08 04 2011

24 Mart muhtırası

  Tatil Dönüşü Baykuş Kurtarma Telaşı
Pazar, 03 Temmuz 2011 00:20 Gösterim: 140
  • PDF

Heryıl olduğu gibi bu yılda Okullar kapanır kapanmaz kapattık pencereleri,perdeleri kapıları çıktık yollara..Bu yıl daha farklı daha güzel daha renkli bir yaz bekliyordu bizi..Çocukların 9 ay  yarış atı misali koşturduk artık ensesine basıp rahatlatma vaktiydi.Özellikle büyük oğlumun SBS denen lanet sınavı dolayısıyla ailecek sıkıntılı bir dönem geçirmiştik..

Eşimle birlikte 20 Hazirandan itibaren İzne ayrıldık ve İlk olarak Akbük , Didim,Davutlar Kuşadası civarında birkaç gün geçirdik..Tabiiki çabuk sıkıldık tarihi dokusuyla alternatif bol olsada Deniz olarak Ören ve Gökova/Akbük'le kıyaslanamazdı..2-3 gün Kuşadası civarında Deniz'e ayağımızı sokmadan dolandık..Sonrasında Söke priene kalıntıları,Apollon Tapınağı derken olmuşken tam olsun dedik Sökeden geçip >Çöp Şiş yemeyi ihmal etmedik. Söke Outlet'te  alışverişimizide yaptık..

Sonrasında ÖREN'e gittik giderken iki hafta kalmaktı niyetimiz Marmaristen ablam ve İkiz yeğenlerimde gelecek renkli birkaç gün geçirecektik ama henüz 2.ci günümüzde Rüzgar çıktı Rüzgar her gecen gün yorucu,bıktırıcı çekilmez oldu..Çocukları yalnız denize gönderemedik çocukların peşi sıra koşmaktan yoruldum pert oldum..Yeğenlerim geldi onlarla iki gün geçirdik ama rüzgar sıktı.Tatili yarıda kesmeye kara verdik..Denizden tatilden ve yeğenlerimden ayrılmak zordu ama Rüzgar Fırtına çekilmez oldu..

Salı günü hep birlikte Gökova Akbük'te denize gittik deniz, sahil ve güneş muhteşemdi.Oradan İki araç Gökova/Akyakaya gittik ablam önde ben arkada ,bu arada ablam  şöförlüğü artık ilerlemiş yetişemedim birçok yerde..hehe...Akyaka da yemek yedik ve ayrıldık..Onlar Marmarise devam etti biz de Muğlaya gittik Outlet sevdası başladı bizde..Alışveriş vs..Gece döndük Ören'e eşim'e dedim hazırlan gidelim evimize hem Sitelerimi Bilgisayarımı özledim hemde bu Rüzgar çekilmez oldu dedim..

Sabah kahvaltımızı yapar yapmaz başladık toplanmaya , aman yarabbi ne kadar çok eşya götürmüşüz almışız topla topla Öğleye doğru ancak yola çıkabildik..Daha Ören'den çıkmadan Köprüden 600-700 metre ilerledik rampa aşağı salındık Eşim yolun kenarında bir şey hareket etti şahin mi kartalmı bilemedim dedi.Tam da yol dar karşıdan dolmuş geldi önümde Traktör duramadım baya gittik ama hava inadına sıcak içim rahat etmedi ilerden dönmeye karar verdim..yer durmaya elverişsiz bir yer tehlikeli eşim dikkat edelim vs diyordu..1 Km ilerden döndüm ve hareket gördüğümüz yerde kontrollü bir şekilde durdum..

Bir de ne göreyim Koskocaman BAYKUŞ Beyaz ağırlıklı açık kahverengi tüyleri kocamn kafasıyla Çırpınıyor ama nafile kalkamıyor ilerleyemiyor..Hemen Sırtından tuttum hareket ederek kendine zarar vermesin diye..baktım sanırım bir süre önce muhtemelen sabah saatlerinde araç çarpmış ama çarpma baya olmuş yani üzerinden 4-5 saat geçmiş çünki ayağındaki kan kurumuş..

Ayağının biri sol ayağı tam kıvrımdan kırılmış.Düzelmesi imkansız kaldı ki bu hayvanlar Ayakları ve Gaga'larıyla hayatta kalabilen yaratıklar.ama orda bırakamazdım hemen arabaya yöneldim eşim karton bir ayakkabı çantası boşalttı ve içine koyduk.Tabii bu arada hayvan korkudan olsa gerek yada yorgunluktan üzerime ve Arabanın içine pislemeyi ihmal etmedi.Hemen hızla yola çıktık..Bir ara Başını ısladık su verdik ama içmedi tabii..

Eve geldik eşimi eve bıraktık ve Başladık Veteriner aramaya hayvanımız olmadığı için Tanıdık Veteriner de yoktu..Babamı aradım vardır tanıdığı diye oda Tanıdığı Veterinere götümemi ismini ve işyerini söyledi gittik Veteriner yerinde yok..Tlfn Ettik geldi anlattım yolda baykuş bulduk bakarmısın diye merak edip Kutuya bile bakmadı küçük oğlum aptallaştı aptal aptal suratıma bakmaya başladı.Ben bakamam aşagıda ki veteriner e götürün dedi..Yani bu ufak ve angarya işlere bakmıyorum dedi ben anladım anlayacağımı..

Koşarak diğer Veterinere gittik İnanmazsınız İsmini unuttum YONCA MATBAASI'nın karşısında genç bir veteriner arkadaş.Daha kapıdan girer girmez olayı anlatcam hemen elimizden kutuyu aldı İçinden Baykuş'u çıkardı boş olan bir odaya yöneldi ve Yere bir bez koydu üzerine Baykuş'u koydu ve Güzelce inceledi,baktı ..Üzüldü okşadı sevdi..Çokta güzelmiş dedi..

Sonra Bu hayvan hayatta kalsada yaşamaz yemez içmez açlıktan Ölür.Ayak tamamen Kopmuş Ayağı kesmem lazım Ayak kesilince zaten yaşaması anlamsız ve imkansız dedi.Şuan inanılmaz acı çekiyor yapılacak en mantıklı ve yararlı iş Uyutmak olur Tabii siz ne istersiniz bilemem dedi..Bende bu işin uzmanı sizsiniz siz ne derseniz onu yapalım dedim..Tamam o zaman siz bırakın gidin ben uyuturum dedi..Ben Herhangi bir ücret neyse verelim borcum ne dedim..Ne yaptıkki keşke kurtarabilseydik dedi Teşekkür etti.bende çok teşekkür ettim..Memnun oldum..

Küçük oğlum yine şaşkın aptal aptal suratıma bakıyordu..10 dakika içinde 2 farklı veteriner ve 2 farklı İnsan , 2 farklı yaşam....2 farklı ...görmek onu şaşırtmıştı..

Baykuş'u kurtaramadık belki ama Acısını dindirdik..Belki daha kaç saat o sıcakta yol kenarında çırpınacak kaç arabanın eksoz gazını yutacak Asfaltın kavurucu sıcağında yanacak belki birkez daha araç çarpacaktı..

Biz Elimizden ne geldiyse yaptık..

Temmuz 2011-EgeLi

Resimler Temsili Olup ama çok benzemektedir. 

24 Mart muhtırası

03/04/2011

24 Mart muhtırası

 

Yargı, Ahmet Şık’ın müstakbel kitabı ve nüshaları hakkındaki 24 Mart tarihli kararıyla bütün Türkiye’ye muhtıra verdi. Bu kararın sadece Ahmet Şık’ı muhatap kıldığını düşünmek, “27 Nisan Bildirisi”nin sadece hükümeti muhatap kıldığını düşünmekle aynı anlama gelir ve verilen askeri muhtıranın bütün toplumun siyasal özgürlükleri için yarattığı tehdidi önemsizleştirme zaafını besler. Bu muhtıra da gerçekte, demokratik haklarımızı hedef almasıyla hepimize verildi. Çünkü bu kararla sadece Ahmet Şık’ın özgürlüğünü değil, bütün toplumun siyasal özgürlüğünü, neyi okuyup neyi okumayacağımızı da keyfince tayin etme yetkisine sahip olduğunu ilan etmekten çekinmedi mahkeme. “27 Nisan Muhtırası” nasıl hepimizin özgürlüğünü ve iktidar üzerindeki siyasi haklarımızı tehdit etmişse bu karar da hepimizin hak ve özgürlüklerini bir sonraki emre kadar askıya aldığını duyuran bir siyasi otoriterliğin bir başka biçimde ilanını sergiliyor. Dolayısıyla bu kararı, artık “24 Mart Muhtırası” olarak muhtıralar tarihimize kaydetmekte bir sorun yok. 

Yeni iktidar ve “eski demokrasi”
Türkiye’de devlet aygıtlarının kendi kurumsal kapasitelerini aşan siyasal müdahale geleneklerine sahip olduğunu zaten biliyoruz. Askeri muhtıralar bu siyasi müdahale geleneğinin temel araçlarını oluşturuyorlardı. Ordu, bu araçlarla “doğru siyaset” ve “doğru demokrasi”nin “gerçek” anlamları doğrultusunda bizi eğitiyor, neleri okumamamız ve düşünmememiz gerektiğine ilişkin yol haritaları veriyordu. Kendi tanımladığı siyasi yolun dışındaki herkese de sadece “terör” bahsini reva görüyordu. 24 Mart kararıyla beraber bir “yargı muhtırası”yla karşı karşıyayız ve yeni iktidar döneminin eski demokrasi sorunlarıyla karşı karşıya kaldığımızda üzerimizdeki yorgunluğu atıp geçmiş demokrasi mücadelemizi yenilememiz gerektiğini acilen fark etmemiz gerek. 

Siyasetin kriminalleştirilmesi
“Derin devlet” davasına ilişkin bir soruşturmada önce C. Savcılığının peşine düştüğü sonra kerli ferli hukukçu ve gazetecilerin ve nihayet bütün memleketin merakına dönüşen sorulara bir bakın hele: Ahmet Şık’ın kitabına eklemeleri kim yaptı? Şık’ın Odatv’de bulunan kitabındaki şerhler kime ait? Şık kitabını Odatv’ye kendisi mi gönderdi? Kitabın yazımı için Ahmet Şık’ı kim yönlendirdi? Peki Hanefi Avcı’nın kitabının bazı bölümlerini kim yazdı? Nedim Şener mi? Peki ya bu kitapları onlara kim yazdırdı? Bu kitaplarla manipülasyon mu yapılmaya çalışılıyor? Bütün bu kitaplar Ergenekon terör örgütünün talimatı ile mi yazılıp yayınlanıyor? Davayı etkilemek için yürütülen bir projenin ürünleri mi bu kitaplar? Soruları daha da çoğaltabilirsiniz. Fakat, sorduğunuz fazladan sorular da sözün ve yazının sınırlarını bir türlü aşamıyor. Çünkü meraklarımızı silaha, cebire, şiddete veya bunların övgüsüne dair bir soruşturmaya kadar taşıyacak tek beyana dahi rastlayamıyoruz. Bunun yerine bu kitapların hikayesini bir “terör örgütü”ne veya özelde de “Ergenekon örgütü”ne bağladığımızda yargı soruşturmasının hukuksal sırrına ereceğimiz müjdeleniyor ve yargının sorunu çözmesini beklememiz isteniyor. Bu kitapların terör örgütü olan Ergenekon ile “irtibat” içinde ve onun amaçları doğrultusunda kaleme alındığı şüphesi var çünkü!
Bu nedenle suç soruşturmasının iddianameyle tamamına ermesini bekleyelim! Aldık mı cevabımızı? Hayır almadık! İkna olduk mu? Olmadık! Hatta ikna olmadığımız gibi tam tersine sorularımızı acilen bizzat soruşturmayı yürüten C. Savcılığına ve yargıya doğru yöneltmemiz gerektiğini anlıyoruz bu cevaptan. Sorun hakikaten çok ciddi ve yargıdaki yeni iktidarın adli perspektifinin geleneksel adli perspektifin zihniyet ve uygulamalarını yansıtan içtihatları aynen devraldığını gösteriyor. Dolayısıyla asıl sorun “siyaset” ile “terör” arasındaki farkı görememekle ilgili ve bu sorun bugün de başlamış değil. Bu tartışmadaki en can alıcı nokta şu: Eğer bu kitapları Ergenekon örgütünün yazdırdığı cevabıyla karşılaşırsanız dahi bu cevabın mantıksal sonucu olarak Ergenekon örgütünün ilk defa doğru ve siyasi bir yolda olduğunu kabul etmemiz gerekir. Ergenekon gibi bir “terör örgütü”nün cebir, şiddet, tehdit yollarını terk ettiğini ve siyasi yollara tevessül ettiğini bizzat kendi yargı soruşturmanızla ispatlamış olursunuz. Ve bunun farkına bile varmazsınız. 

Terörle mücadele heyulası
Türkiye, 1991’den beri iki farklı anayasayla kendi hukuksal rejimini inşa ediyor. İlki 82 Anayasası ve “normal yurttaşlara” uygulanacak hukuk rejimini temsil eder. İkincisi ise Terörle Mücadele Kanunu ve “terörist” olarak tasnif edilenlere uygulanacak hak ve özgürlük rejimine hukuksal bir çerçeve kazandırır. TMK’yı, ikinci bir anayasa olma anlamında, bu kadar önemli kılan şey, hukuk devletinin korumayı vaat ettiği bütün temel hak ve hürriyetleri çifte bir uygulamalar alanına bölmesi ve tek bir siyasal düzenin içinde iki farklı hukuksal alan yaratmasıdır. Buna göre, teröristler olarak tasnif edilenler, birer hak ve hukuk öznesi olarak değil, haklarından arındırılmış çıplak birer şiddet nesnesi olarak görülmüşlerdir. Kendisine suç isnat edilen “yurttaşlara” tanınan haklar, örneğin bir ceza davasında tüm delilleri görme, lehinde ve aleyhindeki tüm şahitlerle yüzleşme hakları sınırlandırılmıştır. Kendi masumiyetini soruşturma gücü karşısında eşitlikle savunma haklarının hiçbiri “terörist”lere tanınmaz. Kendi yargılamasının bir öznesi değil, sadece nesnesidir. Böylece, hukuk devleti, çifte bir geçerliliğe tabi tutulur. Fakat, burada, çok daha önemli bir sorunu görmek gerekir. Eğer, hukuk devletinin temel ilkeleri ve tarif ettiği hak ve özgürlükler ikili bir rejime tabi tutuluyor ise, bu durumda “yurttaşlar” ile “teröristler” arasındaki hukuksal sınırın nasıl belirleneceği sorusu çok önemli bir hale gelir. Peki kim yurttaştır, kim teröristtir? Hangi eylemler bizi bir “terörist”e dönüştürür? Bu sorunun hukuksal hiçbir cevabı yok. Çünkü, “terör” ve “terörist” tanımlarını hukuksal bir yeterliliğe taşımak bugüne dek hiç mümkün olmadığı gibi “terör eylemi”nin sonsuz bir esneklik içinde tasnif edildiğine sıkça rastlandı. Bu tanımlamayı başaran bir yargı da yok dünyada. Dolayısıyla, yukarıdaki sorunun cevabı, karar verenin siyasi zihniyetine bağlı olarak “herkes yurttaş ve herkes terörist olabilir” şeklinde olacaktır. Bunun sonucu, suç yargılamasının bizzat suç eylemlerinin ötesine geçerek giderek daha fazla biçimde kendi hayat alanlarımıza yönelmesidir. Yazdıklarımız, konuştuklarımız, mesajlarımız, maillerimiz ve bunlarla her yurttaşın en temel hakkı olan hükümeti değiştirme planları bir suçmuş gibi algılanıyor. Ceza hukuku içinde topu topu kırk yıldır var olan bu terörle mücadele pratiği, kendisi de aslında sorunlu olan modern ceza hukukunun temel ilkelerinin bile alaşağı edilmesi anlamına geldiği gibi giderek herkesin bir “terörist” olma ihtimalini de ortaya çıkarıyor. Zaten, yargının verdiği “24 Mart Muhtırası”nın esas siyasi zeminleri de buralarda örülüyor ve hepimizi en geri demokrasi seviyelerine sürgün ediyor. Yapmamız gereken şey, bugüne kadarki muhtıralara verdiğimiz cevabı yenilemek ve ona karşı direnmektir. 

ORHAN GAZİ ERTEKİN: Yargıç, Demokrat Yargı Derneği Eşbaşkanı

 


 

12
0
0
Yorum Yaz