiçbir zaman söyleve düşmez. Bir duygu sağnağı, imgeler halinde, sıra sıra mısraları kurar. Ana düşünce, dipte, her zaman belirli, ama sakin durur; çoğalır, büyür belki, ama kalın bir damar halinde hep dipte durur. Ahmet Arif, kendi şiirine en uygun yapıyı ve mısra düzenini bulmuş bir şairdir. Anlatımıyla, şiirin özü arasında özdeşlik vardır. Türkçe'de destan türünün en ilginç deneylerini yapmıştır. En ilginç çıkışını desek daha yerinde olacak. Bir yalçınlığı koyuyor şiirine Ahmed Arif, bir graniti. O, yalçınlıktan, birden, sınır köylerine iniyor; "tavukları birbiri karışan" insanları anlatıyor. Bu birdenbirelik onu kekre diyebileceğimiz bir lirizme ulaştırıyor. Ya da tersi oluyor. Eksiksiz bir silah koleksiyonunun arasından görüşmecisinin yolladığı taze soğan demetini görüyorsunuz.

Ahmed Arif, Doğu Anadolu'nun, sınır boylarının yerel görüntüleri içinde oraların türkülerini kalkındırıyor, bütün Anadolu türkülerine ulaştırıyor onları, büyütüyor, besliyor; ama boğulmuyor onların arasında. Doğu Anadolu insanının müthiş malzemesini korkusuz bir lirizm içinde önümüze yığıyor. Sonra bütün Anadolu insanına doğru yayıyor onu. Pir Sultan Abdal'ı, Urfalı Nazif'i, Köroğlu'na, Bedreddin'e götürüyor. Büyük bir sevgiyle bir umuda çağırıyor, Anadolu insanını; gözlerinden öperek, çıldırasıya severek. Evet, halk türkülerinden yararlanıyor Ahmed Arif. Yalnız, halk kaynağının, edebiyat için, şiir için, türkülerden öte daha bir sürü olanak taşıdığını, hatta öbür halk kaynakları içinde türkülerden o kadar da büyük bir ağırlık taşımadığını iyi biliyor. Bu yanıyla halk kaynağına eğildiklerini sanan başka şairlerden ayrılıyor. Özellikle destan türü için vazgeçilmez olan tavrı ta temelden takınıyor. Çalışmalarını ona göre yapıyor.

Ahmed Arif kendi şiirine en uygun yapıyı ve mısra düzenini getirmiştir, dedik. Bir de, Paul Eluard için söylenmiş bir sözün onun şiirine de uyduğunu söyleyelim: Paul Eluard'ın şiiri imgenin tutsağı değildir; gerçeküstücü dönemde de, ondan sonraki dönemde de, şiirinin temelinde yatan ana öğe, mısralarının kısalığı, kuruluş tarzı ve bunların birbiriyle bağlanma biçimi sayesinde ipuçlarını hiçbir zaman saklamamıştır .Ahmed Arif'te de öyle. İmge, çıplaklığın çarpıcılığını taşır; düşünce, vurucu özelliğini ilk anda kullanır.

Hasretinden Prangalar Eskittim' de bunun birçok örneğini görüyoruz. Sonra, imge onda sınırlı bir öğe değil. Bir bakıma şiirin kendisi, bütünü. Öyle ki bütünüyle vardır onun şiiri. Kelimeler ilişkin oldukları kavramları aşan ve daha geniş durumları kavrayan bir nitelik gösteriyor. Şiirin bütünü içinde kullanılmış bazı düz sözler inanılmaz bir çarpıcılık, bir imge yeteneği kazanmaktadır Ahmed Arif'te. Öte yandan, şiirin içinde birer ikişer kelimelik mısralar halinde akan bu sözler biçim yönünden de önem kazanmaktadır .Öyle ki, kendiliğinden doğan ve yalnız Ahmed Arif'e özgü gizli bir aruz gibi bu sözlerden bütün şiire bir müzik yayılmakta, ya da bütün çekidüzenini onlarda bulmaktadır.

Sözgelimi, Otuz Üç Kurşun'da:

Yakışıklı
Hafif
iyi süvari

mısralarının; yine aynı şiirde:

ve karaca sürüsü
Keklik takımı...

mısralarının böyle bir işlevi vardır .

Bu, Mayakovski'nin ritm elde etmek için yaptığı biçim çalışmalarını akla getiriyorsa da aslında bu noktada iki şairin tutumlarını birbirine karıştırmamak gerekir. Mayakovksi
için, ritm, bir yerde, her şeydir; "şiirin temel gücünü" ritmde bulur o; bir endüstriye benzettiği şiir için ritm manyetik gücü ya da elektriklenmeyi temsil eder. Ahmed Arif için ise ritm sadece bir olanak olarak önemlidir .Ama aralarındaki asıl ayrım şurda sanırsam; Mayakovski ritmi, bir bakıma, şiirin dışında bir yerdedir, anonim bir tekniktir. Bunun için sık sık düşey ya da yatay ses benzerliklerine, bağdaşımlarına başvurur. Daha özetlersek: Mayakovski ritmi ses'te aramaktadır. Ahmed Arif ise söz'de arar. Bunun için onun şiiri bir noktada "oral" niteliğini bırakır, çok ötelere gider. Bu yanıyla çağdaş şiirin en yeni yönsemelerine karışır. Özellikle imge konusunda yaptığı sıçrama onu bugünkü şiirin hazırlayanlardan biri yapmıştır. Zaten birçok yeni şairin onun etkisinden geçmesi de bunu gösteriyor. Sadece bu bakımdan bile Hasretinden Prangalar Eskittim, geç kalmış bir kitap değildir.

Bir de şu bakımdan geç kalmış bir yapıt değildir Hasretinden Prangalar Eskittim: Y

Devletten Yaşar Kemal'e Zeytin Dalı

30/10/2008 · Kategori: Inceleme

Devletten Yaşar Kemal'e zeytin dalı

29/10/2008

Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat ödülü 'Devleti affetmeyeceğim' diyen Yaşar Kemal'e verildi. Kemal, ödülü toplumsal barış için umut ışığı olarak görüyor. Diğer ödül kazanlar Turgut Cansever ve Alaeddin Yavaşça

ANKARA - 2008 Yılı Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödüllerinin, edebiyat dalında Yaşar Kemal’e, mimari dalında Turgut Cansever’e, müzik dalında ise Dr. Alaeddin Yavaşca’ya verildiği açıklandı. Her zaman muhalif kimliğiyle tanınan, devletle yıldızı pek barışmayan Yaşar Kemal'in ödülü kabul ettiği öğrenildi. Yaşar Kemal, "ödülün toplumsal barışa giden yolun açılmak üzere olduğunun bir işareti olarak" gördüğünü söyledi. Cumhurbaşkanlığı'nın duyurusundan sonra bir açıklama yapan Yaşar Kemal, “Bu ödülün bana verilmesini Türkiye’de siyasal duruşun, barış ve insan hakları mücadelesinin dışlanmaması konusunun ve toplumsal barışa giden yolun açılmak üzere olduğunun bir işareti olarak görmek istiyorum. Bu ödülün siyaset ve partilerüstü bir kurum olan Cumhurbaşkanlığı tarafından verilmesi bu açıdan ümidimi güçlendiriyor,” dedi. 1950 yılından beri, özgürlükçü tutumu nedeniyle defalarca yargılanan, hapse girip çıkan Yaşar Kemal, en son Kürt sorunu hakkında yazdığı 'Türkiye'nin Üzerindeki Kara Gökyüzü' başlıklı yazısı nedeniyle 1 yıl 8 ay hapis cezasına çarptırılmış, cezası ertelenmişti.Yaşamı boyunca devletle başı derde giren aydınların da yanında yer alan yazar, Eşber Yağmurdereli'nin 1997'de hapse girmesi üzerine "Ölünceye kadar Türk devletini bağışlamayacağım," demişti.

Turgut Cansever Türkiye'nin en tanınmış mimarlarından biri. Üç kez Ağa Han Mimarlık Ödülü'ne değer bulununan 88 yaşındaki Cansever, pek çok önemli yapıya imza atmış, kendine has bir yaklaşım kurmuş önemli mimarlardan biri. Dr Alaeddin Yavaşça ise Türk müziğinin yaşayan en önemli isimlerinden biri. Betekar ve icracı Yavaşça, uzun yıllar TRT'de görev aldı, koro yöneticisi olarak da tanınan Yavaşça, Devlet Konservatuvarı'nın kurucuları arasında yer aldı.

Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü, 'Türk kültür ve sanat yaşamına önemli katkılarda bulunan, kültür ve sanatının yücelmesine çalışan Türk vatandaşı ve yabancı uyruklu kişiler ile kurumlara, Devlet adına onurlandırmak ve özendirmek amacıyla' veriliyor. Cumhurbaşkanı'nın kararıyla belirlenen ödülleri öneren değerlendirme kurulu Doğan Hızlan, Beşir Ayvazoğlu, Prof. Dr. Mustafa İsen, M. Emin Kuz, H. Gürcan Türkoğlu, H. Ahmet Sever ve Zeynep Damla Gürel’den oluşuyor. Ödülü önceki yıllarda Prof. Dr. Halil İnalcık, Ferruh Başağa, Oktay Akbal, Ara Güler, Yıldız Kenter, Burhan Doğançay gibi isimler de almıştı. (Kültür Sanat)

YAŞAR KEMAL

 

1923 [nüfus kaydında 1926]
Göğceli [Gökçedam] köyü, Osmaniye, Adana

Romancı.

Asıl adı Kemal Sadık GÖKÇELİ. Nigâr Hanım ile çiftçi Sadık Efendi’nin oğlu. Aslen Van-Erciş yolu üzerinde ve Van Gölü’ne yakın Muradiye ilçesine bağlı Ernis (bugün Günseli) köyünden olan ailesi Birinci Dünya Savaşı’ndaki işgal yüzünden uzun bir göç süreci sonunda Adana’nın Osmaniye ilçesine bağlı Hemite (bugün Gökçedam) köyüne yerleşmişti. Küçük yaşta bir kaza nedeniyle bir gözünü kaybeden Yaşar Kemal 5 yaşındayken babasının Hemite Camiinde namaz kılarken öldürülmesine tanık oldu. Burhanlı köyü ilkokulunda başladığı ilköğrenimini Kadirli Cumhuriyet İlkokulu’nda tamamladı. Adana’da ortaokula devam ederken bir yandan da çırçır fabrikasında işçilik yaptı. Ortaokulu son sınıfta terk ettikten sonra çeşitli işlerde çalıştı. Kuzucuoğlu Pamuk Üretme Çiftliği’nde ırgat kâtipliği (1941), Adana Halkevi Ramazanoğlu kitaplığında memurluk (1942), Zirai Mücadele’de ırgatbaşlığı, daha sonra Kadirli’nin Bahçe köyünde öğretmen vekilliği (1941-42), pamuk tarlalarında, batozlarda ırgatlık, traktör sürücülüğü, çeltik tarlalarında kontrolörlük yaptı. Yirmiye yakın işte çalıştığı bu yıllarda en uzun işi beş yıl üst üste yaptığı çeltik tarlalarında kontrolörlük oldu. Bu arada 17 yaşındayken siyasi nedenlerle ilk tutukluluk deneyimini yaşadı. Askerlikten sonra 1946’da gittiği İstanbul’da Fransızlara ait Havagazı Şirketi’nde gaz kontrol memuru olarak çalıştı. 1948’de Kadirli’ye döndü, bir süre yine çeltik tarlalarında kontrolörlük yaptıktan sonra arzuhalcilik yapmaya başladı, çeşitli güçlüklerle karşılaştığı için bu işi de sürdüremedi. 1950’de Türk Ceza Kanunu’nun 142. maddesine aykırı eylemde bulunmak savıyla tutuklandı ve bir süre Kozan Cezaevi’nde yattı. 1951’de salıverilince İstanbul’a gitti.

Kısa bir işsizlik döneminin ardından Cumhuriyet gazetesinde röportaj yazarlığı ile başladığı gazeteciliği fıkra yazarlığı ve kurduğu yurt haberleri serisinin yönetimi ile sürdürdü (1951-63). 1962’de girdiği Türkiye İşçi Partisi’nde Genel Yönetim Kurulu üyeliği, Propaganda Komitesi başkanlığı ve Merkez Yürütme Kurulu üyeliği yaptı. 1963’te ayrıldığı gazetecilikten sonra kendini bütünüyle roman yazma uğraşına verdi. 1967’de haftalık dergi Ant’ın kurucuları arasında yer aldı. Sorumlusu olduğu bu derginin yayınları arasında çıkan Marksizmin Temel Kitabı adlı yapıttan dolayı 18 ay hüküm giydi. Bu karar Yargıtay tarafından bozuldu. Ant dergisindeki yazılarından dolayı çeşitli kovuşturmalara uğradı. 1973’te Türkiye Yazarlar Sendikası’nın kuruluşuna katıldı ve 1974-75 yıllarında ilk genel başkanlığını üstlendi. 1995’te Der Spiegel’de çıkan bir yazısı dolayısıyla İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde yargılandı, 20 ay hapis cezasına çarptırıldı ve cezası ertelendi. PEN Yazarlar Derneği üyesi. Halen İstanbul’da yaşamakta ve yazarlık ile yaşamını sürdürmekte olan Yaşar Kemal bir çocuk babasıdır.

Yazar küçük yaşlarda halk edebiyatına ilgi duydu; saz çalmaya, türkü söylemeye ve destanlar anlatmaya başladı. Yöredeki halk ozanlarıyla karşılıklı atışmalar yaptı. İlkokulda okurken şiir yazmaya başladı. Köy köy dolaşarak folklor ürünleri derledi. Bu yıllarda şiirlerini Kemal Sadık Göğceli adı ile Türksözü (1939), Yeni Adana (1939) ve Vakit (1940) gazetelerinde ve Varlık, Kovan, Ülkü, Millet, Beşpınar dergilerinde yayımladı. 1940’lı yıllarda Adana’da çıkan Çığ dergisi çevresindeki yazar ve aydınlarla ilişki kurdu ve şiirleri o dergide de yayımlanmaya başladı. Abidin Dino ve ağabeyi Arif Dino ile kurduğu yakınlık onun düşünce ve edebiyat dünyasının gelişimini etkiledi. Ramazanoğlu Kütüphanesi’nde çalıştığı dönemde eski Yunan klasiklerinden Çukurova tarihine kadar pek çok kitapla tanışma olanağı buldu. Bu sıralarda Orhan Kemal’le de tanıştı. İlk öyküleri “Bebek”, “Dükkâncı”, “Memet ile Memet” 1950’lerde yayımlandı. İlk öyküsü “Pis Hikâye”yi ise 1944’te Kayseri’de askerliğini yaparken yazdı. Gözleme dayanan bu ilk öykülerinde konularını Çukurova ve Çukurova insanından aldı; bu yöre insanlarının ekonomik sıkıntılar ve güç doğa koşullarındaki savaşımını insan-doğa-çevre ilişkisi içerisinde ele aldı; giderek uzun öykülere yöneldi.

Bir folklor derlemesi olan ilk kitabı Ağıtlar (1943), o güne değin hiç derlenmemiş ya da çok az ilgi gösterilmiş tekerlemeleri ve ağıtları gün ışığına çıkardı. Bu ağıtları 16 yaşından itibaren derlemeye başlayan yazar, daha sonra Karacaoğlan’ın yayımlanmamış şiirleri üzerine çalıştı. Söz konusu derleme ve çalışmalar, yazarın ileride yazacağı romanlara önemli ölçüde malzeme sağladı.

Cumhuriyet gazetesine girdikten sonra Yaşar Kemal imzası ile yazmaya başladı. Bu dönemde Anadolu insanının iktisadi ve toplumsal sorunlarını dile getirdiği dizi röportajları ile tanınmaya başladı: “Yanan Ormanlarda Elli Gün” (1955), “Çukurova Yana Yana” (1955). “Dünyanın En Büyük Çiftliğinde Yedi Gün” (1955), “Peri Bacaları” (1957). 1952’de yayımlanan ilk öykü kitabı Sarı Sıcak’ta da yer alan “Bebek” öyküsünün Cumhuriyet gazetesinde tefrika edilmeye başlandığı dönemde yazarın imzasına olan merak giderek artmaya başladı. 1953-54’te Cumhuriyet’te tefrika edilen ilk romanı İnce Memed ise büyük ilgi uyandırdı.

Türkiye’de tarımdan sanayileşmeye geçiş evresi olarak nitelenebilecek 1950’li yıllarda, Çukurova’nın geniş biçimde makineleşmeye açılması ve verimli topraklar üzerindeki ağalar arası rant savaşımının kızışması, bunun yoksul Çukurova köylüsü üzerindeki sonuçları Yaşar Kemal’in romanlarının ilk evresinin ana temasını oluşturmuştur denilebilir. Ağa baskısı karşısında dağa çıkan eşkıya İnce Memed’le yazar, bir destan kahramanını anlatırken aynı zamanda toplumsal yapıdaki aksaklıkların da eleştirisini yapar. Roman, ağalara karşı Çukurova’nın yoksul halkına arka çıkan İnce Memed’in halkı için savaşımını konu alır. Roman kahramanının Toroslar’da beş köyün bütün topraklarına sahip bir ağaya karşı direnişi ve çekişmeleri uzun bir serüveni kapsar. Sonunda İnce Memed toprakları gerçek sahipleri olan köylülere dağıtır, ağayı öldürür, dağa çekilip kayıplara karışır ve bir efsane kişisi haline gelir. Yazarın kendi deyimiyle “mecbur adamın” öyküsüdür İnce Memed. Yayımlandığı dönemde büyük yankı yaratmış olan İnce Memed’de yazarın geleneksel masal, efsane tema ve motiflerinden yararlanarak çağdaş düzeyde romantik bir öykü kurduğu gözlenir. Teneke (1967), Çukurova yöresindeki çeltik ağalarına karşı mücadele eden ve köylünün yanında yer alan genç ve idealist bir kaymakamın trajik öyküsünü işler, “aydının mücadele gücü”nü dile getirir. Daha sonra bu romanı iki perdelik oyun biçiminde sahneye uyarlamıştır.

Psikoloji ve simgesel öğelerin yer yer ağır bastığı “Dağın Öteki Yüzü” üçlemesinin ilk kitabı olan Orta Direk’te (1960) yazar, “Torosların arka yanındaki” bir köyün insanlarının, pamuk tarlalarında ırgatlık yapmak için, Çukurova’ya doğru yola koyuluşlarını, tabiatla dövüşe dövüşe Çukurova’ya varışlarını anlatır. Roman destansı bir hava içinde ve bu havaya uygun bir Türkçe ile kaleme alınmıştır. Bu “üçleme” yazarın, Orta Direk’in önsözünde de belirttiği gibi, kendi yaşantısı ve tanıklığıdır. Dizinin ikinci kitabı Yer Demir Gök Bakır (1963) bir köy topluluğunun mit yaratması öyküsüdür. Yer Demir Gök Bakır’da, güçlükler içinde bunalan, yaşama şartlarını değiştirmek için bir umutları, bir düşünceleri olmayan köylülerin, insanoğlunun çaresiz kaldıkça başvurduğu çözüme başvurarak, bir mit yaratmalarını ve bu mite sığınışlarını anlatır. Üçlemenin son kitabı Ölmez Otu’nda ise bir yandan değişen koşullar içinde bu mitin yıkılışı anlatılırken, diğer yandan da bir kişinin bir cinayet mitini yaratışı anlatılır. Üçlemenin ilk iki kitabında korkunç sefalet koşullarında duygulanımlara kapılmadan, büyük bir serinkanlılıkla ve bir romancı gözü ile köyün ekonomik ve toplumsal gerçekliği, köylülerin yaşama ve çalışma koşullarını veren Yaşar Kemal Ölmez Otu’nda nesnel koşulları geri plana alarak doğrudan doğruya insana eğilir.

“Irmak Roman” niteliğindeki “Akçasazın Ağaları” adlı dizinin ilk iki kitabı Demirciler Çarşısı Cinayeti (1973) ve Yusufcuk Yusuf’ta (1975) ülkenin tarihsel gelişimi sürecinde Çukurova’daki toplumsal yapının değişimi anlatılır: Derebeyi artığı ağa tipinin çöküşünü, yok oluşunu ve bu yok oluşa koşut giden gelişmeyi; bir başka yönüyle Demokrat Parti’nin kredi yardımları ile tarımdan para kazanan ağaların sanayiye yatırım yapmalarını anlatarak eski toprak ağalarının yavaş yavaş sanayici olmaları sürecini betimler. Ne var ki Yaşar Kemal bu toplumsal değişme sürecinin üzerinde fazla durmaz; asıl göstermek istediği, bir düzenin çöküşü ve yozlaşmasıdır. Bu romanlarında Çukurova’da kapitalizmin gelişmesiyle yok olmaya yüz tutan bir yapının son çırpınışlarını, toprak ağası iki ailenin gerçeğinde verir.

Hüyükteki Nar Ağacı’nda, Çukurova’da tarımdaki makineleşme sonucunda ortaya çıkan işsizlik sorunu ele alınır. Çukurova’ya çalışmaya inen kırsal kesim insanının bu yeni gelişme karşısındaki dramını ve çaresizliğini işler. “Kimsecik” üçlemesinin ilk kitabı Yağmurcuk Kuşu yarı özyaşam öyküsü niteliği taşımaktadır. Van Gölü kıyısındaki bir köyden yine Çukurova’ya göçen bir ailenin karşılaştıkları sorunlar çevresinde göç serüveni yansıtılır. Bu üçlemenin ortak noktasını köy insanlarının, özellikle de bir köy çocuğunun duyguları, düşünceleri, özleyişleri oluşturmaktadır. “Korku” teması bu “üçleme”nin odağında yer almaktadır. Özellikle “üçleme”nin ikinci kitabı Kale Kapısı “korkunun romanı” olarak nitelenebilir. “Üçleme”nin son kitabı Kanın Sesi bir evdeki kişilerin, daha çok da bir çocuğun, Salman’ın öyküsüdür aynı zamanda, Salman’la birlikte bütün çocukların öyküsüdür. Kanın Sesi “korkunun sesi”, “cinayetin sesi” olduğu kadar “sevginin sesi”dir de.

Yaşar Kemal pek çok yapıtında Anadolu’nun efsane ve masallarından yararlanmıştır. Halk öykücülüğünden yola çıkarak, sözlü gelenekte yaşayan Köroğlu, Karacaoğlan, Alageyik öykülerini Üç Anadolu Efsanesi (1967) adıyla yeniden kaleme almıştır. Ağrıdağı Efsanesi’nde (1970) bir aşk olayından yola çıkarak ve bu simgesel tema içerisinde baskı karşısında halkın dayanışma gücünü; Binboğalar Efsanesi’nde (1971) ise Toros eteklerindeki Türkmen göçebelerin yerleşik düzene geçmeleriyle ortaya çıkan güçlükleri, düş kırıklıklarını ve geçmiş yaşamlarına duydukları özlemi anlatır. Osmanlının son dönemlerinde haksızlıklara karşı dağa çıkmış bir eşkıyanın yaşamını Çakırcalı Efe’de (1972) ele alır. Filler Sultanı ile Kırmızı Sakallı Topal Karınca’da ise yine bir halk öyküsünden yola çıkar; alegorik bir üslupla sömürenlerle sömürülenler arasındaki ilişkiler anlatılır.

Yaşar Kemal 70’li yılların ortalarından itibaren yazarlığında yeni bir yönelimin ürünleri olarak nitelenebilecek ürünler vermeye başlar. Al Gözüm Seyreyle Salih (1976), Kuşlar da Gitti (1978) ve Deniz Küstü (1978) romanlarında yazar ilk kez Çukurova dışına çıkarak kenti ve deniz insanını konu edinir. Deniz Küstü’de büyük kentin karmaşasını, yozluğunu işler. Deniz insanının kentteki yaşam serüveninden yola çıkarak kente yabancılaşmasını, deniz doğasının yok oluşunu yansıtır. Aynı olguyu Kuşlar da Gitti’de çocukların dünyasından ele alır. Bir deniz kasabasındaki insanların sorunlarını, uğraşılarını, birbirleriyle ilişkilerini Al Gözüm Seyreyle Salih’te dile getirir.

“Bir Ada Hikâyesi” üçlemesinin ilk kitabı olarak kaleme aldığı Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana’da Ege’de mübadele hükümleri gereğince Yunanistan’a göç ettirilen Rumların boşalttığı bir ada ekseninde Balkan Savaşı’ndan Sarıkamış’a, değin yakın tarihte yaşanan acıları dile getirir. K. Şahin, romanı değerlendirirken “Romanın asıl amacı, mübadele sonrasının kıpırtısızlığında bu topraklarda yaşanan savaşlara, çoktan unutulmuş olan, kimsenin sözünü bile etmediği, etmek istemediği savaşlara dair bir şeyler anlatmak sanki” der.

Yazarın Anadolu insanının sözlü anlatım geleneğinin ürünleri olan destanlardan, ağıtlardan, halk öykülerinden, masallardan, türkülerden ve çağdaş roman tekniklerinden yararlanarak vardığı bireşim ve üslup onu her bakımdan özgün bir çağdaş sanatçı kimliğine ulaştırmıştır. Kurduğu imge ve mit dünyası, benzetmeler, betimlemeler, doğanın tüm yönleriyle anlatımı, kullandığı dil, yerel sözcükler ve deyimler, atasözleri, yakarışlar, sövgüler onun anlatımını canlı ve etkileyici kılan özellikler olarak görünmektedir. Anlatımındaki özgünlük “düşle gerçeği, doğayla insanı iç içe” vermedeki başarısından kaynaklanmaktadır. Yarattığı dünyanın dış görünümünü etkileyici bir biçimde çizer. Şiirsel üslubu, olağanüstü düş gücü, modern romanla epik anlatım biçimlerini başarıyla bağdaştırması onu özgün kıldığı kadar güçlü de kılan özellikleridir.

Yazarın İnce Memed adlı romanı yaklaşık 40 dile çevrilerek yayımlandı. Diğer romanları da çok sayıda yabancı dile çevrildi; kitaplarının yurtdışındaki baskısı 140’tan fazladır. Bu bağlamda uluslararası bir üne sahip olan Yaşar Kemal ilgili kurum ve kişilerce Nobel Edebiyat Ödülü’ne de aday gösterilmiştir.

Roman ve öykülerinden yapılan uyarlamalarla çağdaş Türk tiyatrosuna da katkıları oldu; Yer Demir Gök Bakır, “Uzundere” adıyla 1965’te, Teneke yazarın oyunlaştırması ile Gülriz Sururi-Engin Cezzar Tiyatrosu tarafından 1965’te ve Ağrı Dağı Efsanesi 1974’te çeşitli tiyatrolar tarafından sahnelendi. Birçok yapıtı da sinemaya uyarlandı. Bunlardan “Beyaz Mendil”i 1955’te Lütfü Akad; “Namus Düşmanı”nı 1957’de Ziya Metin; “Alageyik”i 1959’da, “Karacaoğlan’ın Sevdası”nı 1959’da ve “Ölüm Tarlası”nı 1966’da Atıf Yılmaz; “Ağrı Dağı Efsanesi”ni 1974’te Memduh Ün; “Yılanı Öldürseler”i 1981’de Türkân Şoray, “İnce Memed”i 1984’te Peter Ustinov ve “Yer Demir Gök Bakır”ı 1987’de Zülfü Livaneli yönetti.

Öykü

Sarı Sıcak, İst.: Varlık, 1952
Bütün Hikâyeler, İst.: Cem, 1975.

Roman

İnce Memed, 1. c., İst., 1955; 2. c., İst., 1969; 3. c., İst., 1984; 4. c., 1987
Teneke, İst.: Varlık, 1955
Orta Direk, İst.: Remzi, 1960
Yer Demir Gök Bakır, İst.: Güven, 1963
Ölmez Otu, İst.: Ant, 1968
Akçasazın Ağaları / Demirciler Çarşısı Cinayeti, İst.: Cem, 1974
Akçasazın Ağaları / Yusufcuk Yusuf, İst.: Cem, 1975
Yılanı Öldürseler, İst.: Cem, 1976
Al Gözüm Seyreyle Salih, İst.: Cem, 1976
Allahın Askerleri, İst.: Milliyet, 1978
Kuşlar da Gitti, (uzun öykü) İst.: Milliyet, 1978
Deniz Küstü, İst.: Milliyet, 1978
Hüyükteki Nar Ağacı, İst.: Toros, 1982
Yağmurcuk Kuşu / Kimsecik I, İst.: Toros, 1980
Kale Kapısı / Kimsecik II, İst.: Toros, 1985
Kanın Sesi / Kimsecik III, İst.: Toros, 1991
Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana, İst.: Adam, 1997
Karıncanın Su İçtiği, İst.: Adam, 2002
Tanyeri Horozları, İst.: Adam, 2002.

Destansı Roman

Üç Anadolu Efsanesi, İst.: Ararat, 1967
Ağrıdağı Efsanesi, İst.: Cem, 1970
Binboğalar Efsanesi, İst.: Cem, 1971
Çakırcalı Efe, İst.: Ararat, 1972.

Röportaj

Yanan Ormanlarda 50 Gün, İst.: Türkiye Ormancılar Cemiyeti, 1955
Çukurova Yana Yana, İst.: Yeditepe, 1955
Peribacaları, İst.: Varlık, 1957
Bu Diyar Baştan Başa, İst.: Cem, 1971
Bir Bulut Kaynıyor, İst.: Cem, 1974.

Deneme-Derleme

Ağıtlar, Adana: Halkevi, 1943
Taş Çatlasa, İst.: Ataç, 1961
Baldaki Tuz, (1959-74 gazete yazıları) İst.: Cem, 1974
Gökyüzü Mavi Kaldı, (halk edebiyatından seçmeler, S. Eyüboğlu ile)
Ağacın Çürüğü: Yazılar-Konuşmalar, (der. Alpay Kabacalı) İst.: Milliyet, 1980
Yayımlanmamış 10 Ağıt, İst.: Anadolu Sanat, 1985
Sarı Defterdekiler: Folklor Derlemeleri, (haz. Alpay Kabacalı) İst.: Yapı Kredi, 1997
Ustadır Arı, İst.: Can, 1995
Zulmün Artsın, İst.: Can, 1995.

Çocuk Romanı

Filler Sultanı ile Kırmızı Sakallı Topal Karınca, İst.: Cem, 1977

Çeviri

Ayışığı Kuyumcuları (A. Vidalie; Thilda Kemal ile), İst.: Adam, 1977

FİLMOGRAFİ:

 Beyaz Mendil, 1955, Lütfü Akad

Namus Düşmanı, 1957, Ziya Metin

Alageyik, 1959, Atıf Yılmaz

Karacaoğlan’ın Sevdası, 1959, Atıf Yılmaz

Ölüm Tarlası, 1966, Atıf Yılmaz

Ağrı Dağı Efsanesi, 1974, Memduh Ün

Yılanı Öldürseler, 1981, Türkân Şoray

İnce Memed, 1984, Peter Ustinov

Yer Demir Gök Bakır, 1987, Zülfü Livaneli

ÖDÜLLER.

“Dünyanın En Büyük Çiftliğinde Yedi Gün” adlı röportaj dizisi ile 1955 Gazeteciler Cemiyeti Başarı Armağanı

İnce Memed ile 1956 Varlık Roman Armağanı

Teneke’den aynı adla uyarlanan oyunu ile 1966 İlhan İskender Armağanı

“Teneke” oyunu ile 1966 Uluslararası Nancy Tiyatro Festivali Birincilik Ödülü

Demirciler Çarşısı Cinayeti ile 1974 Madaralı Roman Armağanı

Yer Demir Gök Bakır ile 1977 Fransa Eleştirmenler Sendikası En İyi Yabancı Roman Ödülü

Ölmez Otu ile 1978’de Fransa’da En İyi Yabancı Kitap Ödülü

Binboğalar Efsanesi ile 1979 Fransa “Büyük Jüri” En İyi Kitap Ödülü

1982 Uluslararası Cino Del Duca Ödülü

1984 Fransız Legion d’Honneur Ödülü Commandeur payesi

1984 TÜYAP Kitap Fuarı Halk Ödülü 1985 Sedat Simavi Vakfı Edebiyat Ödülü

Kale Kapısı ile 1986 Orhan Kemal Roman Ödülü

1988 TÜYAP Kitap Fuarı Halk Ödülü

1988 Fransa Kültür Bakanlığı Commandeur des Arts et des Lettres Nişanı

1991 Fransa Strasbourg Üniversitesi Onur Doktorası

1992 11. TÜYAP Kitap Fuarı Onur Yazarı

1992 Antalya Akdeniz Üniversitesi Onur Doktorası

1993 Kültür Bakanlığı Büyük Ödülü

1994 Mülkiyeliler Birliği Rüştü Koray Armağanı

1996 Türkiye Yayıncılar Birliği Düşünce Özgürlüğü Ödülü

Kanun Sesi ile 1996 Akdeniz Yabancı Kitap ödülü (Perpignan, Fransa)

1996 VIII Katalunya Uluslar arası Ödülü (Barcelona, İspanya)

1996 Human Right Watch Hellman-Hammet "Baskıya Karşı Cesaret Ödülü" (New York, ABD)

1997, Premio Internazionale Nonino Ödülü (İtalya)

1997, Kenne Vakfı Düşünce ve Söz Özgürlüğü Ödülü (Uppsda, İsveç)

1995 Morgenavissen Jylaand-Pösten Ödülü (Danimarka)

1997 Norveç Yazarlar Birliği ödülü, Wole Soyinka ile ortak

1997 Frankfurt Kitap Fuarı Alman Yayıncalar Birliği ödülü

1998 Frei Üniversitesi Berlin fahri doktora

1998 Bordeaux Yayıncılar Birliği Yabancı Edebiyat ödülü

2002 Bilken Üniversitesi fahri doktora

2003 Z. Homerus Şiir ödülü

2003 Savanos ödülü (Selanik)

2003 Türkiye Yayıncılar Birliği Yayıncılık Emek ödülü.

 

« Önceki :: Sonraki »