A. Şahin'in Not Defteri

20/2/2009 · Kategori: Deneme

A. Şahin'in Not Defteri

A. Şahin'in Not Defteri
• 2/17/2006 - Notlar... Değinmeler.../ Ali ŞAHİN
Posted in Deneme
2005-08-11 Anlatan Anlatana Ama...
Bisim basına hiç mi hiç akıl- sır erdiremedim gitti. Gerçi erdirebilen de yok ama... Hergün herkes birşeyler anlatır durur, hele biraz da medyatikse tamam, dokunma keyfine gitsin! Bizim Cideli İhtiyar Rıfat Ilgaz'ı kim ne etsin,değil mi? Hele bir de mimli ise... Cide Festivalinde Ünlü Şairimiz anıldı, ben de önemli noktalara değinildiğini sandığım bir konuşmanın uzunca çözümü ile izlenimlerimi karaladım, biraz da mürekkep yalamış bir izleyici olarak. Radikal'de istedim ki Rıfat Hocayı analım; ama bir aydır ne bir ses, ne bir nefes... Sağlık olsun, ne diyelim!...

Yazan : Ali ŞAHİN ( Kişisel Sayfası / Radikal Puanı: 1515)

2005-08-09 Bir Şairi Anmak....
Can Yücel'in ölümünden beri her yıl Datça'da düzenlenen '6. Can Şenliği'nin gerçekleşecek olması sevindirici. Sanata edebiyata bir yaşam vermiş şiirimizin ustalarının hele de bir festival çerçevesinde, büyük katılımlarla anılması daha da güzel. Yapılıyor, yapılmıyor diye papatya falı bakılırken gelinen nokta umut verici ülkemiz, edebiyatımız, şiirimiz açısından. Biz de bir başka yöredeydik temmuzun ilk haftasında: Şair Rıfat Ilgaz’ın: Martıların düşürdüğü tohumdan/ Filizlendiğine inandığım kasabamız/ Yosun kokardı evleri/ Çarşıları midye kokardı/ Çekirdeği çölden gelen mescidin/ Boy attığına şaşardım/ Bu deniz yüklü havada/ Nedense gelişemedi bir türlü/ En şirin yerine dikilen/ İrili ufaklı mezar taşları, dediği kasabada, Cide'deydik. Sınıfın ozanıyım mimli,/ Hababam Sınıfı'nın yazarıyım ünlü, diye kendini tanıtan mimli şair ve ünlü yazarımız, Koca Çınar Rıfat Ilgaz’ı ölümünün 12. yılında, 10. Rıfat Ilgaz Sarıyazma Kültür ve Sanat Festivaliyle anmak için.

Yazan : Ali ŞAHİN ( Kişisel Sayfası / Radikal Puanı: 1515)

2005-08-09 Daha Ucuz, Daha Çok Baskı
Türk basını adına sevindirici bir haber; demekki okur var, maddi koşullar elverişli değil diye düşündürüyor insanı: 'Haftalık haber dergileri arasında lider konuma yükselen Tempo'nun bu sayısı 100 bin basılarak bir rekor kırdı. Talebe yetişmek için 100 bin basıldığı belirtilen Tempo'nun 80 bin dağıtılan 19 Temmuz sayısı 70 bin 131, 26 Temmuz sayısı da 70 bin 434 adet satmıştı.' İyi de olmuş, daha çok okura ulaşmış. Ancak merak ettiğim bir konu var: Dergi önceki tiraj ve fiatla her sayıda kaç YTL kazanıyordu, yeni tiraj ve fiatla kaç YTL zarar etti? Yoksa sürümden kazanıp karda mı? Öyle ki bu fiatla bayilere uğrayıp eli boş dönenin de haddi hesabı yok. Durum herkesin bildiği o meşhur ticarette beşe alıp üçe satarak sürümden kazanma hikayesi gibi değilse, basının bundan ders alıp daha kaliteli ve daha çok, daha ucuz yayınlara yönelmesi gerekir diyorum ben... Baskı çoğaldıkça maliyetin düşeceğinden hareketle...

Yazan : Ali ŞAHİN ( Kişisel Sayfası / Radikal Puanı: 1515)

2005-08-07 Donlu mu, Donsuz mu?
Biz havanda su dövmeyi pek mi seviyoruz ne? Bir zamanlar kanlı mı kansız mı tartışması vardı, şimdilerde de donlu- donsuz tartışması mı başlamış! Hani bir programda TV'ler hava durumu sunumlarına renk katmak istemişti de bir sunucumuz haber sonunda herkese donsuz geceler demiş, işinden olmuştu... Bakın bu hikaye işten de ediyor aman dikkatli olun ha! Bereket ben işsizim artık. Valla dostlar bu iş biraz karışık ne bilek... Hiçbir yerde hiçbir standart yok mu ne? Ayrıca açıklık kapalılık; edep dışılık olmadıkça kimden kime ne? Fazla sınırlama, ki neye göre yapılacak, donsuzluk işin esprisi tabii... Neyse en iyisi bunlara boş versek de ülkedeki asıl gündemi kaçırmasak, yaşamsal sorunları göz ardı etmesek... Anlaştık mı, ne dersiniz? Bu daha yaşamsal derseniz o ayrı tabii.

Yazan : Ali ŞAHİN ( Kişisel Sayfası / Radikal Puanı: 1515)



2005-08-09 Anaların Ağlamaması İçin
15 Haziran'da kamuoyuna açıklanan bildirideki görüşlere akl-ı selim sahibi hiçbir kimsenin katılmaması mümkün değil, sorun çok güzel saptanmış: 'Aşağıda imzası bulunanlar, bulunduğumuz çatışma ortamından derin bir kaygı duymaktayız. Sadece geçen ay 50'ye yakın insanımızı yitirdik. 15 yıl süren ve 30 bin civarında insanımızın kaybına yol açan, taraflarca ‘düşük yoğunluklu çatışma' veya ‘kirli savaş' olarak adlandırılan dönemin acıları, milyonlarca insanımızı derinden yaraladı. Artık insanlarımız ölmesin, barış içinde ve adil bir yaşam sürelim. PKK'nın silahlı eylemlere derhal ve önkoşulsuz son vermesini istiyoruz. Hükümetin, kalıcı barışın sağlanması ve herkesin demokratik toplumsal hayata katılabilmesi için gerekli yasal düzenlemeleri gerçekleştirmesini talep ediyoruz.'
Bu her yurtsever vatandaşın ortak talebi. Umarım tez zamanda gerçekleşir de bundan sonra olsun analar ağlamaz.

Yazan : Ali ŞAHİN ( Kişisel Sayfası / Radikal Puanı: 1515)

205-08-11 Şubelerde Kitap Olsa
Bankaların Kültür Sanat çalışmaları olmalı mı, olmamalı mı? Hele Yapı Kredi gibi böylesine yayın dünyasına dalınmalı mı, diye düşünürüm zaman zaman... Bu tür girişimler geçmişte de başlatıldı ama ya bırakıldı ya da öylesine sürdürülüyor... Günümüzde bile şöyle okunabilecek kitap bulunacak kitapçı dükkanları yok birçok ilçe ve beldelerimizde. Keşke diyorum bu tür çalışmalar yurdun her yanında şubesi bulunan kuruluşlarca da yapılsa ama Ankara Kızılay'da Köşe başında bir dükkana sıkışıp kalmasa, tüm şubelerde bu kitapları görüp dokunabilsek, alamasak da koklamış oluruz hiç değilse.

Yazan : Ali ŞAHİN ( Kişisel Sayfası / Radikal Puanı: 1515)

2005-08-10 Divan Edebiyatı Unutulmuş!
100 Temel Eserde gözden kaçan birşey daha var biliyor musunuz? Divan Edebiyatı... Oldu olacak onu da yerleştirseler de çocuklar kitaptan iyice yaka silkseler...

Yazan : Ali ŞAHİN ( Kişisel Sayfası / Radikal Puanı: 1515)

2005-08-10 Yağmur cemi

Haydar Ergülen

(452 kişi okudu)

Yağmur iyidir, içimizi gösterir, kimseye değil elbette, kendimize. Bilinir 'içlenme sanatında usta' olanların bunu içlerine düşen uzun yağmurlarda sınadıkları, içlerine baka baka yağmur oldukları da. Biz olamadık.
Biz, içlenme sanatından geçtim, yağmurun da acemisi olduğumuz için sabır gösteremeyiz, yağmurun halince gelmesini, meşrebince yağmasını bekleyemeyiz, tıpkı gözyaşlarımızın peşinden koştuğumuz gibi yağmurun da peşinden koşarız. Üstelik acelemizin yağmura da, gözyaşlarına da, Edip Cansever'in 'Kirli Ağustos'una da saygısızlık olduğunu unutarak. Acemiliğimizi Turgut Uyar bağışlamıştı, acelemizi de Edip Cansever bağışlasın diyerek...
Vardık Karaburun'a. İzmir'den sonra iki saat kıyıları dolaşarak giden minibüste ise kendimizi Cemal Süreya'nın 'Göçebe'si gibi hissettik: "Kargapazarı dağlarını dolanan yaşlı ve öfkeli bir otobüsteyim". Yağmur bizden evvel gelmiş Karaburun'a, yani acelemiz ve acemiliğimiz bizi geçmiş, iyidir dedik, nasılsa şiiri ezberimizdeydi. Nâzım Hikmet'in 'Simavne Kadısı Oğlu Şeyh Bedreddin Destanı'ndaki 'Duyduk ki Mustafa huruç eylemiş/Aydın elinde Karaburunda' dizelerini 'vardık ki yağmur huruç eylemiş' diye okusak, koca şairimiz de bize gülümserdi herhalde.
Meğer yağmurun önümüze düşmesi sebepsiz değilmiş, bizi bir 'yağmur cemi'nde dostlarla buluşturmak içinmiş, bir kere daha şükrettik yağan, toplayan, buluşturan yağmura. Demek ki Şeyhim Bedreddin ve yoldaşları Börklüce Mustafa ile Torlak Kemal "yağmur aranıza değil, gönlünüze düşsün" diyerek çağırmışlar bizi Karaburun'a, eyvallah şeyhim eyvallah! Serez çarşısında asılan Şeyhim Bedreddin için "çırılçıplak ağaca asılan çırılçıplak gelecek yine" dendiği gibi olacakmış meğer. Herkes tamam olunca herkesin içine bakması bitince, sıra birbirimize bakmaya, yağmurda cem olmaya geldi: Roll, Express, Karaf, Cumhuriyet ve Birgün'den dostlarımızı gördük. Karaburun Belediye Başkanı Serdar Yasa'yı ODTÜ'den hatırladık, 'şoför'ümüzse ODTÜ İnşaat'tan Nevzat Özyeğin'di. Sevindik, Börklüce'nin ruhu hâlâ Karaburun'daydı,burada herkes bir işin ucundan tutuyordu. Baba Zula ile Erkan Oğur ve İsmail Hakkı Demircioğlu'na bu defa da yetişemedik, onları bekleyen bir başka yağmurdan teselli umduk. Alpaslan Işıklı, Bilge Umar hocalar ve Cahit Işık arkadaşımla Bedreddin ve yoldaşlarından konuştuk. Nâzım Hikmet ve Hilmi Yavuz'dan şiirler okudum, Dr. Hasan Aktaş'ın Yort Savul Yayınları'ndan çıkan 'Yeni Türk Şiirinde Şeyh Bedreddin Arkeolojisi ve Doktrini' kitabından hayli yararlandığım bir konuşma yaptım. Akşam Kırıka topluluğundan zeybekler ve kasap havaları dinledik, Karaburunlu kadınlar çok güzel oynadılar. Ambar Seki Köyü'nde bir taş evdeki Kavimler Kapısı Tiyatro Atölyesi'ni ziyaret ettik gece yarısı, hocaları Şıh Ali ütopyalarını anlattı, oyunlarını kendileri yazıyorlardı tıpkı ekmeklerini de kendilerinin yaptığı gibi.
...Güzeldi. Karaburun'u fazla göremedik, gezemedik ama güzeldi. Hem nasıl güzel olmasın? Etkinlikler Dostlar Çay Bahçesi'nde yapılıyordu, şu uzun yağmurun adı Dostluk Yağmuru'ydu, Bedreddin dostlarının katılımıyla bir yağmur cemi kurulmuştu. Okuldan tanışımız, belediye başkanı Serdar Yasa'ya, bu ceme rehberlik eden dostumuz Gökhan Akçura'ya ve tüm dostlara, Tan Morgül'ün Birgün'deki yazısının başlığından, 'Karaburun'da bulduk biz bu demi', aldığımız ilhamla 'Karaburun'da kurduk biz bu cemi' diyerek muhabbetlerimizi gönderiyor, 2. Karaburun Şenliği'ni daha da güzelleştirip zenginleştiren yağmura da teşekkür etmeyi unutmadan, Nâzım Hikmet'in dizeleriyle hasretimizi bir kere daha paylaşıyoruz: "Hep bir ağızdan türkü söyleyip/hep beraber sulardan çekmek ağı/demiri oya gibi işleyip hep beraber/ hep beraber sürebilmek toprağı/ballı incirleri hep beraber yiyebilmek/yarin yanağından gayrı her şeyde/her yerde/hep beraber/diyebilmek için."

2005-08-10 Ne Yağmur... Ne Şiirler...
Yağmur... Ne güzeldir yağmur şiirleri. Ataol Behramoğlu'nun Ne Yağmur... Ne Şiirler... i,hele biri var ki her yağmurda içim ürperir:Yağmur Çiseliyor

SİMAVNE KADISI OĞLU
ŞEYH BEDDETTİN DESTANI'NDAN

Yağmur çiseliyor,
korkarak
yavaş sesle
bir ihanet konuşması gibi.

Yağmur çiseliyor,
beyaz ve çıplak mürted ayaklarının
ıslak ve karanlık toprağın üstünde koşması gibi.

Yağmur çiseliyor,
Serezin esnaf çarşısında,
bir bakırcı dükkânının karşısında
Bedreddinim bir ağaca asılı.

Yağmur çiseliyor.
Gecenin geç ve yıldızsız bir saatidir.
Ve yağmurda ıslanan
yapraksız bir dalda sallanan şeyhimin çırılçıplak etidir.

Yağmur çiseliyor.
Serez çarşısı dilsiz,
Serez çarşısı kör.
havada konuşmamanın, görmemenin kahrolası hüznü
Ve Serez çarşısı kapatmış elleriyle yüzünü.

Yağmur çiseliyor.

NAZIM HIKMET

Yazan : Ali ŞAHİN ( Kişisel Sayfası / Radikal Puanı: 1515)

2005-08-10 Aydınlık

Türker Alkan

Radyo dinlerken bazen işitirsiniz. Sunucu sorar: "Efendim, ne iş yapıyorsunuz?"
Cevap: "Ben şairim!"
"Adınız?"
Hiç duyulmadık bir addır. Ama madem ki şairliği kendisine uygun görmüş, neden olmasın?
Şimdiye kadar 'filozofum' veya 'düşünürüm' diyeni görmedim hiç, ama bir gün onlarla da karşılaşırsak hiç şaşmayın. Gerçi bazen gazetede çıkan makale, yorum yazılarında 'kerameti kendisinden menkul' unvanlar çıkıyor, 'siyaset uzmanı' filan gibi.
Bir de 'aydın' olmak gibi bir nitelikten söz eder olduk. Aydın kimdir, aydın olmayandan farkı nedir, nasıl tanımlanır, betimlenir, çok çetrefilli konular bunlar. Aydın olarak tanımlanıp sınıflandırılmak yeteri kadar netameli bir şey. Bu yetmiyormuş gibi bir insanın kendisini 'aydın' sınıfına koymasını anlamak daha da zor gözüküyor. Ama kamuoyunda 'aydın' olarak sunulan kişilerin çoğu kendi kendine 'aydın' demekte pek istekli davranmıyorlar zaten
12 Eylül döneminde ünlü bir 'Aydınlar Bildirisi' yayımlanmıştı. Dönemin güçlü adamı Kenan Evren bildiriye sert bir karşılık verdi: "Abdülhamit de aydındı. Ben ne yapayım sizin gibi aydını!" Rahmetli Aziz Nesin altta kalmadı: "Sen bize bir şeyler yapasın diye aydın olmadık," diyerek taşı gediğine koydu.
Şimdi 'aydınlar' gene hareketlendi. Bildiri yayımlıyorlar, Başbakan'ı ziyaret ediyorlar, 'Kürt aydını' 'Türk aydını' olarak ayrışıyorlar.
Bizde 'aydın'lar oldukça ciddiye alınıyor, ama her ülkede aynı ölçüde ciddiye alınmazlar. Örneğin Amerika'da aydınların bildiri yayımlamak, siyasetçileri yönlendirmek gibi işlere kalkıştığını pek göremeyiz. (Hatta 'aydın'ı hakaret anlamında kullananlar bile vardır.) Ama Fransa, Rusya gibi 'ideolojik çekişmenin' hâlâ etkili olduğu yerlerde aydınların söyleyecek sözü vardır ve kendilerine dinleyecek kulak bulmakta pek zorluk çekmezler.
Fakat, 'aydın' niteliğiyle siyasal yaşamda etkili olmaya kalkanların bazı konuları açıklığa kavuşturması gerekmez mi? 'Ben aydınım, sözlerimde hikmet vardır, ben düşünürüm, bilirim, öneririm, kitleler ve politikacılar bana kulak vermelidir' diye ortaya çıkan kişi 'seçkinci', kitleleri (halkı) küçümseyen bir tavır takınmış olmaz mı?
En azından böyle algılanma riskini taşımaz mı?
Bu riske rağmen 'aydın' olarak tanımlanan 'kısmen sınıfsız katmanın' siyasal yaşamımızda küçümsenemeyecek bir rol oynadığını, bundan sonra da azalan bir oranda da olsa bu rolü sürdüreceğini kabul etmek gerekir.
Ama aydınların üstlendikleri rol ne olursa olsun, seçime dayanan siyasette halk desteği sağlamakta hiç de başarılı olamadıklarını söylemeliyiz.
Genellikle aydınların destekledikleri partiler (sol veya liberal-sol partiler) seçimlerde kötü sonuç alıyor. Buna rağmen, aydınların geliştirdikleri önerilerin kitleler ve politikacılar tarafından uzun dönemde benimsenebildiğini ve uygulama alanı bulabildiğini görüyoruz.
Aydınlar, genellikle büyük değişim ve belirsizlik dönemlerinde etkili olur. Son zamanlarda Türkiye'de üstlenmeye çalıştıkları etkinliği, geliştirmeye çalıştıkları vizyonu küçümsememek lazım.

2005-08-10 Aydın mısın?
Kilim gibi dokumada mutsuzluğu
Gidip gelen kara kuşlar havada
Saflar tutulmuş top sesleri gerilerden
Tabanında depremi kara güllelerin
Duymuyor musun
Kaldır başını kan uykulardan
Böyle yürek böyle atardamar
Atmaz olsun
Ses ol ışık ol yumruk ol
Karayeller başına indirmeden çatını
Sel suları bastığın toprağı dönüm dönüm
Alıp götürmeden büyük denizlere
Çabuk ol
Tam çağı işe başlamanın doğan günle
Bul içine tükürdüğün kitapları yeniden
Her satırında buram buram alın teri
Her sayfası günlük güneşlik
Utanma suçun tümü senin değil
Yırt otuzunda aldığın diplomayı
Alfabelik çocuk ol
Yollar kesilmiş alanlar sarılmış
Tel örgüler çevirmiş yöreni
Fırıl fırıl alıcı kuşlar tepende
Benden geçti mi demek istiyorsun
Aç iki kolunu iki yanına
Korkuluk ol.

Rıfat ILGAZ

Yazan : Ali ŞAHİN ( Kişisel Sayfası / Radikal Puanı: 1515)

2005-08-10 Ya da
Aydın Mısın?

Oyalan bakalım daha oyalan
nazlı barlarda, cilveli meyhanelerde
post modern salonlarda dolan
Halkoğlu memedi pusuya düşürdüler
yarasına çakal üşürdüler
kolunu kanadını kırıp
özlemini, umudunu yağma ettiler...
Dolaş bakalım sen (çarşafa) dolaş
sosyetik butiklerde, global pazarlarda
Ayırdılar Aslı'dan Kerem'i
Böyle ferman ettiler, böyle buyurdular
Defteri dürüldü Ferhat'ın
gönül kitabından adı silindi şiirin...
Oyalan bakalım sen daha, oyalan
bir gün seni de boğar
ateşine odun taşıdığın yalan...

Erhan Tığlı / Söylem Dergisi Temmuz 2002 sayısı

Yazan : Ali ŞAHİN ( Kişisel Sayfası / Radikal Puanı: 1515)

2005-07-25 Oturup Şiir Yazsa...
1919-1922 arasında sürdürülen haklı ve onurlu savaşa karşı direnen, bu işten vazgeçsinler diye Anadolu'ya adamlar gönderen, idam fermanları yayımlayan, var olan durumun, işgalin sürmesini isteyen, haklı bir savaşı sürdürenlere karşı çıkan tarafa 'Onurlu bir mücadelede bulundu' bu büyük bir yurtseverlik örneğidir, ey yükselen yeni nesil, bakın böyle durumlarda siz de M. Kemal gibi değil; Vahdettin gibi davranın mı diyeceğiz? Ecevit de, Vahdettin'in yerinde olsaydı, onun yaptıklarını mı yapacaktı acaba, yoksa M. Kemal’in yaptıklarını mı? Ecevit’in çok parlak başladığı bir kariyeri rakipleri kadar dik kapatamaması; 2001 kriziyle başlayan dönem, hastalıkları, buna rağmen iktidar hırsını yenememesinin halk nezdinde bambaşka bir Ecevit algısı yaratmasının bu tür adımlarla; eşine ,dinimiz elden gidiyor, dedirterek, Vahdettin tartışması ateşleyerek, muhafazakâr, halk kesimlerinde O, iyi bir insandı, izlenimi uyandırmaya çalışma isteği olduğu kanısına katılmamak elde değil.

Yazan : Ali ŞAHİN ( Kişisel Sayfası / Radikal Puanı: 1515)

Anlatan Anlatana Ama...



Bizim basına hiç mi hiç akıl- sır erdiremedim gitti. Gerçi erdirebilen de yok ama... Her gün herkes bir şeyler anlatır durur birileri, hele biraz da medyatikse tamam, dokunma keyfine gitsin! Bizim Cideli İhtiyar Rıfat Ilgaz'ı kim ne etsin, değil mi? Hele bir de mimli ise... Cide Festivalinde Ünlü Şairimiz anıldı, ben de önemli noktalara değinildiğini sandığım bir konuşmanın uzunca çözümü ile izlenimlerimi karaladım, biraz da mürekkep yalamış bir izleyici olarak. Radikal'de istedim ki Rıfat Hocayı analım; ama bir aydır ne bir ses, ne bir nefes... Sağlık olsun, ne diyelim!...



Donlu mu, Donsuz mu?

Biz havanda su dövmeyi pek mi seviyoruz ne? Bir zamanlar kanlı mı kansız mı tartışması vardı, şimdilerde de donlu- donsuz tartışması mı başlamış! Hani bir programda TV'ler hava durumu sunumlarına renk katmak istemişti de bir sunucumuz haber sonunda herkese donsuz geceler demiş, işinden olmuştu... Bakın bu hikaye işten de ediyor aman dikkatli olun ha! Bereket ben işsizim artık. Valla dostlar bu iş biraz karışık ne bilek... Hiçbir yerde hiçbir standart yok mu ne? Ayrıca açıklık kapalılık; edep dışılık olmadıkça kimden kime ne? Fazla sınırlama, ki neye göre yapılacak, donsuzluk işin esprisi tabii... Neyse en iyisi bunlara boş versek de ülkedeki asıl gündemi kaçırmasak, yaşamsal sorunları göz ardı etmesek... Anlaştık mı, ne dersiniz? Bu daha yaşamsal derseniz o ayrı tabii.





2005-08-09

1

Can Yücel'in ölümünden beri her yıl Datça'da düzenlenen '6. Can Şenliği'nin gerçekleşecek olması sevindirici. Sanata edebiyata bir yaşam vermiş şiirimizin ustalarının hele de bir festival çerçevesinde, büyük katılımlarla anılması daha da güzel. Yapılıyor, yapılmıyor diye papatya falı bakılırken gelinen nokta umut verici ülkemiz, edebiyatımız, şiirimiz açısından. Biz de bir başka yöredeydik temmuzun ilk haftasında: Şair Rıfat Ilgaz’ın: Martıların düşürdüğü tohumdan/ Filizlendiğine inandığım kasabamız/ Yosun kokardı evleri/ Çarşıları midye kokardı/ Çekirdeği çölden gelen mescidin/ Boy attığına şaşardım/ Bu deniz yüklü havada/ Nedense gelişemedi bir türlü/ En şirin yerine dikilen/ İrili ufaklı mezar taşları, dediği kasabada, Cide'deydik. Sınıfın ozanıyım mimli,/ Hababam Sınıfı'nın yazarıyım ünlü, diye kendini tanıtan mimli şair ve ünlü yazarımız, Koca Çınar Rıfat Ilgaz’ı ölümünün 12. yılında, 10. Rıfat Ilgaz Sarıyazma Kültür ve Sanat Festivaliyle anmak için.









2

"Cide, doğduğum eşsiz, benzersiz memleket... Ne iyi etmiş de anam beni bu cana yakın memlekette doğurmuş!.. Her şeyimi yitirdiğim günlerde Cide'nin belleğimin duvarlarına yansıyan görünümü ile dirilir, yaşama gücümü tazelerdim." der Rıfat Ilgaz da Sarıyazma adlı romanında...


Sarıyazma Festivali, 8 temmuz cuma günü saat 16.00'da Cideli çocukların başlarına bağladıkları sarıyazmalar ile Ilgaz'ın doğduğu tarihi evin önünden Belediye Meydanı'na kadar "Festival Yürüyüşü" ile başladı. Anıta Çelenk koymadan sonra İlk konuşmayı Rıfat Ilgaz Kültür Merkezi adına Ilgaz'ın ; "Her saltanatın bir sonu var oğlum,/ Buna musalla taşları şahit!// Son sözümü henüz söylemeden/ İşte geldim, gidiyorum,/ Altımda bir kuru tabut!// Tacım, tahtım sana emanet!"
diyerek "tacını. tahtını emanet ettiği" oğlu, Çınar Yayınları sahibi Aydın Ilgaz yaparak babasının doğduğu evin müze yapılabilmesi için tüm Cidelileri katkıda bulunmaya çağırdı.









3

Cideliler olarak en önemli isteklerinin şairin doğduğu ve bir süre önce Kültür Bakanlığı tarafından koruma altına alınan tarihi evin restoresi olduğunu dile getirerek, "Her bir Cideli bunun için bir tek çivi getirse, bu iş gelecek festivale kadar tamamlanmış olur. Babamın doğduğu evin bir an önce müze ve kültür merkezi olarak hizmete açılmasını istiyoruz. Umarım gelecek yıl düzenlenecek festivale yetişir. Eğer gerçekleşirse babamın özel eşyalarını ve kitaplarını da müzeye bağışlayacağım." Diyerek; babasının memleketi Cide'ye olan sonsuz bağlılığına dikkat çekti: ''Babam 7 Temmuz 1993'te İstanbul'da hayatını kaybetti. O yazdığı son romanında, 'Bir gün öleceğim ve bir festivalle anılacağım' diyordu. Ölümünün 2. yılında başladığımız festival ile bunu gerçekleştirebildik. Bu yıl 10.su yapılan bu festival ile dilerim ki, bu şirin sahil kasabası babamın da ömrü boyunca arzuladığı gibi turizme gereken önemi verir ve hak ettiği değeri görür'' diye konuştu.



15 Haziran'da kamuoyuna açıklanan bildiride şu görüşlere yer verildi:

Aşağıda imzası bulunanlar, bulunduğumuz çatışma ortamından derin bir kaygı duymaktayız. Sadece geçen ay 50'ye yakın insanımızı yitirdik. 15 yıl süren ve 30 bin civarında insanımızın kaybına yol açan, taraflarca ‘düşük yoğunluklu çatışma' veya ‘kirli savaş' olarak adlandırılan dönemin acıları, milyonlarca insanımızı derinden yaraladı. Artık insanlarımız ölmesin, barış içinde ve adil bir yaşam sürelim. PKK'nın silahlı eylemlere derhal ve önkoşulsuz son vermesini istiyoruz. Hükümetin, kalıcı barışın sağlanması ve herkesin demokratik toplumsal hayata katılabilmesi için gerekli yasal düzenlemeleri gerçekleştirmesini talep ediyoruz.



Daha Ucuz Daha Çok Baskı



Türk basını adına sevindirici bir haber; demek ki okur var, maddi koşullar elverişli değil diye düşündürüyor insanı: "Haftalık haber dergileri arasında lider konuma yükselen Tempo'nun bu sayısı 100 bin basılarak bir rekor kırdı. Talebe yetişmek için 100 bin basıldığı belirtilen Tempo'nun 80 bin dağıtılan 19 Temmuz sayısı 70 bin 131, 26 Temmuz sayısı da 70 bin 434 adet satmıştı." İyi de olmuş, daha çok okura ulaşmış. Ancak merak ettiğim bir konu var: Dergi önceki tiraj ve fiyatla her sayıda kaç YTL kazanıyordu, yeni tiraj ve fiyatla kaç YTL zarar etti? Yoksa sürümden kazanıp karda mı? Öyle ki bu fiyatla bayilere uğrayıp eli boş dönenin de haddi hesabı yok. Durum herkesin bildiği o meşhur ticarette beşe alıp üçe satarak sürümden kazanma hikayesi gibi değilse, basının bundan ders alıp daha kaliteli ve daha çok, daha ucuz yayınlara yönelmesi gerekir diyorum ben... Baskı çoğaldıkça maliyetin düşeceğinden hareketle...





2005-08-10



Yağmur Çiseliyor

SİMAVNE KADISI OĞLU
ŞEYH BEDDETTİN DESTANI'NDAN

Yağmur çiseliyor,
korkarak
yavaş sesle
bir ihanet konuşması gibi.

Yağmur çiseliyor,
beyaz ve çıplak mürted ayaklarının
ıslak ve karanlık toprağın üstünde koşması gibi.

Yağmur çiseliyor,
Serezin esnaf çarşısında,
bir bakırcı dükkânının karşısında
Bedreddinim bir ağaca asılı.

Yağmur çiseliyor.
Gecenin geç ve yıldızsız bir saatidir.
Ve yağmurda ıslanan
yapraksız bir dalda sallanan şeyhimin çırılçıplak etidir.

Yağmur çiseliyor.
Serez çarşısı dilsiz,
Serez çarşısı kör.
havada konuşmamanın, görmemenin kahrolası hüznü
Ve Serez çarşısı kapatmış elleriyle yüzünü.

Yağmur çiseliyor.

NAZIM HIKMET



Bankaların Kültür Sanat çalışmaları olmalı mı, olmamalı mı? Hele Yapı Kredi gibi böylesine yayın dünyasına dalınmalı mı, diye düşünürüm zaman zaman... Bu tür girişimler geçmişte de başlatıldı ama ya bırakıldı ya da öylesine sürdürülüyor... Günümüzde bile şöyle okunabilecek kitap bulunacak kitapçı dükkanları yok birçok ilçe ve beldelerimizde. Keşke diyorum bu tür çalışmalar yurdun her yanında şubesi bulunan kuruluşlarca da yapılsa ama Ankara Kızılay'da Köşe başında bir dükkana sıkışıp kalmasa, tüm şubelerde bu kitapları görüp dokunabilsek, alamasak da koklamış oluruz hiç değilse.





Aydın Mısın?

Oyalan bakalım daha oyalan
nazlı barlarda, cilveli meyhanelerde
post modern salonlarda dolan
Halkoğlu memedi pusuya düşürdüler
yarasına çakal üşürdüler
kolunu kanadını kırıp
özlemini, umudunu yağma ettiler...
Dolaş bakalım sen (çarşafa) dolaş
sosyetik butiklerde, global pazarlarda
Ayırdılar Aslı'dan Kerem'i
Böyle ferman ettiler, böyle buyurdular
Defteri dürüldü Ferhat'ın
gönül kitabından adı silindi şiirin...
Oyalan bakalım sen daha, oyalan
bir gün seni de boğar
ateşine odun taşıdığın yalan...

Erhan Tığlı / Söylem Dergisi Temmuz 2002 sayısı

Çek usta kalbime yirmi dört ayar bir hüzün... Sen neymişsin be yeğenim? Hüzün de güzel, keder de; hele 24 ayar olursa daha da güzel... Bir de adı Ayşim olursa daha da mı güzel ne!... Hüzünlü Güzel Ayşim gelinimiz galiba, onu daha da çok tanımak istedim siteyi görünce, şunu biz de tanıyalım be evlat, hüzün,yüzünde çok güzel dursa da, belki hüznü sevince; kaygıyı umuda dönüştürürüz... Bir eksik mi var ne sitede? Sanki Ayşim “sanal” bir kişi!... O’nun kendinden neden bir şeyler yok, karşılıksız bir aşkmış gibi duruyor öyle olunca; biliyorsunuz “TEK KANATLI KUŞ” uçamaz... Kanatların ikisini de açma zamanını bekliyorum, sevgiyle, dostlukla; hep sevgili ve dost kalın. Ha bir de zamanınız olursa bizim kürkçü dükkanına da bir uğrayın, belki dost olur, yazışır, çizişiriz de... Kim bilir?

Ali ŞAHİN

Emekli Edebiyat Öğretmeni

http://alisahin37.sitemynet.com



Çağdaş şaire tez yok!

Üniversitelerde Türk edebiyatının önde gelen şairleri için hazırlanan tezler bir elin parmak sayısından daha az. On altı yıl boyunca Nâzım Hikmet, Can Yücel ve Edip Cansever için yalnızca birer tez hazırlanırken, Ahmet Hamdi Tanpınar, Ahmed Arif ve Melih Cevdet Anday için hiçbir doktora ya da yüksek lisans tezi hazırlanmadı. Yine hazırlanan tezler içinde toplumcu bir şiir anlayışını benimseyen şairlerin sayısının azlığıda dikkat çekiyor.
1987 ile 2003 yılları arasında sanatı ya da hayatı üzerine hiçbir tez hazırlanmayan şairler arasında Enver Gökçe, Arif Damar, Cevdet Kudret, Şükran Kurdakul, Sivas yangınında yitirdiğimiz Metin Altıok ve Behçet Aysan gibi şairler var. Hakkında en çok tez hazırlanan şairlerin başında Yahya Kemal geliyor, ikinci sırada ise Necip Fazıl Kısakürek bulunuyor.
Çağdaş şairlerimizden pek azı için hazırlanan tezlerin çoğunun “Hayatı, sanatı, eserleri” şeklinde yüzeysellik taşıması da ayrıca dikkat çekiyor.

‘Tam bir hayal kırıklığı’
Akademik kariyer için hazırlanan yüksek lisans ya da doktora tezleri yasa gereği 1987’den bu yana YÖK’e bağlı Tez Merkezi’ne gönderiliyor. 1987-2003 yılları arasında, 16 yıl boyunca, 77 üniversiteye bağlı fakültelerde hazırlanarak YÖK’e gönderilen ve şiir başlığı altında toplanan lisans/doktora tezlerinin dağılımı şöyle: “Yabancı ülke şiiriyle ilgili 159, Çağdaş Türk şiiriyle igili 122, Divan ve Halk edebiyatı ile ilgili 136, kuramsal / karşılaştırmalı 32.” Çağdaş Türk şairlerini konu alan yalnızca 147 tez bulunuyor.
Ünlem Dergisi’nin eylül-ekim tarihli 13. sayısında konuyla ilgili bir makale yazan Turgay Pasinligil, üniversitelerde hazırlanan bu tezlere dikkat çekerek, durumun “Tam bir hayal kırıklığı” olduğunu belirtiyor.
Öğretim üyelerinin
yönlendirmesi var
Üç ay süren araştırmanın üniversitelerin durumunu gösterdiğini belirten Pasinligil, çağdaş Türk şairleri için çok az tez hazırlanmasının temel sebebinin hocaların yönlendirmesi sonucu olduğunu sözlerine ekliyor. 90’larla birlikte üniversitelerde sosyal bilimlere gerek görülmeyip bölümlerin kapatıldığını belirten Pasinligil, öğretim görevlilerinin de memur zihniyeti ile hareket ettiğini dile getiriyor.
Turgay Pasinligil, tez çalışmalarını etkileyen unsurları şöyle sıralıyor; “Tez danışmanlarının öznel tutum ve davranışları, fakültelerdeki genel geçer yargılar, dönemin politik ve ekonomik eğilimleri, akademik kadroların tez konularına bakış açıları vb...”
Bu durumun tez konusunun seçiminden kabulüne giden sürecin ne kadar zorlu olduğunu gösterdiğini belirten Pasinligil, üniversitelerin bu durumunu, parasal yetersizlikler, kadro sağlanamaması, okulların gelenekleri, yerleşmiş alışkanlıklar, akademisyen alımında kişisel ya da politik tercihler gibi nedenlerin ileri çıktığını ifade ediyor.

--------------------------------------------------------------------------------

UTANÇ VERİCİ!
Ataol Behramoğlu
Türkiye’de tezler Edebiyat Fakültelerinin Türkoloji bölümlerinde yapılır. Oradaki öğretim üyelerinin dünya görüşlerine göre belirlenir ve öğrencilerden istenir. Onun dışında görüş görüş yoktur. Oradaki öğretim üyelirinin belirlediği şairler baz alınır. Onlarda siz şöyle yapın, böyle yapın diye yönlendirir öğrencileri. Üniversitelerde Türkoloji bölümleride gerilere bakan bölümlerdir, bu nedenle çağdaş şairler hakkında tez yapılmıyor. Mesela Nâzım Hikmet gibi bir şairle ilgili olarak 16 yılda yalnızca bir tez yapılması gerçekten utanç verici bir şey. Peki bu nasıl değişir? Bunu bir örnekle açıklarsam; mesela Elazığ’daki Fırat Üniversitesi’nin Türkoloji Bölümü’nde sonn derece ilerici öğretim üyeleri olduğunu ben biliyorum. Oralarda çağdaş şairlere yönelik araştırmalar ve çalışmalar yapılıyor.

http://www.evrensel.net/05/09/25/kultur.html

Haziranda Ölmek Zor

İşten çıktım
Sokaktayım
Elim yüzüm, üstüm başım gazete...

Sokakta tank paleti
Sokakta düdük sesi
Sokakta tomson
Sokağa çıkmak yasak...

Sokaktayım
Gece leylak ve tomurcuk kokuyor
Yaralı bir şahin olmuş yüreğim
Uy anam anam
Haziranda ölmek zor...

Havada tüy
Havada kuş
Havada kuş soluğu kokusu
Hava leylak ve tomurcuk kokuyor
Ne anlar acılardan güzel haziran
Ne anlar güzel bahar
Kopuk bir kol sokakta çırpınıp durur...

Çalışmışım onbeş saat
Tükenmişim onbeş saat
Acıkmışım, yorulmuşum, uykusamışım
Anama sövmüş patron
Sıkmışım dişlerimi
Islıkla söylemişim umutlarımı
Susarak söylemişim
Sıcak bir ev özlemişim
Sıcak bir yemek
Ve sıcacık bir yatakta unutturan öpücükler
Çıkmışım bir kavgadan vurmuşum sokaklara
Sokakta tank paleti
Sokakta düdük sesi
Sarı sarı yapraklarla birlikte sanki
Dallarda insan iskeletleri...

Asacaklar Aydemir'i
Asacaklar Gürcan'ı
Belki başkalarını
Pis bir ota değmiş gibi sızlıyor genzim
Dökülüyor etlerim, sarı yapraklar gibi...

Asmak neyi kurtarır
Sarı sarı yaprakları kuru dallara?
Yolunmuş yaprakları, kırılmış dallarıyla ne anlatır bir ağaç
Hani rüzgar, hani kuş
Hani nerede rüzgarlı kuş sesleri...

Asılmak değil sorun
Asılmamak da değil
Kimin kimi astığı
Kimin kimi neden niçin astığı
Budur işte asıl sorun?

Sevdim gelin morunu
Sevdim şiir morunu
Moru sevdim tomurcukta
Moru sevdim memede
Ve öptüğüm dudakta
Ama sevemedim, hayır
İğrendim insanoğlunun
Yağlı ipte sallanan morluğundan...

Neden böyle acılıyım
Neden böyle ağrılı
Neden niçin bu sokaklar böyle boş
Niçin neden bu evler böyle dolu
Sokaklarla solur evler
Sokaklarla atar nabzı kentlerin
Sokaksız kent
Kentsiz ülke
Kahkahanın yanıbaşı gözyaşı...

İşten çıktım
Elim yüzüm, üstüm başım gazete
Karanlıkta açan bir su gibi
Vurdum kendimi caddelere
Hava leylak ve tomurcuk kokusu
Havada kör yoluna
Havada suçsuz günahsız gitme korkusu
Ah desem eriyecek demirleri bu korkuluğun
Oh desem tutuşacak soluğum...

Asmak neyi kurtarır, öldürmek neyi
Yaşatmaktır önemlisi, güzel yaşatmak
Abeceden geçirmek kıracın çekirgesini
Ekmeksiz, yuvasız, hekimsiz bırakmamak...

Ah yavrum, ah güzelim
Canım benim, sevdiceğim, bir tanem
Kısa sürdü bu yolculuk
Neylersin ki sonu yok
Gece leylak ve tomurcuk kokuyor
Uy anam anam
Haziranda ölmek zor...

Nerdeyim ben, nerdeyim ben, nerdeyim
Kimsiniz siz, kimsiniz siz, kimsiniz
Ne söyler bu radyolar
Gazeteler ne yazar
Kim ölmüş uzaklarda
Göçen kim dünyamızdan...

Asmak neyi kurtarır, öldürmek neyi
Yolunmuş yaprakları
Ve kırılmış dallarıyla bir ağaç
Söyler hangi güzelliği?

Kökü burada yüreğimde
Yaprakları uzaklarda bir çınar
Islık çala çala göçtü bir çınar
Göçtü memet diye diye
Şafak vakti bir çınar
Silkeledi kuşlarını, güneşlerini
"Oğlu sana sesleniyorum, işitiyor musun memet, memet"...

Gece leylak ve tomurcuk kokuyor
Üstüm başım, elim yüzüm gazete
Vurmuşum sokaklara
Vurmuşum sokaklara
Uy anam anam
Haziranda ölmek zor...

Bu acılar, bu ağrılar, bu yürek
Neyi kimden esirgiyor bu buz gibi sokaklar
Bu ağaçlar niçin böyle yapraksız
Bu geceler niçin böyle insansız
Bu insanlar niçin böyle yarınsız
Bu niçinler niçin böyle yanıtsız...

"Uyarına gelirse tepemde bir de çınar demişti on yıl önce"
Demek ki on yıl sonra
Demek ki sabah sabah
Demek ki "manda gönü"
Demek ki "şile bezi"
Demek ki "yeşil biber"
Bir de Memed'in yüzü
Bir de güzel İstanbul
Bir de "saman sarısı"
Bir de özlem kırmızısı
Demek ki göçtü usta
Kaldı yürek sızısı geride kalanlara...

Yıllar var ki ter içinde
Taşıdım ben bu yükü
Bıraktım acının alkışlarına
3 HAZİRAN 63'ü...

Bir kırmızı gül dalı şimdi uzakta
Bir kırmızı gül dalı iğilmiş üstüne
Yatıyor oralarda
Bir eski gömütlükte yatıyor usta
Bir kırmızı gül dalı iğilmiş üstüne
Okşar yanan alnını
Bir kırmızı gül dalı
Nazım Usta nın...

Gece leylak ve tomurcuk kokuyor
Bir basın işçisiyim
Elim yüzüm, üstüm başım gazete
Geçsem de gölgesinden tankların tomsonların
Şuramda bir çalıkuşu ötüyor
Uy anam anam
Haziranda ölmek zor...

Hasan Hüseyin

Kızılırmak/ Hasan Hüseyin
TIKLAYINIZ

Ahmet Arif
Hakkında Yazılanlar ve Söyleşiler


Sevdayla Direnen Şiirler
Zeynep Oral

Ahmed Arif Üzerine
Gülten Akın

Şapkam Dolu Çiçekle - Ahmet Arif
Cemal Süreya

Folklor Şiire Düşman -Ahmet Arif
Cemal Süreya

Varlık Dergisinin Temmuz 2000 sayısı
Ahmet Arif'le Tahir Abacı

Ahmet Arif:
'Toplar dağların rüzgarını/ Dağıtır çocuklara'
Mahmut Temizyürek



Ahmet Arif'le(*)
Tahir Abacı



Ahmed Arif ile, 1974 yılının bahar aylarından birinde, Ankara 'da, felsefeci Tuncer Tuğcu'nun Zafer Çarşısı'nda çalıştırdığı Oğlak Kitabevi'nde buluştuk. Bu önceden planlanmış bir buluşma mıydı, yoksa rastlantısal mıydı, şimdi hatırlamıyorum, ama benimle görüşmek istediğini biliyordum. O sıralar Yarına Doğru dergisini çıkarıyorduk. Yazdığımız yazılarda, örnek alınması gereken şairler olarak, başta Nazım Hikmet olmak üzere, Enver Gökçe ve Ahmed Arif'in adlarını ilk elde anıyorduk. Bir yıl önce, Yeni Adımlar dergisi Enver Gökçe'yi Ahmed Arif'in ustası ve sanki ona bir alternatif olarak sunmuştu. Ahmed Arif, bu sunuluş biçiminden rahatsızdı.

Kitabevinde fazla kalmadık, çıkıp çarşı içindeki çay evine gittik. Orada da fazla oturmadık, Ahmed Arif, tanıdığım öteki "eski tüfek"lerden de alışık olduğum biçimde, az sonra ayağa fırladı ve sohbeti çarşı içinde turlayarak sürdürdük. Ahmed Arif, doğrudan cezaevi günlerini anlatmaya başladı.

"Şubeden cezaevine sevk edildik. Adamın biri kulağımın dibine sokuldu. İkide bir 'Sen benim anamı (...), sen benim anamı (...)' deyip duruyor. Sonunda dayanamadım, kenara çektim, 'Senin ananı nerede gördüm ki ben?' Dedi ki: 'O gün hücrede sıkışmıştım, beni tuvalete çıkarmaları için kapıyı çaldım. Tam o sırada sen kapıyı kırdın. Senin yüzünden benimle ilgilenemediler' Halbuki kapı çürükmüş, ne bileyim, şöyle bir dokundum, devrildi. Herif de o arada altına yapmış."

Anlattıklarına, onun ağzında çiğ kaçmayan, kendine özgü başka nitelemeler de ekliyordu. Başladım Ahmed Arif'in bunları bana neden anlattığını düşünmeye. Sonra fark ettim ki şubedeki olay nedeniyle Ahmed Arif'e tepki gösteren ve aynı davadan yargılanan kişi, bir yıl önce Enver Gökçe'nin şiirlerini yeniden yayınlayan derginin yönetmeniydi. Ahmed Arif, Gökçe'nin karşısına çıkarılışını geçmişteki bu olaya bağlıyordu. Ahmed Arif, Gökçe'ye dair başka şeyler de anlattı. Anlattıkları, yıllar sonra Yalçın Küçük'ün Gökçe hakkında yazdıklarını doğrulayıcı nitelikteydi.

Ahmed Arif'le buluşmamızdan kısa bir süre önce Enver Gökçe'nin köyüne gitmiş, yaşadığı çok zor şartlara tanık olmuş, izlenimlerimi Yarına Doğru'da anlatmıştım. Ketum bir insandı Gökçe, geçmişe dair pek konuşmuyordu. Bir iç hesaplaşma sezinlemiş, o yazımda değil, ama Gökçe'nin ölümünün ardından Sanat Olayı dergisinde çıkan yazımda bu sezgimi örtük biçimde belirtmiştim.

1970'li yıllarda onlar bizim idollerimizdi. Oysa onları yakından tanıdıkça karşıma "üstün insan"lar değil, "insan"lar çıktı. Bir dokunmayla kırılacak hücre kapısı nerede görülmüş? Hikayeyi, Ahmed Arif'le konuşmadan önce de biliyordum. Sadece Aclan Sayılgan'ın yazdıklarından değil, sözüne güvenilir başkalarının anlattıklarından da öğrenmiştim. Ahmed Arif, Birinci Şube'de tutuldukları günlerde ağır bir bunalım geçirmişti. Bir ara kaldığı hücrenin kapısına kafasıyla vurmaya başlamış, ardından kapıyla birlikte dışarıdaki polis memurunun üstüne devrilmişti.

Enver Gökçe ise parti içi konumu gereği, çok daha ağır işkencelerden geçirilmişti. Bu konuyu Rasih Nuri İleri de yazdı, Gökçe hakkında ılımlı bir yaklaşımda bulundu. Bildiğim kadarıyla, diğer dava arkadaşları da "gözaltı tavrı"ndan dolayı Enver Gökçe'yi dışlamadılar. Parti ve dava arkadaşlarından Şevki Akşit'in, mahpusluk sonrası İstanbul'a gelen Gökçe'yi sokaklarda nasıl heyecanla aradığını anlatan coşkulu bir yazısını da hatırlıyorum.

Yine ortak dostları İhsan Atar'ın (Yelfe İhsan), Evrensel Kültür dergisinin 59. sayısında (Kasım 1996) çıkan yazısından öğrendiğimize göre, iki şair cezaevi sonrasında da dostluğu sürdürmüşlerdi. Hatta İhsan Atar, kendisini 1957'de Ahmed Arif'le tanıştıran kişinin de Enver Gökçe olduğunu yazıyor. Gökçe'nin hükümlü bulunduğu yıllarda hasta olan annesiyle ilgilenen, hatta mezarını yaptıran da Ahmed Arif olmuş. Dostluk, 1970'li yıllarda, Enver Gökçe'nin şiirinin dönüşüyle ve ondan da çok, sunuluş biçimiyle bozuluyor.

Aynı yıl, ikisinden de önce şiirini kurmuş olan ve bir bakıma onların şiirini haber veren Niyazi Akıncıoğlu'nun şiirlerini de yeniden yayınladık Yarına Doğru'da. Bu üç şairin şiiri, 1940'lı ve 1950'li yılların öteki "toplumcu" şairlerinden daha farklıydı. Diğer sosyalist şairler, imgesiz şiirler yazmayı seçiyorlardı. Sadece sosyalist düşüncenin değil, demokrasi değerlerinin bile yoğun baskı altında tutulduğu o yoksunluk ve yoksulluk yıllarında, ufukları Nazım Hikmet'in şiiriyle sınırlıydı. Bu üç şairin, yerel öğeler ağırlıklı olarak ama farklı kaynaklardan da etkilenerek yeni söyleyişe yönelmeleri, daha özgün ve daha renkli bir şiir kurmalarını sağlamıştı. O yıllarda dostluk ettiğim aynı kuşaktan diğer şairlerin, açıkça dile getirmeseler de, bizim onlara verdiğimiz öneme biraz bozulduklarını da sezerdim.

Ahmed Arif o gün başka şeyler de anlattı. Örneğin, Aziz Nesin'in Akbaba dergisinde oğlunun adını "Filinta" koyuşunu eleştiren imzasız bir başyazı yayınladığını söyledi. Kuşkusuz bunu da sadece bana anlatmadı, daha birçok kişiye yinelemişti. Aziz Nesin, bu ithama umulmadık bir biçimde ve umulmadık biryerde, Benim Delilerim kitabında cevap verdi.

Ahmed Arif'le şiirler ve türküler üstüne de konuştuk o gün. Hayatı son derece ciddiye aldığını ve her şeye törel bir anlam ve değer verdiğini o zaman fark ettim. Sözgelimi o sıralar taş plak kayıtlarını topladığım Diyarbakırlı ses sanatçısı Celal Güzelses hakkındaki düşüncelerini sormuştum. Ezgilerini severek dinlediğini belirttikten sonra, şöyle bir vurgulama da yaptı: "Değerli bir abimizdir."

***

Ahmet Oktay, Ahmed Arif şiirinin yazıldığı 1950'lerde değil, gün ışığına çıktığı 1970'lerde fraksiyonlarca tüketildiğini yazdı Karanfil ve Pranga adlı kitabında. Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki, Ahmed Arif, anlaşılır nedenlerle Kürt hareketlerince biraz daha fazla öne alınmakla birlikte, hiçbir zaman fraksiyonel bir okumanın konusu olmadı. Bu konuda onun fraksiyonlar üstü bir konumda bulunduğunu söylemek daha doğru olur. Bildiğim kadarıyla kendisi de herhangi bir fraksiyondan yana bir tavır almadı, tam tersine fraksiyonel oluşumları hep kaygıyla izledi. O günkü konuşmalarımız arasında kendi dönemlerinde açığa çıkmış bir gizli ajanın halen İzmir'de faal olduğunu duyduğunu da aktarmış, kuşaklar arası kopukluktan yakınmıştı.

Öte yandan, Ahmed Arif şiirinin sadece 1950'lerin değil, 1970'lerin şiiri açısından da önemli bir düzeyi temsil ettiği rahatlıkla söylenebilir. Onun şiirinin ortaya çıkışının, özellikle yüksek tandanslı sol bir şiir kurmaya çalışan İsmet Özel, Ataol Behramoğlu gibi şairleri nasıl tedirgin ettiğini, Halkın Dostları dergisini izleyenler hatırlar.

Ahmet Oktay'ın değişik bağlantı düzeylerine dikkat çekerek Ahmed Arif'in şiirindeki içeriğe dair yaptığı vurgular, bu şiirin "kırsal " bir üstyapıya göre biçimlenmiş öğeler içerdiği saptaması genel olarak doğru. Ancak bu öğeler çoğu kez reel hayatın, yaşama pratiğinin organik yansımalarıdır. Oysa Ahmed Arif şiirinde evrensel değerlere doğru aşkın bir yöneliş vardır ve başat öğedir. Sözgelimi, görünüşte kırsalda yaşanmış bir "durum"u söyleyen "Otuz Üç Kurşun"un hukuksuzluğa indirdiği darbeyle burjuva düzeninin neresine düştüğünü düşünmek bile yeterli ip ucu verebilir bu konuda. Kırsalın töresinden sosyalizme atlamak niyetinin, onu düpedüz şiir planında gelişmiş bir düzeye ulaştırdığını da görmek gerek. Ahmed Arif şiiri, sadece monotonluğu kıramayan sosyalist şairlere değil, 1970'li yılların modernist şairlerine karşı da güçlü bir seçenek oluşturabildiyse,

BEBEĞİM OLMASAYDIN EĞER

25/8/2007 · Kategori: Deneme

BEBEĞİM OLMASAYDIN EĞER

Geceleri kesintisiz uyuyacak ama her kalkışımda seni öpme duygusunu tadamayacaktım. İstediğim her akşam, sinemaya, bara, dürüm yemeğe, sahilde dolaşmaya gidebilecektim ama 'anne bende geleyim' diye bacaklarıma yapışan minik ellerinin sıcaklığı ısıtmayacaktı yüreğimi...

Yeni boyanmış duvarlarımda kalem izi ve yemek izi olmayacaktı ama ben silerken 'anneciğim ne kadar iyisin' diyen sesini duymayacaktı kulaklarım... Babanla belki daha az kavga edecektim ama her kavga sonrası 'üzülme ben seni çok seviyorum' diye beni göğsüne bastırmayacaktın...

Belki başım daha az ağrıyacak, daha az yorgun olacaktım ama kanepeye uzanıp minik ellerinle yaptığın o büyülü dokunuşların etkisiyle dirilemeyecektim...

Hastane odasında, lohusa kurdelası ile çekilmiş fotoğraflarım olmayacaktı....

Otobüse bindiğimde kimse yer vermeyecekti...

Her gece bıkmaksızın baktığın düğün fotoğraflarıma belki yılda bir kez bakacaktım...

Annemi bu kadar sevdiğimi anlamayacaktım...

'Seni seviyorum' demeyi hep erteleyecektim. Annelik duygusu ile donanamayacaktım...

Doğum izni prosedüründen haberim olmayacaktı...

Aynı cinsin rekabetinin ne demek olduğunu anlamayacaktım...

Elim senin elinde dolaşırken bir sahil kenarında, dalga seslerinin bize şarkılar mırıldandığını duyamayacaktım... Gece senle ilgili korkulu rüyalar görmeyecek, ızdırapla uyanıp yatağının yanına gelip, derin derin nefes alışını izleyemeyecektim...

38.5 derece ateş beni de yakıp kavurmayacaktı...

Anneler gününde kimseden hediye alamayacaktım ama ertesi gün bana küsüp geri hediyesini isteyen bir yavruya gülümseyemeyecektim...

Sabrı, merhameti, önseziyi, özveriyi, duyarlığını, öğrenmeyi, öğretmeyi tam randımanlı kullanamayacaktım...

Gece 4:30 da gözü kapalı mutfağa kadar gidip, bardağa su doldurup yine gözü kapalı dönme yeteneğini kazanamayacaktım...

Minicik evimi mama sandalyesi, otomobil koltuğu, ana kucağı, rengarenk emzikler, muhtelif boyda biberonlar, onlarca çeşit barbie, yapbozlar, tüylü-tüysüz envai çeşit oyuncakla ve şişelerce çocuk ilacı ile doldurmayacaktım...

Her çıktığım alışverişten sana alınmış paketlerle dönemeyecektim...

Hamilelik esnasında 80’li kilolara kadar çıkıp, tartıyı kırma eğilimi gösteremeyecektim...

Çocuk doktorları ile ilişkim, sokakta gördüğüm tabelalardan ibaret olacaktı....

Aşkın ve sevginin bir erkekle kadın arasında yaşanan o önlenemez sevgi olduğunu sanacak ve yanılacaktım...

Torun bakma şansım olmayacaktı...

Ben kanepede sızmış uyurken, koşa koşa yatağının örtüsünü alıp, üzerime sermek için nefes nefese kalışını göremeyecektim...

Üzümün çekirdeklerini tek tek çıkarmak için insanüstü bir uğraşa asla girmeyecektim...

Sulu köftenin köftelerini fındık büyüklüğünde yapmak için sabrım hiç olmayacaktı...

Kimseye bu kadar sık sarılamayacak ve yalayıp yutarcasına öpemeyecektim... Sen olmasaydın eğer ben asla 'ben' olmayacaktım... Bir çocuk doğduğu anda, bir anne doğmuş olur.



BERRAK OKUL ÖNCESİ EĞİTİM MERKEZİ EBRU KUŞ
Diğer Başlıklar
ÇALIŞAN ANNE - BABA ve ÇOCUK
ÇOCUĞUN RÜYASI
ÇOCUĞUNUZUN YATAKODASI NASIL OLMALI ?
ÇOCUK VE BOŞANMA
ÇOCUKLARDA ÖZGÜVEN KAZANIMI
ÇOCUKLARIMIZ YETİŞİRKEN.
GELECEĞİN SUÇLUSU
GELİŞİMİN KİLOMETRE TAŞLARI
KÜÇÜK BİR ÖYKÜ
SİZ HANGİ GRUP ANNE BABASINIZ ?
TEKRAR ETSE HAYAT...BİR DAHA ÇOCUK OLABİLSEM
UZUN İP NEDEN BELİMİZDE ?
YEŞİL SAPLI KIRMIZI ÇİÇEK
AGRESİF ÇOCUK (D.KIRCAOĞLU)
ANAOKULU VE KREŞE UYUM SÜRECİNDE AİLEYE DÜŞEN GÖREVLER (GİZEM ÇİMEN)
ANNE-BABA-ÇOCUK VE ÇEVRE ETKİLEŞİMİ (D.KIRCAOĞLU)
Anneler Günü
ATATÜRK VE ÇOCUK SEVGİSİ
Ben Nereden Geldim ? Cinsellik
BEŞ YAŞ ÇOCUĞUNUN GENEL DAVRANIŞ ÖZELLİKLERİ
Bill Gates (haber araştırma)
ÇOCUĞUMU NE ZAMAN PSİKOLOĞA GÖTÜRMELİYİM ??
Çocuğunuz Yuvaya Başlıyor
Çocuk ve Bilgisayar (internet)
Çocuk ve Merak... Ölüm
ÇOCUK VE YALAN
Çocuklar ve para kavramı
Çocuklar ve Pskolojisi
Çocuklarda İnatçılık
Çocuklarda Küfür
ÇOCUKLARIMIZ (NİLÜFER KARATAŞ)
Çocukların Okula Başlama Yaşı
ÇOCUKTA DEĞER EĞİTİMİ (D.KIRCAOĞLU)
EYVAH ÇOCUĞUM İNDİGO
Gelişim
İç Kontrollü Disiplin
İleri Teknoloji ve Çocuklar
İYİ ANNE VE BABA OLMANIN 24 YOLU
Milli Eğitim Bakanlığı Okul Öncesi...
Montessori Eğitimi
NEDEN OKUL ÖNCESİ EĞİTİM (D.KIRCAOĞLU)
OKUL SEÇERKEN NELERE DİKKAT EDİLMELİ (D.KIRCAOĞLU)
OKULA BAŞLAMA YAŞI (D.KIRCAOĞLU)
Okuma Yazmaya Hazırlık
PARMAK EMME
POZİTİF DİSİPLİN YOLU İLE TUVALET EĞİTİMİ (D.KIRCAOĞLU)
SAĞLIKLI, MUTLU VE BAŞARILI ÇOCUKLAR YETİŞTİRMEK İÇİN
Saldırgan Çocuklar
SALDIRGANLIK ÖNLENEBİLİR VE ÖFKE KONTROL EDİLEBİLİR
Sofra Savaşları
Suç ve Çocuk Eğitimi
YARATICI DÜŞÜNMENİN ÖNEMİ (NİLÜFER KARATAŞ)
Yatak Savaşları
YUVA ÇOCUĞUNUN TEMEL İHTİYAÇLARI - Psk. Gizem Çimen
YUVA VEYA ANAOKULU SEÇERKEN (Psikolog Ayşe Selma GÜNER )
http://www.yuvabul.com

?ZINISIM ADNIKRAF NİNEKİLHET

19/6/2007 · Kategori: Deneme

Cumhuriyet 08.04.2006

Tehlikenin Farkında mısınız?

SUAY KARAMAN Tüm Öğretim Üyeleri Derneği (TÜMÖD) Genel Sekreteri

Ülkemiz belki de, tarihinin en ağır siyasi bunalımlarından birini yaşamaktadır. Türkiye Cumhuriyeti'nin kurtuluş ve kuruluş süreci, hep karalanmak istenmektedir. Ulusal değerler ayaklar altına alınmaktadır. Mustafa Kemal Atatürk'e, ilkelerine ve devrimlerine karşı savaş açılmıştır. Laiklik karşıtı dinci kadrolar, devletin her kesimini ele geçirmek üzeredir. Devletin birçok kurumu vekalet ile yönetilmektedir. Yüksek yargı organlarının kararları uygulanmamaktadır. Anayasada yazılı olan laik, sosyal ve hukuk devleti ilkesi ayaklar altına alınmış, çiğnenmektedir. Ortadoğu, emperyalizmin işgali altında, belirsizliğe doğru sürüklenmektedir. Bölgede ülkemizin bir kısmını da içine alacak şekilde bir Kürt devleti oluşumu, uluslararası konferanslarda açık açık anlatılmaktadır.

Bölücü terör, Nevruz'da yapamadığını, Diyarbakır, Van, Siirt, Batman gibi illerde yaparak, kitlesel ayaklanma provalarına başlamıştır. Günlerce süren olaylar sonucunda valilik ve karakol taşlanmış, birçok işyeri yıkılmış, yağmalanmış, birçok vatandaşımız yaralanmış ve onun üzerinde vatandaşımız ölmüştür. Güneydoğu illerimizde yaşanan bu üzücü olayları, kışkırtan, hatta organize edenler içinde belediye başkanlarının da olması düşündürücüdür. Ancak hükümet bu olaylara seyirci bile kalamamıştır. Başbakan olaylar sırasında Sudan'da, sudan görüşmeler yaparak, ülkeye gelmesini geciktiriyordu. Başbakan, muhalefete, kendisine karşı olanlara ve halka yaptığı düzeysiz çıkışları, nedense Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı'na karşı yapamıyor. Diyarbakır'da olaylara katılan göstericileri, cesaretlerinden ötürü kutlayan belediye başkanı sırtını AB'ye yasladığından olsa gerek, Başbakan yumuşak bir üslup kullanmayı yeğlemiştir. Güneydoğu'daki 38 belediye başkanının, Danimarka Başbakanı'na "Roj TV'yi kapatmayın" diye yazıyla başvurmaları karşısında da sesi çıkmamıştır.

ABD ve özellikle Avrupa Birliği'ne güvenenler bile bu olanlar karşısında, tehlikenin farkına varmışlardır.

Ülkemiz buralara nasıl geldi, hiç düşündük mü? "AB yolu Diyarbakır'dan geçer'' diyen eski Başbakan Mesut Yılmaz'ı yere göğe koyamamıştık. Ülkemize gelen AB'li temsilcilerin, ayaklarının tozlarıyla hemen Diyarbakır'a gitmelerini demokrasinin gereği saymıştık. Çok sıkı güvenlik önlemleri ile Diyarbakır'da konuşma yapan ve "Kürt sorunu vardır" diyen Başbakanı, demokrasi kahramanı ilan etmiştik. ABD ve AB'nin, ülkemizle oyun oynamasını görmemezlikten geldik ve hep sustuk. AB'nin her isteğini yerine getirmek uğruna, ulusal onurumuzu feda ettik.

Bu hükümet üç buçuk yıl önce işbaşına geldiğinde terör bitmişti. Bugün terörün artması ve azgınlaşması karşısında hesap vermesi gerekenler, pişkinlikle saltanatlarını sürdürmek için her yolu denemektedirler. Bütün olaylar karşısında aciz kalan ve Türkiye'yi yönetemeyeceği belli olan, yolsuzluklara bulaşmış bu iktidarın, bir an önce ülke yönetiminden uzaklaşması gerekmektedir. Ülkemizde seçim yasalarını değiştirmemek için çırpınanların gayretiyle, kayıtlı seçmenlerin yüzde 25'inin oyunu alan bir parti, parlamentonda yüzde 66 milletvekiline sahiptir. Ne yazık ki, ülkemizde bir muhalefet boşluğu da yaşanmaktadır. Topluma umut olacak bir lider ve parti, ne solda, ne sağda yoktur. Bu şartlar altında yapılacak seçim de, umutsuzluğu daha da derinleştirmekten öte gitmeyecektir.

Tüm bu olumsuz koşulları gören gerek soldaki, gerek sağdaki muhalefet partilerinin ülkemiz daha kötü oyunlara bulaştırılmadan, bir araya gelmeleri zorunludur. Partilerin yapamadığını ise, seçmenler sandık başında yapmalıdırlar. Hâlâ tehlikenin farkına varamadık mı? Tehlikenin farkına vardığımız zaman, her şey çok geç olabilir.

Cumhuriyet 05.04.2006

PENCERE

İLHAN SELÇUK

?zınısım adnıkraF

Ters yönde, eski yazı gibi sağdan sola, yeşil renkte bir yazı...

Okuyalım:

?zınısım adnıkraf ninekilheT

Cumhuriyet'in siyah zeminli manşetleri, yalnız bilinç üzerine uyarıcı bir kırbaç etkisi oluşturmakla kalmadı...

Bu manşetler grafik sanatının doruğuna tırmanan çizimleriyle estetik bir yankı da yarattı...

Manşetlerde yazı sağdan sola dizilmişti...

Türkiye soldan sağa gidiyordu...

Nereye dek?..

*

Batı demokrasisinde dincilik sınırı üzerinde halkın bilincine yazılı yasak levhası dikilmiştir...

Fransa'da şu günlerde yer yerinden oynuyor, kıyamet kopuyor, meydanlar taşıyor, neredeyse ayaklanma denilebilecek eylemlerde polis yetersiz kalıyor..

Konu ne?..

Yurttaşın sosyal hakları!..

Ne etnikçilik..

Ne dincilik..

Türkiye'de kopan kıyamet ise Fransa'dakinden en aşağı bir çağ geridedir; tersine yazılmış bir yazı gibidir:

?zınısım adnıkraf ninekilheT

*

Laik Cumhuriyet olmadan demokrasi olmaz, olamaz...

Laik Cumhuriyet elden giderse demokrasiye elveda demekten gayrı bir seçenek yoktur...

Türkiye şimdi bu sınıra dayandı..

Terörcü muhalefet etnikçi..

İktidar dinci..

Ülkenin çoğunluğu bu kavgayı edilgin, dağınık bir durumda boş gözlerle seyrediyor:

?zınısım adnıkraf ninekilheT

*

Cumhuriyet'in siyah zeminli manşetleri Cumhuriyet'e yakışır bir estetikle çağdaş bilince sahip yurttaşı uyarıyor...

Tüm yurtseverler birbirini sorgulamalı, siyah zeminli manşetler tüm yurtta elden ele dağıtılmalı:

?zınısım adnıkraf ninekilheT

Cumhuriyet 06.04.2006

MEDYA NOTU

EMRE KONGAR

Bir Reklamın Anatomisi

Sevgili okurlarım, gazeteniz Cumhuriyet, sürekli yeni atılımlar peşinde.

Önümüzdeki günlerde yeni eklerimiz, ilginç yazı dizilerimiz size sunulmaya başlanacak.

Bütün bu atılımların başlangıç noktası olarak da bir ilan-reklam kampanyasına giriştik.

Türkiye'nin bu konuda en önde gelen beyinleri, bir çalışma grubu kurdu Cumhuriyet için.

Önce bir okur ve talep araştırması yapıldı.

Sonra bu araştırmanın verileri, Cumhuriyet 'in genel yayın ilkeleri, Türkiye'nin içinde bulunduğu durum, sorunlar ve benzeri konular masaya yatırıldı, uzun uzun tartışıldı.

Sonunda yaratıcı arkadaşlar, biri on beş saniyelik, biri de on sekiz saniyelik iki reklam filmi hazırladı.

Gazetenizin birinci sayfasında siyah zemin üzerinde biri ters biri düzyazıyla yayımlanan "Tehlikenin farkında mısınız?" sorusu, bu filmlerden alınmış iki enstantane.

Büyük bir olasılıkla pek çok okurumuz bu filmleri şu ana kadar televizyon ekranlarında izlemiştir.

Ben bu filmlerdeki yaratıcı "inceliği" , bazı ayrıntılar üzerinde durarak ve bunları düşünen arkadaşları kutlayarak sizlerle paylaşmak istiyorum.

Birinci filmde siyah zemin üzerinde görülen "Tehlikenin farkında mısınız?" sorusu sağdan sola, yani ters yönde yazılmış, yeşil renkli bir yazı.

Siyah zemin karanlığı temsil ediyor. Yazı sağdan sola yazılarak, yazı devriminden önceki Türkiye simgelenmiş; yazı karakteri de Arap alfabesini andırıyor.

Yeşil renk, hem İslamcıları hem de Amerikan dolarını çağrıştıran bir başka incelik.

Sağ alt köşede Cumhuriyet gazetesi var. Seçilen nüsha da anlamlı: Cumhuriyet Bayramı ve El Kaide terörü haberi manşette.

Filmde, Cumhuriyet 'in üzerine bir ışık vuruyor ve bu ışık yayılarak siyah zemini yani karanlığı aydınlatıyor; tam bir yaratıcı simge: Cumhuriyet 'in ana fikri olan "Aydınlanma" nın simgesi.

Gazetenin hemen yanında bir mesaj: "Cumhuriyet'inize sahip çıkın!"

Tabii burada hem Türkiye Cumhuriyeti hem de Cumhuriyet gazetesi kastediliyor; yine yaratıcılıkla ilgili bir incelik: Özdeşlik vurgulanıyor.

Yazıyı seslendiren sanatçı, Atatürk rolü ve etkileyici ses tonu ile toplumun bilinçaltına yerleşmiş olan Rutkay Aziz ; bilinçli ve bilinçaltı algılamayı tamamlayan bir incelik daha.

İkinci film, birinci film ile bazı kavramları paylaşıyor ama yepyeni bir yaratıcı görsellikle sunuluyor izleyiciye:

Siyah zemin üzerindeki TC yazısı, bölünmeye başlıyor ve bu kez "Tehlikenin farkında mısınız?" sorusu birbirinden ayrılarak bölünmüş olan T ve C harfleri arasına giriyor.

Sonra, yine aynı ses, yine aynı öneri "Cumhuriyet'inize sahip çıkın" ve yine aynı Aydınlanma süreci.

Bu iki çok kısa filmde, Türkiye'nin karşı karşıya olduğu "İslamcılaşma" ve "Bölünme" tehlikeleri, Cumhuriyet gazetesinin Türkiye Cumhuriyeti ile özdeşliği; bu tehlikelere Atatürk çizgisindeki bir Aydınlanma süreci ile karşı konulabileceği ancak bu kadar güzel, bu kadar özlü, bu kadar simgesel anlatılabilirdi.

Ayrıca hemen belirtmeliyim ki, siyah zemin, televizyondaki reklam kuşağı içinde birlikte gösterildiği pek çok reklam filmi arasında Cumhuriyet reklamlarının fark edilebilirlik düzeyini de son derece yükseltmiş; çok önemli yaratıcı bir teknik incelik daha.

Okullarda ders olarak okutulacak iki reklam filmi.

Mesajın etkinliği ile estetik yaklaşım tam bir bütünlük oluşturmuş.

Bütün emeği geçenleri kutluyorum.

ekongar@cumhuriyet.com.tr; www.kongar.org

Cumhuriyet 06.04.2006

Yazılı ve Görsel Medya Aymazlıkları

PERİHAN ERGUN

80 yıldır gelmiş geçmiş Cumhuriyet hükümetlerinin hiçbirinde AKP yönetimi kadar toplumun tüm katmanlarını bu denli altüst edenine rastlanmadı. Seçim meydanlarında işsizliğin, yoksulluğun, yağma düzeninin, anarşinin, terörün üstesinden geleceğinin söylemleriyle daha bir yıllık partiyken, 3 Kasım 2002'de seçmenin yüzde 25'inden oy alarak çarpık seçim yasası sayesinde TBMM'de yüzde 60'la iktidarı elde etti. O günden bu yana vaatlerini yerine getirmediği gibi, temeli 1923'te kanla, terle, büyük emeklerle atılan Türkiye Cumhuriyet'ini tanınmaz hale getirdi. Halkımızı açlığa, yoksulluğa, anarşi çıkmazında can güvenliğinden yoksunluğa sürükledi.

Son günlerde 11-18 yaşlarındaki ilk ve ortaöğretim çocuklarımızın, ilim ve irfan öğretilmesi için ailelerin güç koşullarda gönderdikleri okullarda şiddet rüzgârına kapılarak arkadaşlarını yaralayıp ölümlerine neden olmalarını dehşet ve hayretle izliyoruz. Eğitim uzmanları bu ürkütücü olayların öznelerini kentleşememiş ailelerin ev içi şiddet ve çevre etkisiyle tanımlanmalarını doğru buluyor. Bence bu iktidar, yetenekli öğretmenler yerine kendi inanç ve fikirleri doğrultusunda kadrolaşmaya giderek, gerçek yol gösterici olan bilimden öğretimi uzaklaştırıp, sevgi, dostluk yerine kör inançlarla, tarihi gerçekleri saptırıcı kitaplarla öğrencileri orta çağ eğitimine yönlendiriyor.

Bu olaylara el koyup çare bulması gereken Milli Eğitim Bakanı Çelik , 12 günü kapsayan Avustralya, Endonezya gezisinde gönül gezdiriyor. Yola çıkmadan önce aynı Sayın Başbakan'ın Sudan'a girerken söylediği gibi ''Bunlar münferit olaylardır. Bunu medya büyüterek dehşeti kıştırtıyor'' diyebildi. Sayın Başbakan son günlerde diline vird ettiği, yine Hartum'dan kalkan uçakta bir gazetecinin sorusu üzerine, ''Medya bize çok karşı çıkıyor, oysa bizi desteklemeli, birlikte güçlenmeliyiz. Biz şimdi daldaki meyvenin olgunlaşmasını bekliyoruz, sırası gelince koparacağız'' mealinde meydan okudu. Gerçekte şikâyetçi olduğu medyanın büyük kısmı günlük çıkar ve gelecekte sağlayacakları imkânlar nedeniyle iktidarın dizinin dibinde... Yayınlarıyla da özellikle TV ekranlarında televoleler, özel hatlar vs. magazinel gösterilerle beyinleri bilimsel ve kültürel yapıdan yoksun ev kadınlarını, işsiz güçsüzleri, çocukları, özellikle gençleri ekrana bağımlı kılarak yurt ve dünya olaylarından uzaklaştırıyorlar.

Yazılı basında da birçok aymazlık var. Çok satan bir gazetede, okullardaki yaralamalarla ölümlere neden olan şiddeti kınayan haberin hemen yanında, Kurtlar Vadisi kitabının gazeteyle beraber çok ucuza verileceğinin reklamı vardı. Bu karşıtlık gazetenin tirajını yükseltmek amacıyla yapılıyor. Bilindiği gibi bu dizi ve film, gençleri Polat Alemdar taklitçiliğine yönlendiriyor.

Eğitimin hangi tarafa sürüklendiği konusunda dün öğrendiğim bir konu da epeyi düşündürücü. Tüm ilçelerde müftülüklerce okullara vali onaysız bir bildiri gönderilmiş. Bildiride Kutlu Doğum Haftası nedeniyle müftünün başkanlığında okulda öğrenciler bir araya getirilecek, her birine Kuran meali dağıtılacak, konferansla Hz. Muhammed 'in erdemleri anlatılacak. Anayasa maddesiyle belirtilmiş bulunan, ''Türkiye Cumhuriyeti laik ve demokratiktir'' ilkesine ters düşen bu istem de çok üzücü. Görüldüğü gibi hükümet ılımlı İslama korkusuzca, hızla tırmanıyor.

Bir dehşet veren olay da Diyarbakır merkez olmak üzere Roj TV'nin kışkırtmasıyla Güneydoğulu yurttaşlarımızı İmralı-Kandil çizgisinde intifadaya sürüklemeyi amaçlayan kalkışma eylemleri oldu. Eylemlerde gene 6-12 yaş çocukları vicdanları sızlatırcasına ön saflardaydı. Uzun süredir planlandığı belli olan, bu tüm yurdu nefrete boğan eylemler Nevruz'da bekleniyordu. Plan Bingöl kırsalındaki çatışmada öldürülenlerin cenazelerinin kaldırılışına kaydı. Öldürülen 14 kişinin 8'i Irak'tan gelmiş. Bu kalkışmayı körükleyen bir kişi de Diyarbakır Belediye Başkanı O. Baydemir . Mübarek sanki bağımsız eyalet valisi. O kargaşada otomobilinin üstüne çıkıp eylemi yapanları överek cesaret ve kahramanlıklarını kutladı. Olaylar sırasında darpla ölen iki kişinin çoğalmamasını, artık dağılmalarını fütursuzca isteyebildi. Bu bölücülük güç ve eylemlerine hükümet seyirci, gezip tozmalarda.

Sözün özü: Bu gidişe dur diyecek siyasal partilerin tümü -sağ, sol, muhafazakâr, ulusalcı- az olsun benim olsun düşüncesinden arınarak güçlü bir Cumhuriyet Cephesi kurmalılar, önümüzdeki seçimlere bir yumruk gibi girerek bu iktidardan memleketi kurtarmalılar. Önlerinde Fransa ile Avusturya gerçeği var. Birleşip istenmeyen başkanları alaşağı ettiler.

Dostlar, alev bacayı sardı, artık gerçekleri görelim. Yarın çok geç olacaktır!..

02:17 - 2006-4-6

Değinmeler 2/ Ali ŞAHİN

19/6/2007 · Kategori: Deneme

Değinmeler 2/ Ali ŞAHİN

Kategori: Deneme

20050124

Edebiyat tarihi ondan sorulurdu

İSTANBUL - Türkiye'de edebiyat tarihi denildiğinde akla gelen ilk isimlerden olan 'Türk Edebiyatı Tarihi' ansiklopedisinin yazarı Atilla Özkırımlı, önceki gün öldü. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi'nde tedavi gören ve solunum yetmezliğinden ölen Özkırımlı 63 yaşındaydı. Özkırımlı'nın cenazesi, bugün Yedikule Camii'nde (Kürkçüoğlu Hacı Hüseyin Ağa Camii) ikindi vakti kılınacak cenaze namazının ardından, Kozlu Mezarlığı'nda toprağa verilecek. Özkırımlı'nın 'Türk Edebiyatı Tarihi' ansiklopedisinin yanı sıra 'Dil ve Anlatım', 'En Güzel Türk Hikâyeleri 1-2-3', 'Öykülerde Romanlarda Yaşamak', 'Gençlik ve Edebiyat Hatıraları' gibi pek çok kitabı bulunuyor. Yazarın daha önce Cem Yayınevi'nden çıkan beş ciltlik temel eseri Türk Edebiyatı Tarihi, yenilenmiş iki cilt halinde kısa süre önce İnkılap Kitabevi'nden çıkmıştı.
(Kültür Sanat, aa)

Atilla Özkırımlı’dan Kalan
Ahmet Haşim, 1974;
Alevilik-Bektaşilik ve Edebiyatı , 1985;
Dil ve Anlatım , 1994;
Edebiyat İncelemeleri, Yazılar I, 1983;
En Güzel Türk Hikayeleri 1, 1998;
En Güzel Türk Hikayeleri 2, 1998;
En Güzel Türk Hikayeleri 3, 1999;
Hayatımıza Sevgisizliğe ve Yalnızlığa Dairdir, 1991;
Mercimek Ahmet’in ”Kabusname’sinin; Sabahattin Ali ve Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun tüm eserlerinin baskıya hazırlanması);
Nedim 1974;
O Güzel İnsanlar, 1998;
Öykülerle Romanlarda Yaşamak,1995;
Romanların Dünyasında , 1994;
Sabahattin Ali (Filiz Ali Laslo’yla birlikte,1979);
Sevgim Acıyor, 1995;
Tarih İçinde Türk Edebiyatı, 1995;
Tarihe Not Düşmek, 1989;
Tevfik Fikret, 1978;
Türk Edebiyatı Ansiklopedisi , 5 cilt, 1982,(son baskısı:” Türk Edebiyatı Tarihi” adıyla , 2 cilt, 2005;
Yazarları da Vururlar, 1987, (Celâl Üstel ile birlikte);

Yazan : Ali ŞAHİN  ( Kişisel Sayfası

20050216

 

Kiremitçi'yle sohbet

(415 kişi okudu)

İSTANBUL - Son yılların başarılı yazarlarından Tuna Kiremitçi, Akbank Kültür Sanat Merkezi edebiyat günlerinin bu hafta konuğu olacak. 50 baskı yapan 'Git Kendini Çok Sevdirmeden'le çıkış yapan Tuna Kiremitçi, yarın saat 19.00'da başlayacak etkinlikte kitaplarını okuyacak, ardından da okuyucularla sohbet edecek. Tel: 0212 282 84 30 (Kültür Sanat)

Taşrada Yaşama(ma)k!...
Eee bu da taşrada yaşamanın kaybı. Ne çok isterdim orda bulunmayı... Olanağı olanlar değerini bilsinler..

Yazan : A. Ali ŞAHİN  ( Kişisel Sayfası

 

20050222

Kedi ve Yumak
Ne yapsın garibim, şaka gibi, oynarken oynarken yumak her yana dolanmış; bir daha da kendini kurtaramamış.... Bu gidişle kurtaramayacak da.. Mecburen hırçınlaşacak...
Bu yüzden kedi önüne yumak vermek ciz değil; en iyisi top, mop gibi şeyler...

Yazan : Ali ŞAHİN  ( Kişisel Sayfası

20050302

Kedi ve Yumak
Ne yapsın garibim, şaka gibi, oynarken oynarken yumak her yana dolanmış; bir daha da kendini kurtaramamış.... Bu gidişle kurtaramayacak da.. Mecburen hırçınlaşacak...
Bu yüzden kedi önüne yumak vermek ciz değil; en iyisi top, mop gibi şeyler...

Yazan : Ali ŞAHİN  ( Kişisel Sayfası

20050303

Kanal D'ye 'Elmas' ödülü

RADİKAL - İSTANBUL - Kanal D, performansı, yenilikçi ve güçlü yapısıyla uluslararası iş dünyasına sağladığı katkılar nedeniyle 'Uluslararası Avrupa Yapılandırma' ödülleri çerçevesinde 'Uluslararası Dünya Kalite ve Teknoloji Elmas Ödülü'ne layık görüldü.
QC100 Toplam Kalite Yönetimi prensipleri doğrultusunda çalışan uluslararası kurum Business Initiative Directions'ın (BID) 28 Şubat'ta Almanya'nın Frankfurt kentinde düzenlediği ödül törenine; iş ve diplomasi alanında uluslararası üne sahip birçok isim katıldı. Kanal D adına ödülü, Kanal D Genel Müdürü Murat Saygı aldı. 2003 yılında BID tarafından 'Asrın Uluslararası Altın Kalite Ödülü'ne layık görülen Kanal D, 2004'te bu ödülün bir üst kategorisi olan 'Uluslararası Dünya Kalite Devamlılığı'nda 'Platin Ödül' kazanmıştı.

 

Altın Makas
TRT' ye ALTIN MAKAS ödülü verilecekmiş!...

Yazan : Ali ŞAHİN  ( Kişisel Sayfası

Cumhuriyet'in 'Fethullah Gülen' dizisine ihtiyati tedbir

Son günlerde değişik gazetelerde hakkında yazı dizileri yayımlanan Fettullah Gülen, Cumhuriyet Gazetesi'nde üç gündür yayımlanan
"Fettullah Gülen'in 40 Yıllık Arkadaşı Nurettin Veren Anlatıyor" yazı dizisi
için "kişilik haklarını ihlal ettiği" iddiasıyla ihtiyati tedbir kararı
aldırdı.
Gülen adına avukatı Orhan Erdemli tarafından Üsküdar 5. Asliye Hukuk
Mahkemesi'nde Hikmet Çetinkaya ve Nurettin Veren hakkında dava açıldı. Erdemli, mahkeme heyetine sunduğu dilekçesinde, "Çetinkaya'nın Nurettin Veren'le yaptığı dizi röportajda müvekkilinin kişilik haklarının ihlal edildiğini, halen mevcut hukuka aykırı haksız saldırı ve saldırı tehlikesi karşısında müvekkilinin kişilik haklarına saldırıda bulunulmaması için ihtiyati tedbir kararı verilmesini" talep etti. Mahkeme Hakimi Mustafa Cahit Mengen de Erdemli'nin talebi üzerine, "açılan davada yargılama yapılıp, karar verilinceye kadar Gülen'le ilgili yazı dizisinin ihtiyati tedbiren yayımlanmamasına" karar verdi. Mengen, duruşmanın 19 Nisan tarihinde yapılmasını kararlaştırdı.
Çetinkaya, uygulanan tedbiri "sansür" olarak değerlendirdi. Çetinkaya, "Bu ülkede Fettullah Gülen yazı dizisi hazırlayıp, kendisini övmek ve propagandasını yapmak serbest, eleştirmek ve sorgulamak ise yasak" dedi.
Çetinkaya, yazı dizisinin yayımlanan bölümlerinde Nurettin Veren'in açıklamalarına yer vermişti. Veren açıklamalarında Gülen hakkında çeşitli suçlama ve iddialarda bulunmuştu.
Gülen'in ABD'deki evinde 30 gün yaşadığını belirten Veren, buradan kaçmak zorunda kaldığını iddia etmişti. Veren, İçişleri Bakanı Abdulkadir Aksu'yu telefonla aradığını ve kendisine koruma verildiğini, takip edildiğini, can güvenliğinin tehlikede olduğunu söylemişti.

 

Ben de...
Cumhuriyet gazetesi araştırmacı ve deneyimli yazarlarından Sayın Hikmet Çetinkaya 'nın Fethullah Gülen 'le ilgili yayımlanan ve halkı Fethullah Gülen'in demokratik rejim aleyhindeki düşünceleri konusunda aydınlatan yazı dizisinin, adı geçenin kişilik haklarına saldırı gerekçesiyle durdurulması düşündürücüdür. Gülen'in kendi düşünce ve söylemlerinin kendi kişilik haklarına nasıl saldırı oluşturacağını anlamakta da zorluk çekiyorum. Gündüz AKGÜL Emekli Cumhuriyet Savcısı Cumhuriyet 05.03.2005

Yazan : Ali ŞAHİN  ( Kişisel Sayfası

20050307

 

Okumak doyurur!

DHA - ŞANLIURFA - İl Milli Eğitim Müdürlüğü, çocuklara okumayı sevdirmek için ekmek arası dönerli okuma günleri düzenledi. Her pazar günü yapılan etkinlikte kitap okumaya gelen öğrencilere ekmek arası döner, meyve suyu ve muz ikram edildi.

 

 

Bu da Bir Yöntem
Bir Milli Eğitimci olarak kutluyorum önayak olanları...
Doğrudur, eğridir; yeterlidir, yetersizdir bir yana birşeyler yapılmış...
Eksik bulanlar daha iyisini yapsınlar..da şu 12 eylülden kalan Kitap korkusunu hep birlikte yenelim.Gerçi korkuyu yaratan da bir sanatçı ya... Hem de ressssam...

Yazan : Ali ŞAHİN  ( Kişisel Sayfası

20050308

Şarkıcı Berkant kaza geçirdi

DHA - DENİZLİ - 'Samanyolu' şarkısının yorumcusu olarak belleklerde yer eden Berkant, bir programa çıktığı Denizli'de geçirdiği trafik kazasında yaralandı. Travma geçiren ve sol kaburga ile sol ayağında ezilme olan Berkant'ın hayati tehlikesinin bulunmadığı belirtildi. Denizli'deki Club 20'de sahneye çıkan Berkant, dün sabah, İstanbul'a uçakla dönmek için Çardak Havaalanı'na doğru yola çıktı. Kulübün sahibi Ali Çınar' ın kullandığı otomobil, Denizli-Ankara karayolunda ters yola girip tali yoldan çıkan otomobille çarpıştı. Çınar'ın alkollü olduğu tesbit edildi. Pamukkale Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'ne sevk edilen Berkant'ın doktorları, şarkıcının bir haftada taburcu edilebileceğini söyledi.

Acil Şifalar
Sanatçımıza geçmiş olsun der; acil şifalar dilerim... Bulmak zor; kaybetmek öyle kolay ki...

Yazan : Ali ŞAHİN  ( Kişisel Sayfası

Ekmek ve gül yetmez!

Türkiye'de hâlâ 'Eşitlik Çerçevesi Yasası' bulunmuyor. Siyasette kadın kotası yok. İlköğretime gitmeyen 640 bin kız çocuğu var. 15 yaş ve üstü kadınların yüzde 23'ü okuma yazma bilmiyor

Acil Çözüm Ama Nasıl?
ilk saptama:'İlköğretime gitmeyen 640 bin kız çocuğu var. 15 yaş ve üstü kadınların yüzde 23'ü okuma yazma bilmiyor' Peki 8 yıllık kesintisiz eğitimde başarıya ulaşıldığını varsayalım.. İBO'larda, YİBO' larda bu şansı bir şekilde yakalamış çocukların 9.sınıftan sonrakieğitimleri neden hiç düşünülmez... Nerde barınacak.. Yiyecek, içecek bu çocuklarımız... Bir eğitimci olarak çok tanıklıklar yaşadık bu konuda. Veli gelir'ŞİMDİ NE OLACAK?' diye... Öyle çaresizlikler yaşıyorsunuz ki.. Bir yandan eliniz kolunuz bağlı... Üniversiteye hasbelkader kapağı atar.. Yurt sorunu.. BULma; bulunanların durumu!... Sonra çocuklar birtakım çevrelerin oyuncağı.. O zaman SIĞINMA EVLERİ arıyoruz.. Balık tutmayı öğretsek olmaz mı?... Ne zaman, nasıl, kim.... Ama mutlaka birşeyler yapmamız gerek, hem de tez elden!...

Yazan : Ali ŞAHİN  ( Kişisel Sayfası

20050309

 

Soru: Fıkraya güldünüz mü?

RADİKAL - ANKARA - Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik'in, Ata uçağının türbülansa girmesi sırasında 'moral' vermek için anlattığı fıkra başına dert açtı. CHP'li Bihlun Tamaylıgil, Başbakan tarafından yanıtlanması istemiyle verdiği soru önergesinde, "Fıkranın kahkahayla karşılandığı doğru mu?" dedi. Fıkra şöyle: Siirt'e yabancı bir heyet gelmiş. Kadınların, erkeklerin arkasından yürüdüklerini görünce nedenini sormuşlar. 'Bizde âdet böyle' denmiş. Heyettekiler yeniden Siirt'e gelmiş, bu kez kadınların önden yürüdüğünü görmüş, nedenini sormuş. Yanıt, 'Terör örgütü yollara mayın döşedi de, o yüzden' olmuş."

Yakışır...
Tam MİLLİ EĞİTİM Bakanının ağzına yakışacak eğitici bir fıkra zaten! Eeeeeee, çevredekiler de... bence de gülmüşlerdir!!!!!!

Yazan : Ali ŞAHİN  ( Kişisel Sayfası

 

 

20050330

Isparta'da barbarlık

Kaymakam Altınpınar, 15 Şubat tarihli talimatına gerekçe olarak, Pamuk'un Ermeni 'soykırım'ı ile igili görüşlerini gösterdi.

Kaymakamın talimatı: Yazar olduğu iddia edilen Orhan Pamuk adlı azınlık ırkçısının kütüphane ve kitaplıklardaki kitapları ayıklanarak imha edilecektir. Konunun hassasiyetle takibini rica ederim

 

Dilini Sevsinler
'yazar olduğu iddia edilen Orhan Pamuk adlı yazar,' Şu ifadeye bak ve Şapkanı çıkar selam dur arkadaş...

Yazan : Ali ŞAHİN  ( Kişisel Sayfası

09:28 - 2006-1-25

Değinmeler/ 1 Ali ŞAHİN

19/6/2007 · Kategori: Deneme

Değinmeler/ 1 Ali ŞAHİN

Kategori: Deneme

2005-08-11 Anlatan Anlatana Ama...
Bisim basına hiç mi hiç akıl- sır erdiremedim gitti. Gerçi erdirebilen de yok ama... Hergün herkes birşeyler anlatır durur, hele biraz da medyatikse tamam, dokunma keyfine gitsin! Bizim Cideli İhtiyar Rıfat Ilgaz'ı kim ne etsin,değil mi? Hele bir de mimli ise... Cide Festivalinde Ünlü Şairimiz anıldı, ben de önemli noktalara değinildiğini sandığım bir konuşmanın uzunca çözümü ile izlenimlerimi karaladım, biraz da mürekkep yalamış bir izleyici olarak. Radikal'de istedim ki Rıfat Hocayı analım; ama bir aydır ne bir ses, ne bir nefes... Sağlık olsun, ne diyelim!...

Yazan : Ali ŞAHİN  ( Kişisel Sayfası / Radikal Puanı: 1515)

2005-08-09   Bir Şairi Anmak....
Can Yücel'in ölümünden beri her yıl Datça'da düzenlenen '6. Can Şenliği'nin gerçekleşecek olması sevindirici. Sanata edebiyata bir yaşam vermiş şiirimizin ustalarının hele de bir festival çerçevesinde, büyük katılımlarla anılması daha da güzel. Yapılıyor, yapılmıyor diye papatya falı bakılırken gelinen nokta umut verici ülkemiz, edebiyatımız, şiirimiz açısından. Biz de bir başka yöredeydik temmuzun ilk haftasında: Şair Rıfat Ilgaz’ın: Martıların düşürdüğü tohumdan/ Filizlendiğine inandığım kasabamız/ Yosun kokardı evleri/ Çarşıları midye kokardı/ Çekirdeği çölden gelen mescidin/ Boy attığına şaşardım/ Bu deniz yüklü havada/ Nedense gelişemedi bir türlü/ En şirin yerine dikilen/ İrili ufaklı mezar taşları, dediği kasabada, Cide'deydik. Sınıfın ozanıyım mimli,/ Hababam Sınıfı'nın yazarıyım ünlü, diye kendini tanıtan mimli şair ve ünlü yazarımız, Koca Çınar Rıfat Ilgaz’ı ölümünün 12. yılında, 10. Rıfat Ilgaz Sarıyazma Kültür ve Sanat Festivaliyle anmak için.

Yazan : Ali ŞAHİN  ( Kişisel Sayfası / Radikal Puanı: 1515)

2005-08-09   Daha Ucuz, Daha Çok Baskı
Türk basını adına sevindirici bir haber; demekki okur var, maddi koşullar elverişli değil diye düşündürüyor insanı: 'Haftalık haber dergileri arasında lider konuma yükselen Tempo'nun bu sayısı 100 bin basılarak bir rekor kırdı. Talebe yetişmek için 100 bin basıldığı belirtilen Tempo'nun 80 bin dağıtılan 19 Temmuz sayısı 70 bin 131, 26 Temmuz sayısı da 70 bin 434 adet satmıştı.' İyi de olmuş, daha çok okura ulaşmış. Ancak merak ettiğim bir konu var: Dergi önceki tiraj ve fiatla her sayıda kaç YTL kazanıyordu, yeni tiraj ve fiatla kaç YTL zarar etti? Yoksa sürümden kazanıp karda mı? Öyle ki bu fiatla bayilere uğrayıp eli boş dönenin de haddi hesabı yok. Durum herkesin bildiği o meşhur ticarette beşe alıp üçe satarak sürümden kazanma hikayesi gibi değilse, basının bundan ders alıp daha kaliteli ve daha çok, daha ucuz yayınlara yönelmesi gerekir diyorum ben... Baskı çoğaldıkça maliyetin düşeceğinden hareketle...

Yazan : Ali ŞAHİN  ( Kişisel Sayfası / Radikal Puanı: 1515)

2005-08-07  Donlu mu, Donsuz mu?
Biz havanda su dövmeyi pek mi seviyoruz ne? Bir zamanlar kanlı mı kansız mı tartışması vardı, şimdilerde de donlu- donsuz tartışması mı başlamış! Hani bir programda TV'ler hava durumu sunumlarına renk katmak istemişti de bir sunucumuz haber sonunda herkese donsuz geceler demiş, işinden olmuştu... Bakın bu hikaye işten de ediyor aman dikkatli olun ha! Bereket ben işsizim artık. Valla dostlar bu iş biraz karışık ne bilek... Hiçbir yerde hiçbir standart yok mu ne? Ayrıca açıklık kapalılık; edep dışılık olmadıkça kimden kime ne? Fazla sınırlama, ki neye göre yapılacak, donsuzluk işin esprisi tabii... Neyse en iyisi bunlara boş versek de ülkedeki asıl gündemi kaçırmasak, yaşamsal sorunları göz ardı etmesek... Anlaştık mı, ne dersiniz? Bu daha yaşamsal derseniz o ayrı tabii.

Yazan : Ali ŞAHİN  ( Kişisel Sayfası / Radikal Puanı: 1515)

 

2005-08-09   Anaların Ağlamaması İçin
15 Haziran'da kamuoyuna açıklanan bildirideki görüşlere akl-ı selim sahibi hiçbir kimsenin katılmaması mümkün değil, sorun çok güzel saptanmış: 'Aşağıda imzası bulunanlar, bulunduğumuz çatışma ortamından derin bir kaygı duymaktayız. Sadece geçen ay 50'ye yakın insanımızı yitirdik. 15 yıl süren ve 30 bin civarında insanımızın kaybına yol açan, taraflarca ‘düşük yoğunluklu çatışma' veya ‘kirli savaş' olarak adlandırılan dönemin acıları, milyonlarca insanımızı derinden yaraladı. Artık insanlarımız ölmesin, barış içinde ve adil bir yaşam sürelim. PKK'nın silahlı eylemlere derhal ve önkoşulsuz son vermesini istiyoruz. Hükümetin, kalıcı barışın sağlanması ve herkesin demokratik toplumsal hayata katılabilmesi için gerekli yasal düzenlemeleri gerçekleştirmesini talep ediyoruz.'
Bu her yurtsever vatandaşın ortak talebi. Umarım tez zamanda gerçekleşir de bundan sonra olsun analar ağlamaz.

Yazan : Ali ŞAHİN  ( Kişisel Sayfası / Radikal Puanı: 1515)

205-08-11  Şubelerde Kitap Olsa
Bankaların Kültür Sanat çalışmaları olmalı mı, olmamalı mı? Hele Yapı Kredi gibi böylesine yayın dünyasına dalınmalı mı, diye düşünürüm zaman zaman... Bu tür girişimler geçmişte de başlatıldı ama ya bırakıldı ya da öylesine sürdürülüyor... Günümüzde bile şöyle okunabilecek kitap bulunacak kitapçı dükkanları yok birçok ilçe ve beldelerimizde. Keşke diyorum bu tür çalışmalar yurdun her yanında şubesi bulunan kuruluşlarca da yapılsa ama Ankara Kızılay'da Köşe başında bir dükkana sıkışıp kalmasa, tüm şubelerde bu kitapları görüp dokunabilsek, alamasak da koklamış oluruz hiç değilse.

Yazan : Ali ŞAHİN  ( Kişisel Sayfası / Radikal Puanı: 1515)

2005-08-10 Divan Edebiyatı Unutulmuş!
100 Temel Eserde gözden kaçan birşey daha var biliyor musunuz? Divan Edebiyatı... Oldu olacak onu da yerleştirseler de çocuklar kitaptan iyice yaka silkseler...

Yazan : Ali ŞAHİN  ( Kişisel Sayfası / Radikal Puanı: 1515)

2005-08-10  Yağmur cemi

Haydar Ergülen

(452 kişi okudu)

Yağmur iyidir, içimizi gösterir, kimseye değil elbette, kendimize. Bilinir 'içlenme sanatında usta' olanların bunu içlerine düşen uzun yağmurlarda sınadıkları, içlerine baka baka yağmur oldukları da. Biz olamadık.
Biz, içlenme sanatından geçtim, yağmurun da acemisi olduğumuz için sabır gösteremeyiz, yağmurun halince gelmesini, meşrebince yağmasını bekleyemeyiz, tıpkı gözyaşlarımızın peşinden koştuğumuz gibi yağmurun da peşinden koşarız. Üstelik acelemizin yağmura da, gözyaşlarına da, Edip Cansever'in 'Kirli Ağustos'una da saygısızlık olduğunu unutarak. Acemiliğimizi Turgut Uyar bağışlamıştı, acelemizi de Edip Cansever bağışlasın diyerek...
Vardık Karaburun'a. İzmir'den sonra iki saat kıyıları dolaşarak giden minibüste ise kendimizi Cemal Süreya'nın 'Göçebe'si gibi hissettik: "Kargapazarı dağlarını dolanan yaşlı ve öfkeli bir otobüsteyim". Yağmur bizden evvel gelmiş Karaburun'a, yani acelemiz ve acemiliğimiz bizi geçmiş, iyidir dedik, nasılsa şiiri ezberimizdeydi. Nâzım Hikmet'in 'Simavne Kadısı Oğlu Şeyh Bedreddin Destanı'ndaki 'Duyduk ki Mustafa huruç eylemiş/Aydın elinde Karaburunda' dizelerini 'vardık ki yağmur huruç eylemiş' diye okusak, koca şairimiz de bize gülümserdi herhalde.
Meğer yağmurun önümüze düşmesi sebepsiz değilmiş, bizi bir 'yağmur cemi'nde dostlarla buluşturmak içinmiş, bir kere daha şükrettik yağan, toplayan, buluşturan yağmura. Demek ki Şeyhim Bedreddin ve yoldaşları Börklüce Mustafa ile Torlak Kemal "yağmur aranıza değil, gönlünüze düşsün" diyerek çağırmışlar bizi Karaburun'a, eyvallah şeyhim eyvallah! Serez çarşısında asılan Şeyhim Bedreddin için "çırılçıplak ağaca asılan çırılçıplak gelecek yine" dendiği gibi olacakmış meğer. Herkes tamam olunca herkesin içine bakması bitince, sıra birbirimize bakmaya, yağmurda cem olmaya geldi: Roll, Express, Karaf, Cumhuriyet ve Birgün'den dostlarımızı gördük. Karaburun Belediye Başkanı Serdar Yasa'yı ODTÜ'den hatırladık, 'şoför'ümüzse ODTÜ İnşaat'tan Nevzat Özyeğin'di. Sevindik, Börklüce'nin ruhu hâlâ Karaburun'daydı,burada herkes bir işin ucundan tutuyordu. Baba Zula ile Erkan Oğur ve İsmail Hakkı Demircioğlu'na bu defa da yetişemedik, onları bekleyen bir başka yağmurdan teselli umduk. Alpaslan Işıklı, Bilge Umar hocalar ve Cahit Işık arkadaşımla Bedreddin ve yoldaşlarından konuştuk. Nâzım Hikmet ve Hilmi Yavuz'dan şiirler okudum, Dr. Hasan Aktaş'ın Yort Savul Yayınları'ndan çıkan 'Yeni Türk Şiirinde Şeyh Bedreddin Arkeolojisi ve Doktrini' kitabından hayli yararlandığım bir konuşma yaptım. Akşam Kırıka topluluğundan zeybekler ve kasap havaları dinledik, Karaburunlu kadınlar çok güzel oynadılar. Ambar Seki Köyü'nde bir taş evdeki Kavimler Kapısı Tiyatro Atölyesi'ni ziyaret ettik gece yarısı, hocaları Şıh Ali ütopyalarını anlattı, oyunlarını kendileri yazıyorlardı tıpkı ekmeklerini de kendilerinin yaptığı gibi.
...Güzeldi. Karaburun'u fazla göremedik, gezemedik ama güzeldi. Hem nasıl güzel olmasın? Etkinlikler Dostlar Çay Bahçesi'nde yapılıyordu, şu uzun yağmurun adı Dostluk Yağmuru'ydu, Bedreddin dostlarının katılımıyla bir yağmur cemi kurulmuştu. Okuldan tanışımız, belediye başkanı Serdar Yasa'ya, bu ceme rehberlik eden dostumuz Gökhan Akçura'ya ve tüm dostlara, Tan Morgül'ün Birgün'deki yazısının başlığından, 'Karaburun'da bulduk biz bu demi', aldığımız ilhamla 'Karaburun'da kurduk biz bu cemi' diyerek muhabbetlerimizi gönderiyor, 2. Karaburun Şenliği'ni daha da güzelleştirip zenginleştiren yağmura da teşekkür etmeyi unutmadan, Nâzım Hikmet'in dizeleriyle hasretimizi bir kere daha paylaşıyoruz: "Hep bir ağızdan türkü söyleyip/hep beraber sulardan çekmek ağı/demiri oya gibi işleyip hep beraber/ hep beraber sürebilmek toprağı/ballı incirleri hep beraber yiyebilmek/yarin yanağından gayrı her şeyde/her yerde/hep beraber/diyebilmek için."

2005-08-10  Ne Yağmur... Ne Şiirler...
Yağmur... Ne güzeldir yağmur şiirleri. Ataol Behramoğlu'nun Ne Yağmur... Ne Şiirler... i,hele biri var ki her yağmurda içim ürperir:Yağmur Çiseliyor

SİMAVNE KADISI OĞLU
ŞEYH BEDDETTİN DESTANI'NDAN

Yağmur çiseliyor,
korkarak
yavaş sesle
bir ihanet konuşması gibi.

Yağmur çiseliyor,
beyaz ve çıplak mürted ayaklarının
ıslak ve karanlık toprağın üstünde koşması gibi.

Yağmur çiseliyor,
Serezin esnaf çarşısında,
bir bakırcı dükkânının karşısında
Bedreddinim bir ağaca asılı.

Yağmur çiseliyor.
Gecenin geç ve yıldızsız bir saatidir.
Ve yağmurda ıslanan
yapraksız bir dalda sallanan şeyhimin çırılçıplak etidir.

Yağmur çiseliyor.
Serez çarşısı dilsiz,
Serez çarşısı kör.
havada konuşmamanın, görmemenin kahrolası hüznü
Ve Serez çarşısı kapatmış elleriyle yüzünü.

Yağmur çiseliyor.

NAZIM HIKMET

Yazan : Ali ŞAHİN  ( Kişisel Sayfası / Radikal Puanı: 1515)

2005-08-10  Aydınlık

Türker Alkan

Radyo dinlerken bazen işitirsiniz. Sunucu sorar: "Efendim, ne iş yapıyorsunuz?"
Cevap: "Ben şairim!"
"Adınız?"
Hiç duyulmadık bir addır. Ama madem ki şairliği kendisine uygun görmüş, neden olmasın?
Şimdiye kadar 'filozofum' veya 'düşünürüm' diyeni görmedim hiç, ama bir gün onlarla da karşılaşırsak hiç şaşmayın. Gerçi bazen gazetede çıkan makale, yorum yazılarında 'kerameti kendisinden menkul' unvanlar çıkıyor, 'siyaset uzmanı' filan gibi.
Bir de 'aydın' olmak gibi bir nitelikten söz eder olduk. Aydın kimdir, aydın olmayandan farkı nedir, nasıl tanımlanır, betimlenir, çok çetrefilli konular bunlar. Aydın olarak tanımlanıp sınıflandırılmak yeteri kadar netameli bir şey. Bu yetmiyormuş gibi bir insanın kendisini 'aydın' sınıfına koymasını anlamak daha da zor gözüküyor. Ama kamuoyunda 'aydın' olarak sunulan kişilerin çoğu kendi kendine 'aydın' demekte pek istekli davranmıyorlar zaten
12 Eylül döneminde ünlü bir 'Aydınlar Bildirisi' yayımlanmıştı. Dönemin güçlü adamı Kenan Evren bildiriye sert bir karşılık verdi: "Abdülhamit de aydındı. Ben ne yapayım sizin gibi aydını!" Rahmetli Aziz Nesin altta kalmadı: "Sen bize bir şeyler yapasın diye aydın olmadık," diyerek taşı gediğine koydu.
Şimdi 'aydınlar' gene hareketlendi. Bildiri yayımlıyorlar, Başbakan'ı ziyaret ediyorlar, 'Kürt aydını' 'Türk aydını' olarak ayrışıyorlar.
Bizde 'aydın'lar oldukça ciddiye alınıyor, ama her ülkede aynı ölçüde ciddiye alınmazlar. Örneğin Amerika'da aydınların bildiri yayımlamak, siyasetçileri yönlendirmek gibi işlere kalkıştığını pek göremeyiz. (Hatta 'aydın'ı hakaret anlamında kullananlar bile vardır.) Ama Fransa, Rusya gibi 'ideolojik çekişmenin' hâlâ etkili olduğu yerlerde aydınların söyleyecek sözü vardır ve kendilerine dinleyecek kulak bulmakta pek zorluk çekmezler.
Fakat, 'aydın' niteliğiyle siyasal yaşamda etkili olmaya kalkanların bazı konuları açıklığa kavuşturması gerekmez mi? 'Ben aydınım, sözlerimde hikmet vardır, ben düşünürüm, bilirim, öneririm, kitleler ve politikacılar bana kulak vermelidir' diye ortaya çıkan kişi 'seçkinci', kitleleri (halkı) küçümseyen bir tavır takınmış olmaz mı?
En azından böyle algılanma riskini taşımaz mı?
Bu riske rağmen 'aydın' olarak tanımlanan 'kısmen sınıfsız katmanın' siyasal yaşamımızda küçümsenemeyecek bir rol oynadığını, bundan sonra da azalan bir oranda da olsa bu rolü sürdüreceğini kabul etmek gerekir.
Ama aydınların üstlendikleri rol ne olursa olsun, seçime dayanan siyasette halk desteği sağlamakta hiç de başarılı olamadıklarını söylemeliyiz.
Genellikle aydınların destekledikleri partiler (sol veya liberal-sol partiler) seçimlerde kötü sonuç alıyor. Buna rağmen, aydınların geliştirdikleri önerilerin kitleler ve politikacılar tarafından uzun dönemde benimsenebildiğini ve uygulama alanı bulabildiğini görüyoruz.
Aydınlar, genellikle büyük değişim ve belirsizlik dönemlerinde etkili olur. Son zamanlarda Türkiye'de üstlenmeye çalıştıkları etkinliği, geliştirmeye çalıştıkları vizyonu küçümsememek lazım.

2005-08-10  Aydın mısın?
Kilim gibi dokumada mutsuzluğu
Gidip gelen kara kuşlar havada
Saflar tutulmuş top sesleri gerilerden
Tabanında depremi kara güllelerin
Duymuyor musun
Kaldır başını kan uykulardan
Böyle yürek böyle atardamar
Atmaz olsun
Ses ol ışık ol yumruk ol
Karayeller başına indirmeden çatını
Sel suları bastığın toprağı dönüm dönüm
Alıp götürmeden büyük denizlere
Çabuk ol
Tam çağı işe başlamanın doğan günle
Bul içine tükürdüğün kitapları yeniden
Her satırında buram buram alın teri
Her sayfası günlük güneşlik
Utanma suçun tümü senin değil
Yırt otuzunda aldığın diplomayı
Alfabelik çocuk ol
Yollar kesilmiş alanlar sarılmış
Tel örgüler çevirmiş yöreni
Fırıl fırıl alıcı kuşlar tepende
Benden geçti mi demek istiyorsun
Aç iki kolunu iki yanına
Korkuluk ol.

Rıfat ILGAZ

Yazan : Ali ŞAHİN  ( Kişisel Sayfası / Radikal Puanı: 1515)

2005-08-10  Ya da
Aydın Mısın?

Oyalan bakalım daha oyalan
nazlı barlarda, cilveli meyhanelerde
post modern salonlarda dolan
Halkoğlu memedi pusuya düşürdüler
yarasına çakal üşürdüler
kolunu kanadını kırıp
özlemini, umudunu yağma ettiler...
Dolaş bakalım sen (çarşafa) dolaş
sosyetik butiklerde, global pazarlarda
Ayırdılar Aslı'dan Kerem'i
Böyle ferman ettiler, böyle buyurdular
Defteri dürüldü Ferhat'ın
gönül kitabından adı silindi şiirin...
Oyalan bakalım sen daha, oyalan
bir gün seni de boğar
ateşine odun taşıdığın yalan...

Erhan Tığlı / Söylem Dergisi Temmuz 2002 sayısı

Yazan : Ali ŞAHİN  ( Kişisel Sayfası / Radikal Puanı: 1515)

2005-07-25  Oturup Şiir Yazsa...
1919-1922 arasında sürdürülen haklı ve onurlu savaşa karşı direnen, bu işten vazgeçsinler diye Anadolu'ya adamlar gönderen, idam fermanları yayımlayan, var olan durumun, işgalin sürmesini isteyen, haklı bir savaşı sürdürenlere karşı çıkan tarafa 'Onurlu bir mücadelede bulundu' bu büyük bir yurtseverlik örneğidir, ey yükselen yeni nesil, bakın böyle durumlarda siz de M. Kemal gibi değil; Vahdettin gibi davranın mı diyeceğiz? Ecevit de, Vahdettin'in yerinde olsaydı, onun yaptıklarını mı yapacaktı acaba, yoksa M. Kemal’in yaptıklarını mı? Ecevit’in çok parlak başladığı bir kariyeri rakipleri kadar dik kapatamaması; 2001 kriziyle başlayan dönem, hastalıkları, buna rağmen iktidar hırsını yenememesinin halk nezdinde bambaşka bir Ecevit algısı yaratmasının bu tür adımlarla; eşine ,dinimiz elden gidiyor, dedirterek, Vahdettin tartışması ateşleyerek, muhafazakâr, halk kesimlerinde O, iyi bir insandı, izlenimi uyandırmaya çalışma isteği olduğu kanısına katılmamak elde değil.

Yazan : Ali ŞAHİN  ( Kişisel Sayfası / Radikal Puanı: 1515)

Anlatan Anlatana Ama...

 

Bizim basına hiç mi hiç akıl- sır erdiremedim gitti. Gerçi erdirebilen de yok ama... Her gün herkes bir şeyler anlatır durur birileri, hele biraz da medyatikse tamam, dokunma keyfine gitsin! Bizim Cideli İhtiyar Rıfat Ilgaz'ı kim ne etsin, değil mi? Hele bir de mimli ise... Cide Festivalinde Ünlü Şairimiz anıldı, ben de önemli noktalara değinildiğini sandığım bir konuşmanın uzunca çözümü ile izlenimlerimi karaladım, biraz da mürekkep yalamış bir izleyici olarak. Radikal'de istedim ki Rıfat Hocayı analım; ama bir aydır ne bir ses, ne bir nefes... Sağlık olsun, ne diyelim!...

 

Donlu mu, Donsuz mu?

Biz havanda su dövmeyi pek mi seviyoruz ne? Bir zamanlar kanlı mı kansız mı tartışması vardı, şimdilerde de donlu- donsuz tartışması mı başlamış! Hani bir programda TV'ler hava durumu sunumlarına renk katmak istemişti de bir sunucumuz haber sonunda herkese donsuz geceler demiş, işinden olmuştu... Bakın bu hikaye işten de ediyor aman dikkatli olun ha! Bereket ben işsizim artık. Valla dostlar bu iş biraz karışık ne bilek... Hiçbir yerde hiçbir standart yok mu ne? Ayrıca açıklık kapalılık; edep dışılık olmadıkça kimden kime ne? Fazla sınırlama, ki neye göre yapılacak, donsuzluk işin esprisi tabii... Neyse en iyisi bunlara boş versek de ülkedeki asıl gündemi kaçırmasak, yaşamsal sorunları göz ardı etmesek... Anlaştık mı, ne dersiniz? Bu daha yaşamsal derseniz o ayrı tabii.

 

 

2005-08-09

1

Can Yücel'in ölümünden beri her yıl Datça'da düzenlenen '6. Can Şenliği'nin gerçekleşecek olması sevindirici. Sanata edebiyata bir yaşam vermiş şiirimizin ustalarının hele de bir festival çerçevesinde, büyük katılımlarla anılması daha da güzel. Yapılıyor, yapılmıyor diye papatya falı bakılırken gelinen nokta umut verici ülkemiz, edebiyatımız, şiirimiz açısından. Biz de bir başka yöredeydik temmuzun ilk haftasında: Şair Rıfat Ilgaz’ın: Martıların düşürdüğü tohumdan/ Filizlendiğine inandığım kasabamız/ Yosun kokardı evleri/ Çarşıları midye kokardı/ Çekirdeği çölden gelen mescidin/ Boy attığına şaşardım/ Bu deniz yüklü havada/ Nedense gelişemedi bir türlü/ En şirin yerine dikilen/ İrili ufaklı mezar taşları, dediği kasabada, Cide'deydik.  Sınıfın ozanıyım mimli,/ Hababam Sınıfı'nın yazarıyım ünlü, diye kendini tanıtan mimli şair ve ünlü yazarımız, Koca Çınar Rıfat Ilgaz’ı ölümünün 12. yılında, 10. Rıfat Ilgaz Sarıyazma Kültür ve Sanat Festivaliyle anmak için. 

 

 

 

 

2

"Cide, doğduğum eşsiz, benzersiz memleket... Ne iyi etmiş de anam beni bu cana yakın memlekette doğurmuş!.. Her şeyimi yitirdiğim günlerde Cide'nin belleğimin duvarlarına yansıyan görünümü ile dirilir, yaşama gücümü tazelerdim." der Rıfat Ilgaz da Sarıyazma adlı romanında...
 

Sarıyazma Festivali, 8 temmuz cuma günü saat 16.00'da Cideli çocukların başlarına bağladıkları sarıyazmalar ile Ilgaz'ın doğduğu tarihi evin önünden Belediye Meydanı'na kadar "Festival Yürüyüşü" ile başladı. Anıta Çelenk koymadan sonra İlk konuşmayı Rıfat Ilgaz Kültür Merkezi adına Ilgaz'ın ; "Her saltanatın bir sonu var oğlum,/ Buna musalla taşları şahit!// Son sözümü henüz söylemeden/ İşte geldim, gidiyorum,/ Altımda bir kuru tabut!// Tacım, tahtım sana emanet!"
diyerek "tacını. tahtını emanet ettiği" oğlu, Çınar Yayınları sahibi Aydın Ilgaz yaparak babasının doğduğu evin müze yapılabilmesi için tüm Cidelileri katkıda bulunmaya çağırdı.

 

 

 

 

3

Cideliler olarak en önemli isteklerinin şairin doğduğu ve bir süre önce Kültür Bakanlığı tarafından koruma altına alınan tarihi evin restoresi olduğunu dile getirerek, "Her bir Cideli bunun için bir tek çivi getirse, bu iş gelecek festivale kadar tamamlanmış olur. Babamın doğduğu evin bir an önce müze ve kültür merkezi olarak hizmete açılmasını istiyoruz. Umarım gelecek yıl düzenlenecek festivale yetişir. Eğer gerçekleşirse babamın özel eşyalarını ve kitaplarını da müzeye bağışlayacağım." Diyerek; babasının memleketi Cide'ye olan sonsuz bağlılığına dikkat çekti: ''Babam 7 Temmuz 1993'te İstanbul'da hayatını kaybetti. O yazdığı son romanında, 'Bir gün öleceğim ve bir festivalle anılacağım' diyordu. Ölümünün 2. yılında başladığımız festival ile bunu gerçekleştirebildik. Bu yıl 10.su yapılan bu festival ile dilerim ki, bu şirin sahil kasabası babamın da ömrü boyunca arzuladığı gibi turizme gereken önemi verir ve hak ettiği değeri görür'' diye konuştu.


15 Haziran'da kamuoyuna açıklanan bildiride şu görüşlere yer verildi:

Aşağıda imzası bulunanlar, bulunduğumuz çatışma ortamından derin bir kaygı duymaktayız. Sadece geçen ay 50'ye yakın insanımızı yitirdik. 15 yıl süren ve 30 bin civarında insanımızın kaybına yol açan, taraflarca ‘düşük yoğunluklu çatışma' veya ‘kirli savaş' olarak adlandırılan dönemin acıları, milyonlarca insanımızı derinden yaraladı. Artık insanlarımız ölmesin, barış içinde ve adil bir yaşam sürelim. PKK'nın silahlı eylemlere derhal ve önkoşulsuz son vermesini istiyoruz. Hükümetin, kalıcı barışın sağlanması ve herkesin demokratik toplumsal hayata katılabilmesi için gerekli yasal düzenlemeleri gerçekleştirmesini talep ediyoruz.

 

Daha Ucuz Daha Çok Baskı

 

Türk basını adına sevindirici bir haber; demek ki okur var, maddi koşullar elverişli değil diye düşündürüyor insanı: "Haftalık haber dergileri arasında lider konuma yükselen Tempo'nun bu sayısı 100 bin basılarak bir rekor kırdı. Talebe yetişmek için 100 bin basıldığı belirtilen Tempo'nun 80 bin dağıtılan 19 Temmuz sayısı 70 bin 131, 26 Temmuz sayısı da 70 bin 434 adet satmıştı." İyi de olmuş, daha çok okura ulaşmış. Ancak merak ettiğim bir konu var: Dergi önceki tiraj ve fiyatla her sayıda kaç YTL kazanıyordu, yeni tiraj ve fiyatla kaç YTL zarar etti? Yoksa sürümden kazanıp karda mı? Öyle ki bu fiyatla bayilere uğrayıp eli boş dönenin de haddi hesabı yok. Durum herkesin bildiği o meşhur ticarette beşe alıp üçe satarak sürümden kazanma hikayesi gibi değilse, basının bundan ders alıp daha kaliteli ve daha çok, daha ucuz yayınlara yönelmesi gerekir diyorum ben... Baskı çoğaldıkça maliyetin düşeceğinden hareketle...

 

 

2005-08-10

 

Yağmur Çiseliyor

SİMAVNE KADISI OĞLU
ŞEYH BEDDETTİN DESTANI'NDAN

Yağmur çiseliyor,
korkarak
yavaş sesle
bir ihanet konuşması gibi.

Yağmur çiseliyor,
beyaz ve çıplak mürted ayaklarının
ıslak ve karanlık toprağın üstünde koşması gibi.

Yağmur çiseliyor,
Serezin esnaf çarşısında,
bir bakırcı dükkânının karşısında
Bedreddinim bir ağaca asılı.

Yağmur çiseliyor.
Gecenin geç ve yıldızsız bir saatidir.
Ve yağmurda ıslanan
yapraksız bir dalda sallanan şeyhimin çırılçıplak etidir.

Yağmur çiseliyor.
Serez çarşısı dilsiz,
Serez çarşısı kör.
havada konuşmamanın, görmemenin kahrolası hüznü
Ve Serez çarşısı kapatmış elleriyle yüzünü.

Yağmur çiseliyor.

NAZIM HIKMET

 

Bankaların Kültür Sanat çalışmaları olmalı mı, olmamalı mı? Hele Yapı Kredi gibi böylesine yayın dünyasına dalınmalı mı, diye düşünürüm zaman zaman... Bu tür girişimler geçmişte de başlatıldı ama ya bırakıldı ya da öylesine sürdürülüyor... Günümüzde bile şöyle okunabilecek kitap bulunacak kitapçı dükkanları yok birçok ilçe ve beldelerimizde. Keşke diyorum bu tür çalışmalar yurdun her yanında şubesi bulunan kuruluşlarca da yapılsa ama Ankara Kızılay'da Köşe başında bir dükkana sıkışıp kalmasa, tüm şubelerde bu kitapları görüp dokunabilsek, alamasak da koklamış oluruz hiç değilse.

 

 

Aydın Mısın?

Oyalan bakalım daha oyalan
nazlı barlarda, cilveli meyhanelerde
post modern salonlarda dolan
Halkoğlu memedi pusuya düşürdüler
yarasına çakal üşürdüler
kolunu kanadını kırıp
özlemini, umudunu yağma ettiler...
Dolaş bakalım sen (çarşafa) dolaş
sosyetik butiklerde, global pazarlarda
Ayırdılar Aslı'dan Kerem'i
Böyle ferman ettiler, böyle buyurdular
Defteri dürüldü Ferhat'ın
gönül kitabından adı silindi şiirin...
Oyalan bakalım sen daha, oyalan
bir gün seni de boğar
ateşine odun taşıdığın yalan...

Erhan Tığlı / Söylem Dergisi Temmuz 2002 sayısı

Çek usta kalbime yirmi dört ayar bir hüzün... Sen neymişsin be yeğenim? Hüzün de güzel, keder de; hele 24 ayar olursa daha da güzel... Bir de adı Ayşim olursa daha da mı güzel ne!... Hüzünlü Güzel Ayşim gelinimiz galiba, onu daha da çok tanımak istedim siteyi görünce, şunu biz de tanıyalım be evlat, hüzün,yüzünde çok güzel dursa da, belki hüznü sevince; kaygıyı umuda dönüştürürüz... Bir eksik mi var ne sitede? Sanki Ayşim “sanal” bir kişi!... O’nun kendinden neden bir şeyler yok, karşılıksız bir aşkmış gibi duruyor öyle olunca; biliyorsunuz “TEK KANATLI  KUŞ” uçamaz... Kanatların ikisini de açma zamanını bekliyorum, sevgiyle, dostlukla; hep sevgili ve dost kalın. Ha bir de zamanınız olursa bizim kürkçü dükkanına da bir uğrayın, belki dost olur, yazışır, çizişiriz de... Kim bilir?

Ali ŞAHİN

Emekli Edebiyat Öğretmeni

http://alisahin37.sitemynet.com

03:00 - 2005-12-20

« Önceki :: Sonraki »