25 03 2012

8 MART DÜNYA KADINLAR GÜNÜ/Prof.Dr.Taciser ONUK

8 MART DÜNYA KADINLAR GÜNÜ/Prof.Dr.Taciser ONUK
e-Posta Yazdır

8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nün hangi olaya dayandığı konusunda değişik görüşler vardır. Kimine göre 1857 yılında New York’ta gelişen olaylara, kimine göre ise 1908 yılında yine New York’taki benzer olaylara dayanır. Yıllarda farklılık olsa da olaylar aynıdır. 8 saatlik iş günü, eşit işe eşit ücret ve kadınlara siyasal haklar için grev ve protestolar sırasında bazı olaylar ve yangınlar sonunda 100’ü aşkın kadın hayatını kaybetmiştir. Bu acı olaya ve haksızlıklara başkaldırma anısına 1910 yılında Kopenhag Uluslararası Kadın Kongresinde 8 Mart, Dünya Kadınlar Günü ilan edilmiştir. Türkiye’de 8 Mart’ın kutlanması 1975 sonrasında başlamıştır.

8 Mart vb günler insanların ve ülkelerin öz eleştiri yapmaları gereken günler olmalıdır.

8 Mart Dünya Kadınlar Gününü kutlarken özellikle 5 Aralık 1934 kadınlara seçme seçilme hakkı, yani kadının birey olarak toplum yönetimine katılma hakkı, cesur, inançlı Türk kadınlarının kurtuluş savaşında her alandaki başarılı çalışmalarının sonunda elde edilmiş en önemli insan ve birey hakkıdır. Bu bağlamda 5 Aralık gününün “Türk Kadınlar Günü” olarak her yıl anılıp kutlanması, Atatürk’e olan sonsuz teşekkürlerimizin de bir ifadesi olabilir.

Kadının Önemi

TÜİK 2007 genel nüfus sayımına göre 70 586 256 olan nüfusumuzun yarısı kadın olup en az erkek kadar önemlidir. %70.5 şehirde, %29.5 köyde yaşamaktadır.

Tanrı yaratıcı gücünü kadınla paylaşarak ona özel bir statü kazandırmıştır. Kadın insanlık yapısının en önemli direği ve temelidir. Kadın evrenin kaynağı olan yaratıcı gücün de yarısıdır. Evrenin devamı, dengesi ve uyumunun sağlanıp sürdürülmesi kadın ve erkek olarak iki yarının sevgi ile bütünleşmesine bağlıdır.

Fizyolojik bakımdan kadının insanlık görevi ve yaratıcı gücü erkeğe göre daha büyüktür. Kadın ağır yaşam şartlarında birçok kez ölümü yanında görür. İnsanlığa ödediği bu artı özveri karşılığında kadın, güzellik, sevgi, anlık içgüdüsü, ruh güzelliği ve son yıllarda öğrendiğimiz genlerindeki farklılığa sahiptir.

Geçmişten Günümüze Kadın

Yaşamın erkekten daha çok kadından özveri beklediği insanlık tarihinin ilk çağlarında erkek fiziki gücünü kullanarak kadınları köleleştirip mal ve meta olarak kullanmıştır. Geçmişten günümüze gelen süreçte, Hindistan’da, Çin’de, Japonya’da, Eski Yunanistan’da, Osmanlı’da, Anadolu’da vb ülkelerde kadın, oğlan doğurduğu zaman saygı gördüğü(oğlan maşallah), kız doğurduğunda sessizce ‘hayırlısı olsun’ dendiği bilinmektedir. Kadın çocukluğunda babasının, evliliğinde kocasının, dulluğunda oğullarının, çocukları yoksa eski kocasının en yakınının buyruğu altındadır.

Osmanlı Döneminde Kadın

Osmanlı toplum düzenindeki kadının durumunu Celal Nuri 1915 yılında yayınlanan kitabında şöyle özetlemektedir. “Bizde kadının durumu korkunçtur. Bizde bilgisizlik ve baskıcılık nedeniyle örtünme ve kaç-göç yanlış anlaşılmıştır. Bizde kadınlar başka, erkekler başka dünyayı oluşturur. Bu iki dünya birbirini tanımaz, biri ötekiyle ilişkide değildir. Bu çelişki Osmanlı’nın yıkılışının en önemli nedenidir. Özgürlük çağında bir ulusun yarısını tutsaklık altında tutmak olmaz. Böyle ileri bir çağda, eski çağlar adetlerini sürdürmeye imkan yoktur. Toplumumuz içten içe kokuşuyor. Kadın bu koşullar altında annelik, eşlik, eğiticilik, arkadaşlık görevlerini yerine getiremiyor.”

Cumhuriyetten önce kadının toplumsal yaşamda bir yeri ve değeri yoktur. Kadın anayasa ve kanunlar karşısında sorumlu bir yurttaş, bir birey olarak görülmez. Kadının eğitimi ve öğretim imkanlarının kısıtlılığı, ev dışında çalışıp toplum kalkınmasına destek vermesinin aile yaşamını sona erdireceği gibi, tutucu ve yanlış inanışlar yüzünden ekonomik hayata aktif olarak katılması ve erkeklerle birlikte eşit şartlarda rekabet edebilmesi olanaksızdır. Özetle dünyanın pek çok yerinde kadın, gelenekler, görenekler, inançlar, kültür ve eğitim yetersizliği nedeniyle hep geride korunmaya muhtaç olarak yaşamış, açıkçası çok eskilerden beri haksızlığa uğramıştır.

Meşrutiyet Döneminde Kadın

Meşrutiyet, II. Abdülhamit idaresinin arkasından kadına farklı bakış açısı getirmiştir. Bunun sonucu olarak basında da kadınla ilgili tartışmalar rahatlıkla yapılmaya başlandı. İslamcılık, Türkçülük ve Batıcılık akımları kadın konularına farklı bakmaktaydı.

İslamcılar, Batıdan manevi ve kültürel yönleri ayrılarak sadece ilim ve tekniğin alınmasını isterken, kadının Batı akımlarından korunmasını, çarşaf giymelerini, erkeğin yanında sokağa çıkmamalarını, kadının özgürlüğü sosyal hayata ve yönetime katılma gibi konulara karşı gelmişler, kadının İslami şeriat ölçüleri içinde eğitilmesi gerektiği görüşünü benimsemişlerdir.

Türkçüler de kadının aile ve sosyal hayatta belli bir yere gelmesini istiyorlardı; bu nedenle 1912 de Türk Ocağı’nda ilk defa kadınlı erkekli toplantılar, konferanslar, konserler düzenlemelerine İslamcılar tarafından büyük tepki gelmiştir.

Türkçülerin en önemli lideri Ziya Gökalp’e göre Türk kadını, İran, Arap ve Bizans etkilerinden arındırılıp, eski Türk medeniyetlerine inilerek korunmaya çalışılmalıdır. Çağdaş devlet olabilmenin önemli şartlarından biri de kadın ve erkeğin nikahta, boşanmada, mirasta, mesleki ve siyasi haklarda eşit olmasıdır.

Batıcıların farklı görüşlerinden biri, Türk kadının dini baskılar yüzünden tabii özelliklerini yitirip yozlaştığıdır. Aynı zamanda dini kökenli kanunlar ve töreler erkekler üzerinde de olumsuz etki yapmış, onların gerilemesine yol açmıştır. Kadının cemiyetin bir parçası olarak sosyal hayattaki rolünün gittikçe artması nedeniyle örtünmesine gerek olmadığı vurgulanmış, örtünme kadını dişi saymanın hem eseri hem sebebidir görüşü benimsenmiştir. Buna göre tek evlilik esas Kadınlar, israf etmemek şartıyla diledikleri gibi giyinmeleri görüşleri o dönemin basınında tartışılan konulardır.

Meşrutiyet döneminde hem yardım toplamak hem de kadın haklarını savunmak amacıyla bazı cemiyet faaliyetleri başlamıştır. 1920 tarihinde Afife Hanım (Jale takma adıyla) Kadıköy’de ilk defa tiyatro sahnesine çıkmıştır.

Milli Mücadele Döneminde Kadın

İlk miting 14-15 Mayıs 1919 da İzmir’de daha sonra İstanbul ve yurdun çeşitli yerlerinde çok sayıda miting yapılmıştır. 19 Mayıs 1919 Fatih mitinginde Halide Edip, Meliha ve Naciye hanımlar çok etkileyici konuşmalar yapmışlardır. 20 Mayıs 1919 da İstanbul’da Asri Kadınlar Cemiyeti adına Sabahat Hanım, Zeliha Hanım özellikle kadınların milli duygularını harekete geçiren ve mücadele arzusu uyandıran konuşmalar yapmışlar, “eğer Amerika ve Avrupa bizim sedalarımızı dinlemek istemezse biz kardeşlerimizle, beşikteki yavrularımızla onların topların göğüs göreceğiz” mesajını vermişlerdir. 30 Mayıs 1919 da Sultanahmet mitinginde Şukufe Nihal vatanını çok sevdiğini belirterek, “Aziz Vatan, beşiğimiz senden, mezarımız yine sen olacaksın” sözleriyle dinleyenleri galeyana getirmiştir.

13 Ocak 1920 de İstanbul’da 150 000 kişinin katıldığı mitingde Nakiye Hanım’ın etkileyici konuşmasının sonunda özetle, “önümüzde açık iki yol var, biri tarihimize şanımızla devam, diğeri gözlerimizle beraber tarihimizi de kapayıp ebediyete götürmektir.” Sözleriyle kadınların, erkeklerin yanında hazır olduklarını vurgulamıştır.

Bu faaliyetlerde Halide Edip, Şukufe Nihal, Nakiye Hanım, Münevver, Saime, Meliha, Sabahat ve Naciye gibi kadınlar öylesine cesaret ve Vatan sevgisiyle konuştular ki, basında çoğu sansür edildi. Bunlardan Halide Edip, Münevver, Asker Saime, Kılavuz Hatice, Tayyar Rahmiye, Maraşlı bir hanım, Fatma Seher, Gördesli Makbule, Binbaşı Ayşe, Süreyya Sülün Hanım Anadolu’ya kaçarak milli mücadeleye katılmışlardır. Bu dönemde Saime Rütbeli Asker adıyla anılacak ve orduya alınan ilk kadın olmuştur. Kadınlar tarafından yapılan çağrılar çok etkili olmuş, ayrıca başarıda savaş yıllarının çeşitli cepheleriyle anlatıldığı kadın yazarlarımızın, kadın cemiyetlerinin, özellikle Nezihe Muhittin başkanlığında ilk kurulan Türk Kadınlar Birliği Cemiyeti’nin çok önemli katkıları olduğu bilinmektedir.

Türk kadını vatanın kurtarılması için yardım toplama, insanların mücadele azmini güçlendirme gayreti içinde; cephede bizzat çarpışanların dışında genellikle cephe dışında da çok yararlı hizmetlerde bulunmuşlardır. Tanzimattan Cumhuriyete özellikle kahraman kadınların başarılarıyla meydana gelen bu gelişmeler fikri temeller oluşturmuştur.

Cumhuriyet Döneminde Kadın

Birleşmiş Milletler Teşkilatı tarafından sadece Türk ulusu için değil, tüm insanlık için bir onur simgesi olarak tanımlanan ulusumuz ve pek çok ülke için gerçek anlamda aydınlanma öncüsü olan Atatürk’ün en büyük eseri “laik demokratik Türkiye Cumhuriyetidir.” Amacı, her yönüyle ileriye dönük kadın-erkek bütün dinamikleri ile devletin temelinde bütünleştiren, ulusal kültürümüzü çağdaş uygarlık aşamasının en yüksek düzeyine taşımaktır. Bu sonsuz projede Türk kadınının toplumdaki yeri ve değeri konusunda gerçekleştirilen yenilikler Türk kadını ve toplum için uygarlık aşaması olarak tarihi bir dönüm noktasıdır.

Büyük önder 30 Ağustos 1925 te Kastamonu’da yaptığı bir konuşmada “Bir sosyal topluluk, bir ulus, erkek ve kadın denilen iki tür insandan oluşur. Kabil midir ki bir kitlenin parçasını geliştirelim diğerine müsamaha edelim de kitlenin bütünü ileriye gitmiş olsun. Mümkün müdür ki bir insan topluluğunun yarısı toprağa zincirlerle bağlı kaldıkça diğer bölümü de gökyüzüne yükselebilsin. Şüphe yok, gelişmenin adımları dediğim gibi iki cins tarafından beraber arkadaşça atılmalı ve gelişme yenilik alanında birlikte kesin tavır alınmalıdır.” Konuşmasıyla Türk kadınının asırlardır her alandaki haklarından yoksun bırakıldığını, kurtuluş savaşındaki yardım, katkı, destek ve kahramanlıklarını, kalkınmadaki kadın-erkek eşitliğinin önemini ve gereğini vurgulamaktaydı.

Atatürk’ün önderliğinde gerçekleştirilen devrimler, bir yandan kadının yurttaş olarak kabul edilmesini diğer yandan Türk toplumunun yeniden yapılanmasını sağlamış, toplumsal değişim gerçekleştirilmiştir.

  1. 3 Mart 1924 Tevhidi Tedrisat Kanunu
  2. 7 Şubat 1926 Türk Medeni Kanunu
  3. 1927-1928 Karma Eğitim Kanunu
  4. 1931 Belediye Seçimlerinde Siyasi Haklar
  5. 5 Aralık 1934 Seçme ve Seçilme Hakkı-Kadının birey olarak yönetime katılma hakkı

Bilindiği gibi Türkiye’de kadın hak ederek haklarını pek çok Avrupa ülkesinde daha önce almıştır. Eğitimde fırsat eşitliği ve siyasi yaşama aktif katılım gibi haklar Atatürk’ün büyük öngörüsü ve takdiriyle zamanının çok ötesinde bir seviyede sağladığı haklardır. Ancak ülkemiz, Atatürk’ün ölümünden sonra yanlış politik uygulamalarla bugün ortaya çıkan tablo, her alanda gelişmiş ülkelerin çok gerisinde, gelişmekte olan ülkeler konumundadır.

Ülkemizdeki altyapı, çağdaş eğitim eksikliği, ekonomi, işsizlik, yıllardır gelişmekte olup gelişemeyen ülke özellikleri, giderek yoğunlaşan din kaynaklı politik baskılar, geleneksel kültür mirası töreler, kadının iş ve toplum hayatına istenilen düzeyde katılmasını engellemekte ve ülkemiz pek çok alanda geriye gitmektedir.

TUİK’in 2007 araştırma sonuçları ülkemizde cinsiyete göre üst düzey yönetici dağılımlarından bazı örnekler şöyledir:

 

                       YÖNETİCİ                                       TOPLAM           KADIN

                     ______________________         _______         _______

 

                       Başkan                                             131                         9

                       Bölge Müdürü                                   422                       11

                      Bölüm Başkanı                                      5                         1

                      Daire Başkanı                                 2040                    301

                       Dekan                                              496                        72

                       Enstitü Müdürü                                 227                        58  

                       Genel Müdür                                    177                           7

                      Genel Sekreter                                   11                           3

                      Kaymakam                                       700                         14  

                       Müsteşar                                            19                           0              

                       Rektör                                                59                            5

                       Vali                                                     155                          0

                       Yüksek Okul Müdürü                         637                       121

                       Genel yayın Müdürü                           706                        98

                       Genel yayın Yönetmeni                      579                        90

                           Sorumlu Yazı İşleri Müdürü             740                      226         

                       Haber Müdürü                                     347                       107

                       Başyazar                                              141                         22

 

Toplumda çağdaşlığın ölçüsü kadının çağdaşlığıyla orantılıdır. Evinde işyerinde kadın, ne kadar eğitimli, özgür, güçlü ve güvende ise toplum da o kadar güçlü ve demokrattır.

Bir din adamının çalışan kadınların eşlerini aldatacağını söylemesi, yalnız kadınlara değil, Türk insanına yapılan en büyük haksızlık ve saygısızlıktır. Bu görüş kadına uygulanan şiddetin farklı bir boyutudur. “Türkiye’de her dört, dünyada her üç kadından biri fiziksel şiddet görmektedir. ABD de her yıl dört milyon kadın şiddete maruz kalıyor. Hindistan’da her gün beş kadın çeyiz kavgası yüzünden ölüyor, Afrika’da her doksan saniyede bir kadına tecavüz ediliyor, Irak’ta savaşın ilk yıllarında yirmi bin kadına tecavüz edildi, her yıl iki milyon kadın sınır ötesi ticaretinde kullanılıyor. Ülkemizde kadınları %79 u fiziksel şiddete, %57 si sözel şiddete, %29 u duygusal şiddete, %18 i de ekonomik şiddete maruz kalmaktadır.”(Özgentürk, Cumhuriyet)

Atatürk bir orta çağ toplumundan yola çıkarak 15 yıl gibi kısa süreye ırk, din, cinsiyet, sınıf ayırımı olmaksızın tüm yurttaşlar arasında eşitliği sağlayarak, çağdaş, demokratik, insan gibi yaşama şartlarını hazırlamış, ırk temeline dayandırmadığı bir ulusu,” Ne Mutlu Türküm Diyene” tümcesiyle kutlamıştı.

Türkiye ne yazık ki Atatürk’ten sonra son yıllarda saygınlığını yavaş yavaş kaybetmeye başlamıştır.

-      Toplumda Türk kültürünü oluşturan değer ve kurallar giderek yok olmaktadır

-      Sorunlar şiddet yoluyla çözülmeye başlamış, insanlar ve ülkeler arasında iletişim bozulmuştur

-      İşsizlik, eğitimsizlik, ekonomik sıkıntılar şiddeti daha da artırmaktadır

-      Toplumda her türlü çağ dışı gericilik, bölücülük, özellikle kadına yönelik her türlü şiddet giderek artmaktadır

-      Bilginin, terbiyenin, etik değerlerin, sevginin, dostluğun dürüstlüğün önemi azalmış, karalama, tetikçilik, özgüvensizlik, yolsuzluk ve yoksulluk toplumumuza hakim olmaya başlamıştır

Aklın ve başarının cinsiyeti olmadığı gibi, başarılı olabilmek için bazı özelliklere sahip olmak gerekir. Önce insan ve vatan sevgisine sahip, sağlıklı, bilgili, yetenekli, saygılı, inançlı, doğru, dürüst, güvenilir, açık sözlü, paylaşmacı, dost, samimi, sağlam, çalışkan, adil, azimli, kararlı, cesur, üretici ve yaratıcı olmak, başarıyı sürekli kılacaktır.

Yoksul bir ülkeyi kadın ve erkeği ile baştan başa ayağa kaldırarak, dünyanın hayran olduğu kurtuluş savaşını gerçekleştiren inançlı idealist insanların çocukları ve torunlarının bazı örnek kişileri anımsaması gelecek kuşaklara örnek olabilir.

-      Aliye Coşkun, eğitim, politika

-      Zerrin Tüzün , eğitim, politika

-      Prof. Ülker Muncuk, eğitim

-      Müjgan Dericioğlu, eğitim

-      Prof. Dr. Afet İnan, eğitim, yazar

-      Prof. Dr. Türkan Saylan, sağlık, eğitim

-      Prof. Dr. Türkel Minibaş, eğitim, yazar

-      Prof. Dr. Türkan Akyol, sağlık, eğitim, politika

-      Dr. Nezihe Araz, gazeteci, yazar

-      Prof. Yıldız Kenter, tiyatro sanatçısı

 

Sonuç olarak, Atatürk’ün en büyük eserim dediği, Laik Demokratik Türkiye Cumhuriyetinin her yönüyle ileriye dönük çağdaş uygarlık seviyesinin üstünde bir ülke olabilmesi için, kurtuluş savaşında olduğu gibi çağdaş eğitimli kadın-erkek bütün dinamiklerini devletin temelinde bütünleştirmesi gerekmektedir. Aksi halde, doğası, rejimi ve inancıyla dünyanın en güzeli olan Türkiye’miz dönüşü olmayan bir yöne doğru gidebilir.

8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nü anıp kutlarken, özellikle 5 Aralık 1934, kadınlara seçme-seçilme hakkı, yani kadının birey olarak toplum yönetimine katılma hakkı, cesur inançlı Türk kadınlarının kurtuluş savaşında her alandaki başarılı çalışmalarının sonunda elde edilmiş en önemli insan ve birey hakkıdır. Bu bağlamda 5 Aralık gününün “Türk Kadınlar Günü” olarak her yıl anılıp kutlanması, Atatürk’e olan sonsuz teşekkürlerimizin de bir ifadesi olabilir dileğiyle saygılar sunarım.

 

Prof.Dr.Tacir ONUK/ ADD Yazı Kurulu Üyesi

 

8 MART DÜNYA EMEKÇİ KADINLAR GÜNÜ ve EŞİTSİZLİK/ Mahmut ÇELİK
e-Posta Yazdır

 

Bu yıl 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Gününü, geçen yıllara göre daha da gericileşen, kadınlara yönelik   saldırıları artıracak, kızlarımızın çocuk yaşta gelin edilebileceği yasal düzenlemelere gidilen bir ortamda kutlayacağız.

TBMM’nde AKP’li beş milletvekilinin teklifi ile gündeme getirilen, 4+4+4; 12 yıl sözde kesintisiz eğitim önerisi, ulusal birliğimiz ve eğitim alanında yaratacağı giderilmesi zor olumsuzlukların yanı sıra, kız ve erkek çocuklarımızı, esneklik adı altında getirilen kesintilerle okul ortamından uzaklaştırılmalarını kolaylaştıracaktır.   Okullarından koparılan çocukların toplumsal yaşamımızda “çocuk gelinler ve çocuk işçiler” olarak yer almalarının önü açılmış olacaktır.

Önerilen teklifle, uzun süredir, televizyonların büyük bölümünü kapsayan “Bir çocuk Sevdim” “Adını Feriha Koydum” gibi orta öğrenim çağındaki kız çocuklarının evliliklerini konu eden dizi konularını bir araya getirdiğimizde; kanıksatılanla yasallaştırılan uyumundan “çocuk gelinler” hedeflendiği görülecektir.

Gazete üçüncü sayfalarında yer alan kadına yönelik şiddet haberlerindeki artışla, kadının sadece “türban” la gündeme gelmesi toplumsal eşitsizliğin sürdürülmesinde aynı amaca hizmet eden bütünün iki ayrı parçası olarak gündemde yer almaktadırlar. Kadınlar, bir yandan yaratılan yapay dinci-laik çatışmasında “türban” la gündemde tutulurken diğer yandan maruz kaldıkları şiddetle gündemde getirilmektedirler. Türban ve kadına şiddet görüntüleri içerisinde kadının, sömürü düzeninin devamının aracı olarak kullanılması yeni değildir. Türban ve şiddet bir makasın açılıp kapanan ağzı gibi kadınları ve kazanılmış kadın haklarını kırpmak için işletiliyor. Böylece sorun ve çözümü karartılırken diğer yandan kadın üzerinden sömürünün devam etmesi sağlanıyor.

Kadınların şiddet görüyor olmaları ülkemizin gerçeğidir. Kadınların sorunlarını görmek ve hızla çözüme kavuşturmak yerine sadece türban ve şiddet konularında gündeme getirilmeleri, kadının karşı karşıya kaldığı en ağır “şiddettir” ve ne yazık ki, medya aracılığıyla egemen güçler tarafından sürekli uygulanmaktadır.

Bağımsızlığın olmadığı ülkelerde sorunların temel kaynağı toplumsal eşitsizliktir. Bağımsızlık ve toplumsal eşitlik sağlanmadan, cinsiyet eşitsizliğinin çözülebileceğini ummak ve beklenti yaratmak, Türkiye koşullarında bilerek ya da bilmeyerek eşitsizliğin sürmesine katkı koymaktan başka bir anlam taşımamaktadır. Bağımsızlık ve toplumsal eşitsizlik sorununun önüne alt eşitsizlikleri geçirerek, eşitsizliğin kaynağı emperyalizme karşı mücadelede gerekli olan birliğin oluşturulamaması baş nedendir. Emperyalizmin dayattığı “yeni anayasa” çalışmaları tuzağı ve Suriye ile savaş batağı örneğinde olduğu gibi, daha duyarlı ve kararlı birlikteliklerin sağlanması gereken bu günlerde, ikincil sorunları daha çok öne çıkararak mücadele gücünü zayıflatmak da.

Türkiye’nin bağımsızlık ve toplumsal eşitlik sorununun her şeyin önüne geçtiği bir dönemde, kadınlara yönelik baskıları artıran yasal düzenleme girişimlerinin yapılmak istendiği bu süreçte, kadınlar, ister istemez 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Gününü geçen yıllarda olduğundan daha buruk gerçekleştirecekler. “Cinsiyet eşitsizliğinin” bağımsızlığın kazanılması ve toplumsal eşitsizliğin giderilmesiyle ortadan kalkacağının bilincinde ve daha kararlı olarak.

8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü, kadınların sömürü düzenine başkaldırılarının somutlaştıran ve mücadelenin sürekliliğine işaret eden bir gündür. Bu anlamlı günde kadınlara düşen görev, dünyanın ileri sayılan ülkelerinden önce kendilerine “seçme ve seçilme hakkını” veren Türkiye Cumhuriyetinin kurtuluş ve kuruluş felsefesini inkar eden yeni anaysa çalışması tuzağına ve Suriye ile savaşa karşı, seslerini yükseltmeleri, karşı durmalarıdır.

“Çocuk Gelinler” olmaması için

Kadının adının olması ve anaların ağlamaması için….

Daha iyi bir ülke ve daha iyi bir dünya için

 

Mahmut ÇELİK/ ADD Genel Başkan Yrd.

 

8 MART ULUSLARARASI BİR MÜCADELE GÜNÜ/Derya KOCABAY
e-Posta Yazdır

                                               "DÜNYA EMEKÇİ KADINLAR GÜNÜ"

Tarih 1857... New York’ta bir dokuma fabrikası... Çok ağır çalışma koşulları, çok uzun iş günleri ve bunların tam tersi olarak çok düşük ücretler... Koşulların düzeltilmesi yerine, her geçen gün daha da dayanılmaz hale gelmesi kadın işçilerin artık tahammül sınırını zorlamaya başladı. Greve çıkma kararı alan kadınlar, taleplerini de açıkladılar: “Daha iyi koşullarda çalışmak, 10 saatlik işgünü, eşit işe, eşit ücret...” Patronun ise, diğer işçilerin grevci kadınlarla dayanışmasını önlemek için bulduğu “çözüm” yolu; fabrikanın kapılarına kilit vurmak oldu. Bu sırada çıkan olaylar sırasında fabrika içinde şüpheli bir yangın başladı. Ancak içerideki kadınların kaçabilecek hiçbir yeri yoktu. Sadece daha iyi koşullarda çalışmak isteyen 129 kadın, yanarak hayatını kaybetti. Takvimler 8 Mart 1857’yi gösteriyordu... Yıl 1908... Yine bir 8 Mart’ta yine dokuma işçisi kadınlar grev başlatarak, işyerlerini işgal ettiler. Ama bu kez taleplerini biraz daha genişlettiler: “8 saat iş günü, çocuk emeğinin sömürülmesine son verilmesi ve kadınlara oy hakkının tanınması.” 1909’da ise Manhattan’da 20 bin gömlek işçisi kadın grev yaptı. Kısa sürede diğer fabrikalara yayılan grev sırasındaki polis saldırısında, yüzlerce kadın yaralandı, yüzlercesi de tutuklandı. Ama grev, yaklaşık iki ay, patronlar talepleri kabul edene kadar sürdü. Bu grevden bir yıl sonra, 1910 yılında II. Enternasyonal, Danimarka’nın Kopenhag kentinde toplandı. Konferansta, Alman Delege Clara Zetkin, 8 Mart’ın, dokuma işçisi kadınların anısına, “mücadele günü” olarak ilan edilmesini önerdi. Bu önerinin kabul görmesiyle 8 Mart, kadınların cinsel ve sınıfsal sömürüye karşı, eşit ve özgür bir yaşam taleplerini haykırdığı, haklarına sahip çıktığı uluslararası bir mücadele günü olarak tarihe geçti.

Saygılarımla.


Derya KOCABAY/ ADD Genel Sekrter Yrd.

55
0
0
Yorum Yaz