25 03 2012

4+4+4: SAPTIRMALAR ve GERÇEKLER/ Rıfat OKÇABOL

ADD İL / İLÇE / BELDE ŞUBE BAŞKANLIKLARINA

Geleceğimizi karartan, bağımsızlığımız ile cumhuriyetimizi ve onun ilkelerini tehlikeye atan birçok sorunun yaşandığı yetmezmiş gibi, şimdi bir de iktidar tarafından ortaya atılan “4+4+4=12 yıllık eğitim” olarak belirtilen, özünde “kesintili ortaçağ eğitimi” olarak adlandırabileceğimiz DAYATMA, toplumu sürekli gerilim içinde yaşamaya zorlamaktadır.

Bu nedenle Derneğimizin de büyük katkılar koyduğu ve yurdumuzun saygın bir çok Demokratik Kitle Örgütünün katıldığı eylemlerimiz sürmektedir.

Bu bağlamda; 27 Mart 2012 Salı günü, öğle saatlerinde Demokratik Kitle Örgütlerinin de katılımı ile, bu kez etkinliğimiz Ankara-Tandoğan Meydanında gerçekleştirilecektir.

İktidarın kendi siyasal hedeflerine uygun kuşaklar yetiştirme ve toplumsal yapımızı biçimlendirme çabasının açık bir göstergesi olarak gördüğümüz yasa önerisinin geri çekilmesine kadar sürecek etkinliklerimiz kapsamında;

Genel Merkez ve tüm şubelerimizin, şanlı bayrağımızla birlikte, eyleme katılmalarını ve olanaklar ölçüsünde tüm güçleriyle destek vermelerini önemle rica ederiz.

                                                           Atatürkçü Düşünce Derneği
                                                                     Genel Merkezi
4+4+4: SAPTIRMALAR ve GERÇEKLER/ Rıfat OKÇABOL
e-Posta Yazdır

Konu kesintili eğitim olunca, AKP gerçekleri saptırdığı gibi akademisyenler içinde de gerçekleri saptıranlar çıkıyor: Örneğin Prof. Dr. İrfan Erdoğan! Erdoğan, büyük tartışma yaratan 4+4+4 konusunda, 1 Mart 2012 tarihinde “Eğitim sistemi düzelme yolunda” başlıklı bir makale yazmış. Eğitim konularında kitapları olan Erdoğan, 1993 yılından bu yana İstanbul Üniversitesi’nde ve şu andaki adıyla Hasan-Ali Yücel Eğitim Fakültesi’nde çalışıyor. Erdoğan, yazısında, kendisini bu fakültenin mensubu olarak değil de, Hüseyin Çelik’in seçimi üzerine iki yıl kadar yürüttüğü ve sonra ayrılmak zorunda bırakıldığı, “Talim ve Terbiye Kurulu Eski Başkanı” (TTKEB) olarak tanıtıyor.

Erdoğan’ın kendisini geçmişte kalmış ve AKP’ye yakınlığını çağrıştıran bir unvanla tanıtması, güncel bir sorunla ilgili yazısına, “Bize özgü ilk eğitim kurumu medreselerdir” diyerek başlaması ve 4+4+4’ü benimseyip bu konuda AKP’ye destek çıkması insanı şaşırtsa da günümüzde ne yazık ki anlaşılabilir bir durum. Ancak gerçekleri “bile bile” gerçeklerin tam da tersinin söylenmesi yakışıksız oluyor. Erdoğan (italik harflerle aşağıya kopyalanan) yazısında şunları söylüyor.

“İlkokulların ve ortaokulların kesintisiz olarak ilköğretime dönüştürülmesi ile birlikte okul ile çevre birbirine yabancılaştı. Çocuklar en narin dönemlerinde her gün azımsanmayacak bir süreyi servis araçları içinde geçirmeye başladı. Okulun bulunduğu çevreyle öğretmenler arasındaki duygusal bağlar iyice zayıfladı. Oysa öğretmen o zamana kadar bir anlamda bulunduğu köyün, kasabanın ve mahallenin öğretmeniydi, ışık kaynağıydı, önderiydi. Zira öğretmen herhangi bir ilkokulun değil okulun bulunduğu köyün öğretmeni olarak anılmaktaydı.”

Eğitimde yaşanan bütün kötülüklerin 1997’de uygulanmaya başlayan kesintisiz eğitime bağlanması, gerçeklerle örtüşmüyor. Çünkü köy okullarının kapatılmasının kesintisiz zorunlu eğitimle bir ilgisi yoktur. Siyasal iktidarlara göre köylerde yeterli sayıda öğrenci kalmadığı için taşımalı eğitim uygulaması başlatılmıştır ve Erdoğan’ın bunu bilmemesi olanaksızdır. Bu uygulama, kesintisiz zorunlu eğitim uygulamasından sekiz yıl önce ANAP zamanında 1989-1990 yılında başlatılmıştır. Taşımalı öğrenci sayısı, kesintili eğitim başlamadan 1996-1997 öğretim yılında 170 bine ulaşmıştır (bkz bakanlık yayını: TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu 1998 yılı bütçe konuşması). Kesintisiz zorunlu eğitim uygulaması başladıktan sonra da, yeterli sayıda öğrencisi olan pek çok köyde ilk üç ya da beş sınıflı okullar devam etmiş, daha üst sınıflarda yeterli öğrenci olmaması durumunda da ya taşımalı eğitim ya da Yatılı Bölge İlköğretim Okulu seçeneği kullanılmıştır. Erdoğan’ın Çelik’e hizmet verdiği dönemlerde bile, bugün de, büyük olasılıkla böylesi okullar vardır.

Erdoğan yazısında yer verdiği şu ifade de gerçeklerle örtüşmüyor:

“1997’de dayatılan düzenleme ilköğretime verdiği zararın dışında hayata geçirdiği ağırlıklı başarı puanı ve katsayı uygulaması ile liseleri de ayrıştırdı. Böylece meslek liseleri ve liselerin önemli bir kısmı iddiasız okullar haline dönüşerek heyecanını kaybetti. Sonuçta 1997’de yapılan 'kesintisiz' sürdürülen ilköğretimde ve anlamsız katsayı uygulamasına maruz kalan orta öğretimde on beş yıl süren bir çöküş dönemi yaşandı.”

Erdoğan’ın çöküş dediği 15 yılın, ikisi kendi TTKEB dönemi olmak üzere son 10 yılı AKP’ye aittir. Böylesine bir çöküş varsa, neden bugüne kadar seyirci kalınmıştır? Ayrıca bir çöküş varsa bu çöküş, kesintisiz eğitimle ilgili olmayıp birebir AKP’nin eğitim politikaları sonucudur. 2005 yılında küresel sömürgenlerin dayatmasıyla uygulanmaya başlanan yeni ilköğretim programı, çocuğun özgür gelişimini engellemektedir. Kendisinin kurul başkanıyken ortaöğretime geçişteki tek sınavı kaldırıp üç sınavlı Seviye Belirleme Sınavı’nı getirip çocukları daha da küçük yaşlarda dershanelere yönlendirmesi, eğitim sistemindeki “ezberci eğitim” uygulaması ile eğitimin piyasalaşmasını hızlandırmıştır. Üniversiteye girişte yapılan tek sınavın altı sınava çıkarılması da, ezberci eğitimle piyasacı eğitimi pekiştirmiştir. AKP’nin 10 yılık yönetiminde eğitimin bilimden uzaklaşıp gericileşmesi de bu çöküşü hızlandırmıştır. Eğitimdeki çöküş, bu gerçekler ışığında kesintisiz eğitime bağlanabilir mi?

Erdoğan, kesintisiz eğitimle ilgili kararı “1997 dayatması” olarak sunup bunu 28 Şubat’a bağlıyor. Dolayısıyla, 4+4+4 uygulamaya konursa bunun rövanşı alınmış oluyor! Erdoğan’ın zorunlu eğitim konusundaki tarihsel geçmişi de yok saydığı anlaşılıyor. Oysa Erdoğan, 8 yıllık zorunlu eğitimin 1973 yılında yasalaştığını iyi bilmektedir. Bu konunun 1974 yılında yapılan 10. Milli Eğitim Şurası’nda da büyük destek gördüğünü de bilmektedir. O yıllarda, meslek ortaokulları olmadığı için zorunluluk süresinin, kesintisiz eğitim anlamına geldiğini de bilmektedir. Siyasi iktidarların 8 yıllık zorunlu eğitime geçişi çeşitli nedenlerle ertelendiğini de bilmektedir. Erdoğan, 8 yıllık kesintisiz zorunlu eğitim konusunun, “28 Şubat” daha ana rahmine düşmeden, 13-17 Mayıs 1996 tarihinde toplanan 15. Milli Eğitim Şurası’nın tartıştığı konulardan biri olduğunu da bilmektedir.

Bu 15. Şura’da, dinin ve kininin davacısı olan konuşmacılar istedikleri kadar konuşmuşlardır. Türkiye Diyanet Vakfı tarafından yazdırılan, yazarları arasında İrfan Erdoğan adı da bulunan, laik ve bilimsel Cumhuriyet eğitimini yerden yere vuran, kesintili ve dini eğitimi savunan “Türk Eğitim Sistemi: Alternatif Perspektif” adlı kitap, bu şuraya katılan herkese bedava olarak dağıtılmıştır. Yine de bu şurada, kesintisiz eğitim büyük oy farkıyla kabul edilmiştir. Böylesi bir geçmişi olan olaya dayatma denebilir mi? Kesintisiz eğitim konusu TBMM’de 1997 Ağustos ayında oylanmıştır. Mecliste oy verenler silah zoruyla mı oy vermişlerdir? O meclis, bugünküne göre toplumu daha nitelikli olarak temsil eden bir meclistir; parti başkanlarına bugünkü kadar bağımlı olmayan bir meclistir. Bugün AKP’li üyelerin her oylamada Başbakan’ın isteği doğrultuda oy kullanması mı dayatmadır, 1997 yılının meclisinin kullandığı oy mu? Bu durumları bile bile, “dayatma” sözcüğü kullanılabilir mi?

Bilindiği gibi, 652 sayılı Kanun Hükmünde Kararname sistemi alt-üst eden, rekabetçi öğrenci yetiştirmeye soyunan, bakanlığı ticarethaneye dönüştürüp din öğretimini öne çıkaran ve hiçbir yerde tartışılmadan bir anda kabul edilmiş bir kararnamedir. Erdoğan bu kararnameyi, “Milli Eğitim Bakanlığı’nın Teşkilat yapısında yapılan düzenleme ise yaklaşık on yıldır yorulan ve verimsizleşen kadroların değişmesini sağlaması ve kurumsal işleyişe sağlayacağı katkılar açısından çok yararlı oldu” diyerek savunmaktadır. Bu yorumun ipe-sapa gelir yanı yoktur. Erdoğan, bir göreve getirilip görevden almanın ne kadar kolay olduğunu TTKEB görevine getirilip ayrılırken bizzat yaşayıp bilen bir kişidir! Yorulan/verimsizleşen kişilerin değişmesi için sistemin alt-üst edilmeyeceğini ve bakanın ağzından çıkan bir sözün yeterli olduğunu bile bile, böylesi bir yorum yapılabilir mi?

Erdoğan, günümüzde, sanayi toplumunun gereksinim duyduğu ara elemanlara değil de, bilgi toplumuna özgü öğrenen, bilgi üretip kullanmasını bilen kişilere gereksinim duyulduğunu bilmektedir. Eğitimci olarak, genel eğitim süresi uzadıkça kişilerin yeni şeyleri daha kolay öğrendiğini de bilmektedir. 1996 yılındaki 15. Şura’da işverenlerin temsilcisinin, “Bizim meslek lisesi mezununa gereksinimimiz yok, biz istediğimiz mesleği öğretiriz, yeter ki bize gelenler öğrenmeyi öğrenmiş olsunlar” dediğini de biliyordur/okumuştur. O şurada bakanlık müsteşarı Bener Jordan’ın, “Meslekler günümüzde 2,5 yılda eskiyor dediğini de biliyordur/okumuştur. Erdoğan, eğitimci olarak ve de TTKEB sıfatıyla, kesintisiz eğitim uygulamasıyla AKP iktidara gelene kadar imam hatip liselerine gidenlerin sayısının azalmasına karşın ortaöğretime devam edenlerle, meslek liselerine ve meslek liselerinden de ilgili yükseköğretim programlarına gidenlerin sayılarının çoğaldığını da bilmektedir. Mesleki eğitime önem verme gösterisini yeğleyen AKP’nin iki yıl önce bu okullara öğretmen yetiştiren mesleki teknik eğitim fakültelerini kapattığını da bilmektedir. Bu gerçekleri bile bile, zorunlu eğitimin kesilebileceğini benimsemek ve “Meslek liseleri iddiasız okullar haline geldi” demek mümkün mü?

Erdoğan, “Bu düzenlemeyle birlikte kız çocuklarının birinci kademeden sonra okula devam etmeyeceği, çocuk işçiliğinin yaygınlaşacağı ile ilgili endişeleri haklı kılacak en ufak bir emare bulunmamaktadır” derken de, gerçekleri saptırmaktadır. Mesleği gereği ve TTKEB olarak bu konuda Erdoğan’ın şu gerçeği bilmemesi olanaksızdır: Zorunlu eğitim dışında kalanların çoğunluğu kız çocuklar olmak üzere, yoksul, dar gelirli, kırsal yörelerde yaşayan ve farklı ana dilleri olan aile çocuklarıdır. 4’üncü (ya da 8’inci) sınıftan sonra sistemden kimlerin ayrılacaklarını bile bile, “Endişe edecek bir emare yoktur” demek, gerçeklerin üstünü örtmek ve yoksulun sistem dışında kalışını içine sindirmek anlamına gelmez mi?

Yurt dışında öğrenim görmüşlere sormak gerekir: “Devlet halkın parasıyla yurt dışına gönderip akademisyen olmalarına fırsat verdiği kişilerden Türkiye’ye döndüklerinde, bilime, eğitime, insan haklarına bağlı kalmayı mı bekliyor, yoksa davaları için öğrendiklerini ve gerçekleri ters yüz etmelerini mi?

“Dininin ve kinin davacısı olmak” böyle bir şey mi?

SOLHABER, 23.03.2012

 

EĞİTİMDE DEVRİM ve KARŞIDEVRİM/ Lütfü KIRAYOĞLU
e-Posta Yazdır

 Cumhuriyet tarihimizin en esaslı devrimi, 88 yıl önce bugün yapıldı.

3 Mart 1924 tarihli Öğretim Birliği (Tevhid-i Tedrisat) Yasası, Cumhuriyeti koruyacak ve ilerletecek kuşakların yetiştirilmesi için atılmış en önemli adım idi.

Şüphesiz aynı gün çıkan diğer 2 yasayı, Hilafet’in kaldırılması ve Şeriye ve Evkaf Bakanlığının kaldırılmasını da unutmamak gerekir.

Mustafa Kemal, eğitim devriminin işaret fişeğini daha Ankara’ya gelişinin ertesi günü olan 28 Aralık 1919’da çakmıştır. 1 Mart 1922’de ünlü meclis açış konuşmasında şunları söylemektedir: “Yetişecek çocuklarımıza ve gençlerimize, görecekleri öğrenimin sınırı ne olursa olsun, en önce ve her şeyden önce, Türkiye’nin bağımsızlığına, kendi benliğine ve milli geleneklerine düşman olan bütün unsurlarla mücadele etmek gereği öğretilmelidir.”

Bu sözler söylendiği sırada, düşman, Polatlı önlerinden Afyon civarına yeni püskürtülmüş, Büyük Taarruz’un başlamasına yaklaşık 6 ay vardır. Ama zafere inanç tamdır ve şimdiden gelecek nesillerin eğitimi planlanmaktadır.

Zaferden 1,5 ay, Mudanya mütarekesinden 2 hafta sonra, Bursa’da, İstanbul’dan gelen öğretmenlere yaptığı konuşmada da: “ Ordularımızın kazandığı zafer, sizin ve eğitim ordusunun zaferi için yalnızca ortam hazırladı. Gerçek zaferi siz kazanacak, yaşatacak ve kesinlikle başarıya ulaştıracaksınız” diyordu.

Cumhuriyet ilan edildiğinde, okur yazar oranı sadece yüzde 6 idi. Darülfünun’da 185’i kız toplam 2088 öğrenci vardı. Bu öğrencilerin üniversite bahçesinde fotoğraf çektirmeleri ceza nedeni olmuştu. Ülkede 1011’i erkek, 230’u kız toplam 1241 lise öğrencisi; 5362’si erkek, 543’ü kız toplam 5905 ortaokul öğrencisi; 1743’ü erkek, 783’ü kız toplam 2526 öğretmen okulu öğrencisi vardı. İlkokulda okuyan öğrenci sayısı ise 62.954’ü kız, 273.107’si erkek olmak üzere sadece 336.061 idi.

Öğrenci sayısı bu idi ama, ülkede eğitim sistemi diye bir şey yoktu. Temel olarak 3 ayrı eğitim vardı. Meşrutiyetle birlikte sayıları artan çağdaş okullar, misyoner okulları ve her biri ayrı tarikatın denetiminde medrese tarzı okullar. Medrese adı altındaki okulların bazılarında 5 ya da 6 öğrenci vardı. Bunların sayıları 479, öğrenci sayısı ise 1800 idi.

Misyoner okulları ise başka bir alemdi. Her ülke, ya da dinsel gurup kendi amaçları doğrultusunda Türk çocuklarını devşiriyordu. 1914 yılında ABD’nin 45 konsolosluğu, 17 dini misyonu, bunların 200 şubesi ve 435 okulu vardı. Başlangıçta azınlıklar için açıldığı söylenen bu okullardaki Türk çocuklarının oranı yüzde 75 olmuştu.

Öğrenim Birliği Yasası esas olarak bu çok başlı eğitime son verdi. Artık Cumhuriyet kendi gelecek nesillerini yetiştirecekti. Elbette ki bu devrim herkesi rahatsız etti.

Atılan adımlarla 1923’de 4.894 olan ilkokul sayısı 1938’de 10.596’ya; 72 olan ortaokul sayısı 283’e; 23 olan lise sayısı, 82’ye çıkarıldı. İlkokulda okuyan öğrenci sayısı 336 binden 950 bine; ortaokulda okuyan öğrenci sayısı 5900’den 95 bine; lisede okuyan öğrenci sayısı 1241’den 25 bine çıkarıldı. Darülfünun’da 2088 olan öğrenci sayısı 13 bin olmuş, 9 olan fakülte sayısı 20 olmuştu.

Yüzde 6 olan okuma yazma oranı yüzde 22,4 olmuş, bu araya bir de harf ve dil devrimi sıkıştırılmıştı. Öğretmen maaşları en iyi seviyeye çıkarılmıştı. Hitler tarafından kovulan bilim adamlarına sahip çıkılmış, bunlara milletvekili maaşının 3 katı maaş ödenmişti.

Mustafa kemal, en değerli arkadaşlarını Milli Eğitim Bakanı ya da etkin kadrolarda görevlendirdi. Mustafa Necati, Reşit Galip, Hasan Ali Yücel, İsmail Hakkı Tonguç, Rüşdü Uzel, Sıdıka Avar, gibi sayısız kahraman bu savaşta yer aldı. En önemlileri ne yazık ki erken yaşta öldü.

Cumhuriyetin eğitim hamlesi buydu. Bundan rahatsız olacak iç ve dış çevreler elbette vardı. 1946 yılında Milli Eğitim Bakanlığına ABD’li danışmanlar yerleştirildi. Artık her şeye onlar egemendi.

Bu tarihlerden itibaren eğitim kurumları İmam Hatip kuşatması altına girdi. Siyasi iktidarlar, kim daha çok imam okulu açacak yarışına girdiler. Karşıdevrim adım adım ilerliyordu. 12 Eylül faşist darbesi en ağır yarayı eğitim sistemimiz aldı.

Bu kötü gidişe en köklü darbe ise 28 Şubat 1997 kararları ile vuruldu. 8 yıllık kesintisiz eğitim kararı, Milli Eğitim politikaları içinde, Köy Enstitülerinin açılmasından sonraki en köklü karardır.

Bu günlerle herkesin söz birliği ile 28 Şubat’a saldırması da bundandır.

Tam da 28 Şubat’ın 15. yılında, Öğrenim Birliği Yasasının 88. yılında eğitim sistemimize en büyük darbeyi indirme çabaları bir mesajdır. Eğitim sistemimiz zaten 88 yıl önceki çok başlı sisteme geri dönmüştür. Devlet okullarının yanı sıra, tarikat okulları ve misyoner okulları yine hortlamıştır. Şimdi zorunlu eğitimi 12 yıla çıkarma adı altında tam bir geri dönüş başlatılmaktadır.

Çocuklar daha 10 yaşında iken imam okullarına gitmeye zorlanacaktır. Kız çocukları ise açık öğrenim adı altında dışarıdan bitirme sınavlarına zorlanacaktır. İktidar sözcülerine göre 8 yıllık kesintisiz eğitimin çok sakıncaları varmış.

Ağızlarında geveledikleri ise 8-10 yaşındaki çocuklarla 14 yaşındaki çocukların aynı binalarda eğitim görmeleri imiş. Baklayı ağızlarından bir türlü çıkarmıyorlar ama, anlatmak istedikleri sakınca cinselliktir. 9 yaşından büyük çocukları cinsel varlık olarak görenler, 15 yaş altındaki çocuklarla evlilik yapanlar ve bunu teşvik edenler küçücük çocuklara başka gözle bakamazlar.

Buna itiraz edecek olanlar ülkemizi yönetenlerin evliliklerinde, eşlerinin kaç yaşında olduğunu bir incelesinler.

Bugün toplumumuzu sarsan kadın ve töre cinayetlerinin temelinde karma eğitime geçilemeyiş, kız ve erkek çocukların birbiriyle sağlıklı arkadaşlık edemeyecekleri görüşü, özetle kışkırtılmış cinsel açlık vardır.

Bu derin yara, eğitim sistemimizde köklü devrimler yapılarak tedavi edilebilir.

Karşıdevrim yaparak değil…

 

02.03.2012

Lütfü Kırayoğlu

51
0
0
Yorum Yaz