2005 Yunus Nadi Ödülleri
Cumhuriyet 23.06.2005 59. YIL YUNUS NADİ ÖDÜLLERİ 2005
Yunus Nadi anısına 59. yılda 9 ödül 410 kişinin yapıtlarıyla katıldığı 2005 Yunus Nadi Yarışması'nı kazananların ödülleri 28 Haziran Salı günü saat 19.00'da Sultanahmet İbrahim Paşa Sarayı'nda düzenlenecek bir törenle verilecek. Kültür Servisi - 2005 Yunus Nadi Ödülleri'ni kazananlar belirlendi. Bu yıl 59'uncusu düzenlenen ve beş dalda ödülün verildiği yarışmaya yapıtlarıyla 410 kişi katıldı.
''Roman'' dalında Ahmet Cemal, Konur Ertop, Tahsin Yücel, Jale Parla, Adnan Binyazar 'dan oluşan seçici kurul, ödülün ''Ateş ve Kuğu'' adlı yapıtıyla Burhan Günel 'e verilmesini kararlaştırdı.
''Öykü'' dalında Mehmet Başaran, Selim İleri, Tarık Dursun K., Sami Karaören ve Emin Özdemir 'den oluşan seçici kurul, ödülü Ethem Baran 'ın ''Dönüşsüz Yolculuklar'' adlı kitabı ile Sibel K. Türker 'in ''Öykü Sersemi'' adlı kitabı arasında paylaştırdı.
''Şiir'' dalında, Ataol Behramoğlu, Prof. Dr. Cevat Çapan, Muzaffer İlhan Erdost, Doğan Hızlan ve Kemal Özer 'den oluşan seçici kurul, ödülü, Ali Püsküllüoğlu 'nun ''Zamansız'' adlı kitap dosyası ile İsmail Uyaroğlu 'nun ''Lanettayin Bir Şair'' adlı kitabı arasında paylaştırdı.
''Sosyal Bilimler Araştırması'' dalında, Dr. Erdal Atabek, Prof. Dr. Rona Aybay, Dr. Alev Coşkun , Prof. Dr. Emre Kongar , Prof. Dr. İoanna Kuçuradi , Prof. Dr. Türkel Minibaş ve Prof. Dr. Ahmet Mumcu 'dan oluşan seçici kurul, ödülü, Ayla Ödekan 'ın ''Yazıları ve Röleveleriyle Sedat Çetintaş'' adlı yapıtıyla Rıfat N. Bali 'nin ''Anadolu'dan Yeni Dünyaya'' adlı yapıtı arasında paylaştırdı.
''Karikatür'' dalında, Semih Balcıoğlu, Kâmil Masaracı, Tan Oral, Ferit Öngören ve Turhan Selçuk 'tan oluşan seçici kurul, ödülü Muhammet Şengöz ve Mehmet Ateş Gülcügil 'in yapıtları arasında paylaştırdı. Ödüller, 28 Haziran Salı günü saat 19.00'da Sultanahmet'teki İbrahim Paşa Sarayı'nda yapılacak törenle sahiplerine verilecek.
23.06.2005
2005 YUNUS NADİ Ödülleri 'Ateş ve Kuğu' adlı romanıyla Yunus Nadi Roman Ödülü'nü Burhan Günel aldı. Günel, Sıvas olayları ile yoğrulan romanına ilişkin sorularımızı yanıtladı. Işık KANSU ...
'Sfenks' Sfenks, genel olarak değerlendirirsek, biçim ve dil oyunlarından her zaman sakınan, anlatmak istediğini bire bir anlatırken yaşanmışlığın yoğunluğundan oluşan bir "şiir dili"ne erişmiş bir şairin yeni verimlerini topladığı kitabıdır. Eray Can ...
'Sıvas olaylarını romanda tasarlamadım; yaşam koydu onu önü me' 'Ateş ve Kuğu' adlı romanıyla Yunus Nadi Roman Ödülü'nü Burhan Günel aldı. Günel, Sıvas olayları ile yoğrulan romanına ilişkin sorularımızı yanıtladı. Işık KANSU -Ateş ve Kuğu'da adlarıyla ...
Lanettayin Bir Şair Yunus Nadi Şiir Ödülü'nü Ali Püsküllüoğlu ile paylaşan İsmail H. Uyaroğlu ile tüm çabalarımıza karşın bir bağlantı kuramadık. Uyaroğlu'nun şiiri ve aldığı ödül üzerine düşüncelerini sonraki sayılarımızda sizlere ulaştıracağız. Aşağ ...
'Ozanlar el ele tutuşurlar ve şiiri büyütürler' Şiir serüveni yarım yüzyılı aşmış bir ozan Ali Püsküllüoğlu... 2005 Yunus Nadi Şiir Ödülü'nü şair İsmail Uyaroğlu ile paylaşan Püsküllüoğlu'nun yapıtı 'Zamansız' adını taşıyor. Ölüm, zaman, yaşlanma tema ...
'Çok yönlü, üretken bir Cumhuriyet dönemi aydınıyla karşı k arşıyayız' Ayla Ödekan, 'Yazıları ve Rölöveleriyle Sedat Çetintaş' adlı çalışmasıyla Yunus Nadi Sosyal Bilimler Ödülü'nü aldı. Sanat tarihçisi Ödekan'ı, bir öğretim üyesi olarak akademik çalış ...
'Göçmenlik eşittir hasret' 2005 Yunus Nadi Sosyal Bilimler Araştırma Dalı Ödülü'nü bu yıl Rıfat N. Bali'nin İletişim Yayınları'ndan çıkan 'Anadolu'dan Yeni Dünyaya, Amerika'ya İlk Göç Eden Türklerin YaşamÖyküleri' adlı çalışması kazandı. Bali bu çalış ...
Yeniden doğmak kendi geçmişimize Kemal Özer, "Baba ile Kız" başlıklı öyküler demetini kızı Simge Özer'e sunmuş. Attilâ Şenkon'sa "Gökkuşağına İki Bilet" adlı romanını babasına. Teşekkürler Kemal Özer, teşekkürler Attilâ Şenkon, bütün babalar için de! ...
Yaşanmış duyarlık "Abdülkadir Budak Dosyası"nda geniş bir kaynakça var. Bu kaynakçada yüzü aşkın yazarla ozanın çalışması yer almış. Demek ki iz bırakan, üzerinde durulması gereken bir ozanla karşı karşıyayız. Kimi yazarlar "Kırk Kuşağı"nı, yalnızca, t ...
Feyza Hepçilingirler Türkçe Günlükleri 1 Haziran Çarşamba Mardin'e doyamadan döndüm; çünkü bugün final sınavımı yapmak zorundaydım. Sorularımı gitmeden önce hazırlamış ve bastırmıştım; yine de epey güç oldu Mardin'de tarihle kucaklaştıktan sonra, İstan ...
'gecenin yüzünü keşfetmeye giden bendim Zéno Bianu'nun şiirlerinin bir bölümünü geçen haftaki sayımızda yayımlamıştık. Bu sayıda şiirlerin ikinci bölümünü sunuyoruz sizlereO BENDİM Marylin'in gözlerinde gözyaşı bendimkaynak suyu kayan yıldız bendimkızı ...
Vitrindekiler Şimşir Kokardı Azlağa/ Dr. Nizamettin Alkumru/ Çivi Yazıları/ 304 s. Anılarla Laz kültürü altbaşlığını taşıyan bu kitap esas olarak Lazcanın neden yok olduğunu sorguluyor. Lazların tarihte ilk yerleşim yerlerinden başlayarak, yazılı tarih ...
2005 YUNUS NADİ Ödülleri
'Ateş ve Kuğu' adlı romanıyla Yunus Nadi Roman Ödülü'nü Burhan Günel aldı. Günel, Sıvas olayları ile yoğrulan romanına ilişkin sorularımızı yanıtladı.
Işık KANSU
-Ateş ve Kuğu'da adlarıyla sanlarıyla insanlarla karşılaşıyoruz. Doğrudan kurmacaya dayanmamanız, Sıvas kırımının ağır sonuçlarını gerçekliğin somut yüzüyle anlatma kaygısı olarak nitelenebilir mi?- Sıvas kırımı, hem dönem olarak, hem olay olarak, hem süreç olarak hayatımızı etkileyen, belirleyen ve özellikle aydınlanmacı kesimde çok bilinen bir olay. Yanı sıra kendi uğraş alanım olan edebiyat dünyasından da, yitirdiğimiz, çok bilinen adlar var. Dolayısıyla böyle bir çerçeveyi yansıtırken tümüyle kurmacaya yaslanmak zaten kurmacanın doğasında olan inanılırlık/inanılmazlık sorununu öne çıkaracak ve olasılıkla yapıtın inandırıcılığı kalmayacaktı. Yanı sıra benim yazınsal yaklaşımımdaki içtenlikli tutumuma da aykırı olacaktı bu durum. Şunu söylemek istiyorum: Bu konuda hemen herkesin düşünce üretme ve eleştiri hakkı olduğu için tümüyle kurmacaya yaslansam da bu hakların kullanılmasına karşı çıkamayacaktım; bu kurmaca bir romandır deyip işin içinden sıyrılma yaklaşımı içinde olamazdım. Peşinen, romanı gerçeklik üzerine içtenlikle kurarak, sorgulanmayı göze aldım. Dediğiniz gibi, gerçekliğin somut yüzüyle bir kez de edebiyat bağlamında karşı karşıya gelmeyi yeğledim.- Romanın kendisi bir sorgulama zaten. Siz niye sorgulanasınız ki?- Sorgulanma sözcüğü pek yerine oturmadı sanırım. Benim gibi konuya taraf olanların söz ve eleştiri hakkı olduğunu, bunlara da açık yüreklilikle yanıtlar vermeyi göze aldığımı söylemek istemiştim. Elbette, olayda taraf olanlarla birlikte, olayı ve sonuçlarını sorguladığım ortada, ama ben de, yanlış yorumlarda bulunduğum savıyla sorgulanabilirdim. Bugüne kadar bu anlamda eleştirildiğim olmadı, roman ile romancı olarak tutumum onay gördü. Yine de bu olasılığın önü açık hâlâ.- Ateş ve Kuğu'nun bir yerinde "Bir roman kurgulayabilseydim. Yaşamın her alanında yakılan bir adam. Beni andıran. Gittiği her yerde, attığı her adımda ateşi seçen, ateşi kendine dost edinen. Bir yıkıcı, bir cellat, bir öldürücü ve her seferinde kendini yeniden öldüren. Sonuçta hiç ölemeyen" diyorsunuz. Bu dediklerinizi mi yaptınız romanda? - Evet, bunu yaptım. Bu roman öyle bir roman oldu ki, bir yandan yaşayıp bir yandan yazıyordum. Hatta hâlâ yaşıyor ve her gün yeniden yazıyorum. Ölünceye kadar da bunun böyle süreceği anlaşılıyor.
Eray Canberk, Erdoğan Alkan'ın yeni şiir kitabı 'Sfenks'i tanıtıyor.
Roman, Öykü, Şiir, Sosyal Bilimler, Karikatür dallarında Yunus Nadi Ödülleri'ni kazanan sanatçılarımızla yaptığımız ropörtajlar
Sadık Aslankara, Kemal Özer ve Attilâ Şenkon'un iki kitabını gündeme getiriyor.
Şiir Atlası'nda Zéno Bianu'nun şiirlerinin devamı.
Roman Ödülü: BURHAN GÜNEL
'Sıvas olaylarını romanda tasarlamadım; yaşam koydu onu önüme'
'Ateş ve Kuğu' adlı romanıyla Yunus Nadi Roman Ödülü'nü Burhan Günel aldı. Günel, Sıvas olayları ile yoğrulan romanına ilişkin sorularımızı yanıtladı.
Işık KANSU
-Ateş ve Kuğu'da adlarıyla sanlarıyla insanlarla karşılaşıyoruz. Doğrudan kurmacaya dayanmamanız, Sıvas kırımının ağır sonuçlarını gerçekliğin somut yüzüyle anlatma kaygısı olarak nitelenebilir mi?- Sıvas kırımı, hem dönem olarak, hem olay olarak, hem süreç olarak hayatımızı etkileyen, belirleyen ve özellikle aydınlanmacı kesimde çok bilinen bir olay. Yanı sıra kendi uğraş alanım olan edebiyat dünyasından da, yitirdiğimiz, çok bilinen adlar var. Dolayısıyla böyle bir çerçeveyi yansıtırken tümüyle kurmacaya yaslanmak zaten kurmacanın doğasında olan inanılırlık/inanılmazlık sorununu öne çıkaracak ve olasılıkla yapıtın inandırıcılığı kalmayacaktı. Yanı sıra benim yazınsal yaklaşımımdaki içtenlikli tutumuma da aykırı olacaktı bu durum. Şunu söylemek istiyorum: Bu konuda hemen herkesin düşünce üretme ve eleştiri hakkı olduğu için tümüyle kurmacaya yaslansam da bu hakların kullanılmasına karşı çıkamayacaktım; bu kurmaca bir romandır deyip işin içinden sıyrılma yaklaşımı içinde olamazdım. Peşinen, romanı gerçeklik üzerine içtenlikle kurarak, sorgulanmayı göze aldım. Dediğiniz gibi, gerçekliğin somut yüzüyle bir kez de edebiyat bağlamında karşı karşıya gelmeyi yeğledim.- Romanın kendisi bir sorgulama zaten. Siz niye sorgulanasınız ki?- Sorgulanma sözcüğü pek yerine oturmadı sanırım. Benim gibi konuya taraf olanların söz ve eleştiri hakkı olduğunu, bunlara da açık yüreklilikle yanıtlar vermeyi göze aldığımı söylemek istemiştim. Elbette, olayda taraf olanlarla birlikte, olayı ve sonuçlarını sorguladığım ortada, ama ben de, yanlış yorumlarda bulunduğum savıyla sorgulanabilirdim. Bugüne kadar bu anlamda eleştirildiğim olmadı, roman ile romancı olarak tutumum onay gördü. Yine de bu olasılığın önü açık hâlâ.- Ateş ve Kuğu'nun bir yerinde "Bir roman kurgulayabilseydim. Yaşamın her alanında yakılan bir adam. Beni andıran. Gittiği her yerde, attığı her adımda ateşi seçen, ateşi kendine dost edinen. Bir yıkıcı, bir cellat, bir öldürücü ve her seferinde kendini yeniden öldüren. Sonuçta hiç ölemeyen" diyorsunuz. Bu dediklerinizi mi yaptınız romanda? - Evet, bunu yaptım. Bu roman öyle bir roman oldu ki, bir yandan yaşayıp bir yandan yazıyordum. Hatta hâlâ yaşıyor ve her gün yeniden yazıyorum. Ölünceye kadar da bunun böyle süreceği anlaşılıyor.
EDEBİYATTA SAHİCİLİK
- Edebiyatta sahiciliğin silikleştiğine ilişkin genel kanının olduğu bir dönemde doğrudan sahiciyi anlatmanız bilinçli bir seçim mi? - Evet. Baştan beri, yaratıcı yazarlıktaki tavrım bu ve benzeri seçimlerle kendini ortaya koymuştur. Ama, özellikle bu romanla yaşama ve insana dönüşü yüksek sesle vurgulamak, edebiyat bağlamında yaşamın yeniden yaratımını gerçekleştirmek istedim. Zaten yaşam kendi kendini yazdırdı. Sıvas olaylarını romanda tasarlamadım; yaşam koydu onu önüme. Sıvas olayları görmezden gelinebilir mi? Ama ne yazık ki büyük ölçüde görmezden gelindi. Çünkü 1980'den bu yana öne çıkarılan tırnak içinde edebiyat, yatak odasından dışarıya çıkamadı ya da geçmişe ve sanal alanlara yöneldi.- Sizin romanınızda da aşklar ve tutkular var ama...- Aşk ve tutku insanın bütün ömrünü alabilir, yatak odası ise üç beş dakikalık sürelerden oluşan geçici bir süreci karşılar. Ben bütün ömrümü aşka, tutkuya adadım. Bin kez dünyaya gelsem, yine aynı şeyi yaparım. Aşk, insan olma bilincinin oluşmasında ve gelişmesinde temel, belki de birincil öğedir.- Ateş ve Kuğu'nun işlevsel yanı var mı, Sıvas kıyımını unutturmama eylemi gibi örneğin... - Benim yazarlığım toplumsal oluşumlarla ona bağlı bireysel gelişim süreçlerini anlatmayı ve bu ikisi arasında duyarlı dengeler oluşturmayı gözetme üzerine kuruludur. Bu roman da böyle duyarlı bir dengeyi gözeterek yazılmıştır. Ancak belirttiğiniz gibi, Ateş ve Kuğu, romanın kendine özgü yapısından ödün vermeden hem olaya hem de olayın unutturuluşuna karşı kararlı bir duruşun da hayata geçirilmesidir.- Romanda geri dönüşleri çok sıklıkla kullanmışsınız...- Bu bir zorunluluktu, çünkü ben Sıvas olaylarını baştan sona kesintisiz anımsayamıyorum.- Neden?- Çünkü arada kesintiler var, kopuk görüntüler... Bu kara filmin yakılan bölümleri var. O bölümlerin kimilerini hâlâ birbirine bağlayabilmiş değilim.- Yaşadığınız örselenmeden mi kaynaklanıyor kopukluk?- Yaşanan olayın belleğimde oluşturduğu yıkımla ilgili bir durum. Kaldı ki, roman kahramanlarımın hepsi aynı durumda. Bir de şu var: Romanın kurgulanmasına teknik anlamda yaklaşalım. Dışarıdan bakanların ve konuyla ilgilenenlerin hepsinin bildiği ve belgesel kitaplara da geçmiş olan süreci sırayla anlatsaydım, bu, bilinenlerin okunmaması olasılığını da doğuracaktı. Yani yazdıklarımı okutmak istedim. Eksikleriyle birlikte. Okurların ve Sıvas kıyımından kurtulanların bu eksiklikleri gidermeleri isteğiyle... Dolayısıyla, geriye dönüşlerle oluşturulmuş kurgu, bu isteğime de olanaklar sağladı.
SORULARI YANITLAMAK...
- Belki bir yandan benliğinizde açılan yarayı da onarmak istediniz...- İstedim ama başaramadım...- Niye on yıl sonra anlattınız doğrudan yaşadığınız Sıvas yangınını?- Hem olabildiğince serinkanlı (tarafsız değil) ama duygusal olmamaya özenli bir yazarlık duruşunu gerçekleştirebilmek için hem de gerçekten on yıl geçti mi, olay eskidi mi, acı hafifledi mi, olayın toplumumuzda yarattığı olumsuz sonuçlar ortadan kalktı mı, kalkmadıysa ülkemizin geleceği açısından hangi göstergeleri içinde taşıyor sorularını yanıtlayabilmek için...- Yananlar için kuğu imgesini seçmenizin özel bir anlamı var mı?- Sıvas'taki Madımak Oteli'nde yakılan dokuz yaşındaki Koray çocuk başta olmak üzere o semahçı gençler, o şairler ancak kuğu ile simgeleştirilebilir gibi geldi bana. İmgelemimde onlar yanık kuğular olarak hâlâ yaşıyorlar. Benim şiirle donatılmış anlatımımda işlevsel görüntüler ve çağrışımlar da oluşturuyor kuğular.- Yunus Nadi ödülünü üçüncü alışınız galiba...- Evet öyle, daha önce roman ödülünü 1997'de, öykü ödülünü de 2000 yılında kazanmıştım. Şimdi üçüncüsü oluyor. Bu romanla Yunus Nadi ödülüne katılmadan önce çok düşündüm. Kendi adıma değil, Ateş ve Kuğu aracılığıyla ülkemizin aydınlanma sürecine katkıda bulunmak adına katılmaya karar verdim. Gazetemiz Cumhuriyet'in ve söz konusu ödülün temel amacı ve işlevi de bu amaç ile örtüşmektedir. Ödülü tüm aydınlanma savaşımcıları adına aldığımı düşünüyorum. Ayrıca, şimdi açıklamak istemediğim özel bir durum da vardı katılmamı gerektiren; belki bir gün sözünü ederim...Ateş ve Kuğu/ Burhan Günel/ Alkım Yayınları/ 446 s.
Öykü Ödülü: SİBEL K. TÜRKER
'Yazmadan yaşayamıyorum'
''Öykü Sersemi'' adlı çalışmasıyla bu yıl Yunus Nadi Öykü Ödülü'nü alan Sibel K. Türker, ''Yazmadan yaşayamayacakmışım gibi geliyor. Edebiyatı o kadar ciddiye alıyorum. Biz bu kadar ciddiye alırken ne kadar ciddiye alınıyoruz, bunu da bilmiyorum. Zaten bilmeyerek, saflığı korumak gerekiyor. Çünkü edebiyat uzun bir yol'' diyor. Türker ile edebiyatı ve öykülerini konuştuk...
Emre ÇALIŞKAN
Sibel Hanım, edebiyata ilginiz nasıl başladı?- 1968 yılında Ankara'da doğdum. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ni okudum. Çok klasik bir tanımlama olacak ama kendimi bildim bileli yazıyorum. Bu, inişli çıkışlı bir serüven oldu. Uzun yıllar şiirle uğraştım. Şiirde tıkanma yaşadım. Yakın arkadaşlarım hep şair olarak ortaya çıkacağımı düşünüyordu. Böyle olmadı. Düzyazıda kendimi ifade etme imkânı buldum. Bu da öykü oldu. Kalp Yazan ilk kitabımdı. Öykü Sersemi ise ikinci kitabımdır.- Öykü Sersemi ile Yunus Nadi Öykü Ödülü'nü kazandınız. Bize biraz kitaptan bahseder misiniz?- Öykü Sersemi 10 öyküden oluşuyor. Konularını tam tanımlayamayacağım. Ne anlatıyorsunuza verebileceğim çok yanıt yok. Kendimce görebildiğim, gözlemlediğim kadarıyla hayatı, insanları anlatmayı çalıştım.- Genelde karamsar öyküler yazdığınız söyleniyor...- Çok karamsar, çok kötümser yazdığım konusunda ben de duyumlar alıyorum. Ben özellikle bunu yapmak istemedim. Benim derdim insanı anlatmaktı. İnsanı da türlü oluşlarda, hayallerde yakalayıp anlatabiliriz. Bana göre de yazdığım hiçbir şey yaşamın uzağında değildi. Ama okurumuz umuda çok düşkünmüş. Edebiyattan da bekledikleri umut muymuş bilmiyorum. Çünkü benim okuduğum hiçbir iyi metin çok da umut barındırmaz içinde. Benim edebiyat hakkındaki yargım bu. İnsanlar kötümser buluyorlar. Ama bu benim üslubum, yapabilecek pek fazla şey de yok.- Öykü Sersemi, ilginç bir isim. Kitabınıza neden böyle bir isim vermeyi tercih ettiniz?- En başta ciddi bir edebiyat çalışması düşüncesini kıran bir ad bu. Ben çok şairane bir isim de koyabilirdim. Ben bu ismi koyarak risk aldığımın farkındayım. Bu ciddi bir çalışma değilmiş gibi bir algılamada bulunulabilir. Bu adı koymak bence cesaret işi. Ama ben bu ismi koymak istedim. Bir de klasik yöntemdeki gibi öykülerden birinin adı bu.- Siz bugüne gelinceye kadar hangi edebiyatçılardan etkinlendiniz?- Geride bıraktığım uzun bir okuma süreci var. Ben her şeyden önce hâlâ bir okurum. Pek çok yazardan etkilendim. Bunlar benim edebiyat dünyamı oluşturdu. Kimi yazarların kimi yapıtlarını beğenirken kimilerini de beğenmiyorum. Ama Batı edebiyatından çok beslendiğimi söyleyebilirim.- Şiirle uğraşmanız öykücülüğünüzü nasıl etkiledi? Yoksa şiiri öykü için basamak olarak mı kullandınız?- Asla böyle kaygılar içinde değildim. Tuhaf bir varoluş sancısı çekiyordum. Bunu en iyi dile getirebilmenin yolu da şiirdi. Zaten dile olan ilgim, dili rahat kullanmam, dildeki yaratıcılığım aşikârdı. Düzyazıya geçişim koşulların gereğiydi. Ben de kendimle öykü yazıp yazamayacağım konusunda yüzleşmek zorunda kaldım. Olumlu buluyorum şiirle uğraşmayı. Şiirle uğraşırken hayatla ilgili çok şey algıladım. Zaten herkesin söylediği gibi şiir öyküye daha yakın.- Bundan sonraki süreç roman mı olacak?- Aslında üzerinde uğraştığım bir roman var. Öykü ödülü almadan ben bir parça kendimi yorgun hissediyordum. Öykü yazmalı mıyım diye düşünüyordum. Bir tarafım çok öykü yazmak isterken... Romanın da yarısına gelmiştim. Sonuçta o da kendi içinde öykülerden oluşuyor. Ama şu an bir öykü kitabı daha yazmayı düşünüyorum. Çünkü daha söyleyeceklerim var.- Sizin için edebiyat neyi ifade ediyor?- Edebiyat, benim için çok uzun yolculuğu çağrıştırıyor. Hayatımdaki anlamı çok derin. Ben halen daha yazının kutsallığına inanıyorum. Böyle bir safdilliğim de var. Çünkü ortama bakınca kendimi biraz da saf buluyorum. Edebiyat artık hayatımın odağında. Yazmadan da yaşayamayacakmışım gibi geliyor. O kadar ciddiye alıyorum. Biz bu kadar ciddiye alırken ne kadar ciddiye alınıyoruz, bunu da bilmiyorum. Zaten bilmeyerek, saflığı korumak gerekir. Çünkü edebiyat uzun bir yol.
'HERKES KENDİ ÖYKÜSÜNÜYAZIYOR'
- Türkiye'deki edebiyat ortamını nasıl değerlendiriyorsunuz?- Türkiye'de edebiyat, gördüğüm kadarıyla belli bir bütünlük arz etmiyor. Parçalı, dallı budaklı bir yapı var. Bu da çok olağan. Çünkü herkes farklı hayat hikâyelerinin içinden gelmiş. Herkes artık kendi hikâyesini, kendi yazısını yazıyor. Bir ülkede edebiyat bütünlük arz edebilir mi bilmiyorum. Belli bir zaman dilimi içinde öykü, şiir, roman yazanlar arasında kardeşlik ilişkisi kurulabilir belki, ama artık bunu da olanaklı görmüyorum. Artık ekoller söz konusu değil. 1970'lerdeki gibi bir öykücülük yok. Herkes bireysel bir şekilde kendi öyküsünü yazıyor. Edebiyat ortamında beni destekleyen kişiler hariç düşmanlık da gördüm. Kimse başkasının yazısına inanmıyor, güvenmiyor. Artık öykü yazılmıyor gibi bir şeyler de duyuyordum. Bunlar da içimi acıttı. Ben her zaman camianın dışında oldum. O çemberin dışında. Önce kaçmak isteyenler çemberin dışında durur ya... Neye dayanarak öykü yazılmıyor deniliyor bilmiyorum. Bunun için benim yazım ve öyküm bir parça hep yalnız kaldı. İnsanın farklı vasıfları belki bir ölçüde yalnızlıktır. Toplumda gerçekçi olmazsanız belki bir dönem yaptığınız edebiyat sayılmayabilirdi. Artık bu sınırlamaların dışına çıkılmış gibi. Bir parça da özgür bir ortam var. Bu da bir yönüyle iyi bir şey.- Yunus Nadi Öykü Ödülü'nü kazandınız. Yeni planlarınız var mı?- Öykü ödülü almak beni çok şaşırttı, çok da sevindirdi. Kazanmayı içten içe bekliyordum ama hiç de ummuyordum. Hâlâ şaşkınım, sevinçliyim, gururluyum. Bir yandan da bu bir sorumluluk getiriyor. Kendimi bir kapıdan geçmiş gibi hissediyorum. Bu bana devam et gibi bir çağrı. Biraz daha edebiyatın içinde olduğumu hissettim. Ben ödül aldığım zamanlarda yorulduğumu hissettiğimi belirtmiştim. Her an yazmaya ara verebilirdim. Ama bundan sonra böyle bir hakkım yok galiba. Yeni çalışmalarım olacak. Öykü Sersemi/ Sibel K. Türker/ Doğan Kitap/ 124 s.
Öykü Ödülü: ETHEM BARAN
'Öykü yazmak roman yazmaktan zor'
''Dönüşsüz Yolculuklar Kitabı'' ile bu yıl Yunus Nadi Öykü Ödülü'nü Sibel K. Türker'le paylaşan Ethem Baran, kitabının öykücülük yaşamında bir kırılma noktası olduğunu söyledi. Baran, öykünün kendine özgü okuru olduğunu belirterek ''Öykü yazmak roman yazmaktan da zordur. Daha fazla çaba, emek ister. Yazar ne kadar zorluk çekiyorsa okur da öykünün tadına varmak için bir o kadar zorluk yaşıyordur'' diyor. Baran'ın edebiyat ve öyküleri hakkındaki düşünceleri ilginç.
Emre ÇALIŞKAN
Ethem Bey, edebiyat yaşamınız nasıl başladı?- 1962 yılında Yozgat'ta doğdum. İlk ve ortaöğrenimimi Yozgat'ta yaptım. 1983 yılında Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi Yönetim ve Planlanması Bölümü'nden mezun oldum. Aynı üniversitenin Sosyal Bilimler Enstitüsü'nde Güzel Sanatlar Eğitimi alanında master programına devam ettim. Daha sonra Milli Eğitim Bakanlığı'nda çalışmaya başladım. Halen Milli Eğitim Bakanlığı Yayımlar Dairesi Başkanlığı'nca yayımlanan ''Bilim ve Aklın Aydınlığında Eğitim'' dergisinde görev yapmaktayım. Edebiyattan uzak değilim. Yayıncılık hayatının içindeyim. 1991 yılında ilk öykü kitabım ''Sonrası Ayrılık'' yayımlandı. Daha sonra 1994 yılında ikinci kitabım ''Kurutulmuş Gül Mevsimi'' çıktı. Bu kitap Türkiye Yazarlar Birliği 1994 Hikâye Ödülü'nü kazandı. Ayrıca Osman Çeviksoy ile birlikte hazırladığım liseler için Türk Dili ve Edebiyatı, Türk Dili ve Edebiyatı Kompozisyon, Güzel Konuşma ve Yazma, Edebi Metinler adlı ders kitaplarım var.- Bize biraz Dönüşsüz Yolculuklar Kitabın'dan bahseder misiniz?- Kitabın içinde 10 tane öykü var. Bu öykülerin ağırlık noktası küçük şehirde büyümeye çalışan, gençlik yıllarını yaşayan yoksul mahalle çocuklarının yaşamları, duygularıdır. Kitapta ayrıksı duran bir tane öykü vardır. Kitabın sonundaki öykü de günümüz iş yaşamına girmiş olan bilgisayar ile internet dünyasının resmi işyerlerini ve orada çalışanları nasıl etkilediğini anlatıyor. Diğerleri hemen hemen aynı mahallenin çocukları diyebileceğimiz karakterlerden oluşan öyküler. Bir öykünün kahramanı farklı bir öykümde farklı bir şekilde ortaya çıkabiliyor. Ben bu aynı mahallenin çocuklarının küçük dünyalarını anlatmaya çalışıyorum. Bu çocukların hem kendileri hem de umutları küçük...- Öykü dünyanızın oluşmasında hangi yazarların etkisi oldu? Kimlerden etkilendiniz?- Ben her şeyden önce iyi bir okur olduğumu düşünüyorum. İzlediğim kadarıyla yeni yazarlar olmak üzere gerek roman gerek öykü dallarında edebiyat alanında ürün veren herkesi okumaya çalışıyorum. Batı edebiyatını ve klasikleri de severek okuyorum. Kitaplarının çıkmasını dört gözle beklediğim çok yazar var. Bunların başında kitabımın arkasına düşüncelerini de yazdığım Selim İleri, Firuzan, Tomris Uyar, Cemil Kavukçu, Hasan Ali Toptaş gibi burada ismini saymadığım çok yazar var. Hepsini çok severek okuyorum.- Bu kitabın daha öncekilerden biraz farklı olduğu belirtiliyor...- Bu kitap daha önceki kitaplarımdan farklıdır. Benim eğer bir öykücülük çizgimden söz edecek olursak bu kitap bir kırılma noktasıdır. Önceki kitaplarımda daha çok küçük kentten büyük kente gelmiş insanların yaşam mücadeleleri ve savrulmaları anlatılıyordu. Bu yeni kitabımda ise karakterler daha somut şekilde daha somut ortamlarda anlatılıyor.- Siz de Yozgat gibi küçük bir kentten Ankara'ya gelmişsiniz. Bu sizin öykücülüğünüzü nasıl etkiledi?- Yaşanılanlar yaşanılmamış gibi oluşturulabilirse ve bu metin gerçeğe de yakın olursa iyi bir çalışma olur. Bir yazar yaşadığını aktarmaz. Ama aktardıkları aynı zamanda yaşadıklarıdır. Yaşadıkları, duydukları, duyumsadıkları, okudukları öykülerin içinde hep yer alır. Bu yaşananlar edebiyatın, öykünün diline dönüştürülür. Benim yazdıklarım da tamamen edebiyatın diline dönüştürülmüş kurgudur. Elbetteki yaşamdan beslenir. Bundan bağımsız değildir.- Yunus Nadi Öykü Ödülü'nü kazandınız. Düşünceleriniz nedir?- Yunus Nadi uzun süredir verilen ödüllerinden birisi. Böyle bir ödülü almak onur verici. Çok da büyük bir sorumluluk. Omuzlara büyük bir yük bindiriyor. Altından nasıl kalkacağım bilmiyorum. Eskiden kendi kendime yazıyordum. Şu an biraz daha el içine çıkmış hissediyorum kendimi. Artık daha dikkatli gözler izleyecek, daha dikkatli gözler bakacak. Açıkçası bu beni endişelendiriyor. Ama her şey bir yana güzel bir şey.- Dönüşsüz Yolculuklar'ın sizin için bir kırılma noktası olduğunu söylediniz. Bundan sonraki planlarınız nelerdir?- Ben ortaokul yıllarımdan beri yazıyorum. Bir ara resimle de uğraştım. Ama edebiyat hep benim için vazgeçilmezdi. Öykülerin benim dünyamdaki yeri çok ayrıdır. Bu kitapta aynı mahallenin çocuklarını anlatmaya çalıştığımı söylerken bunu belli bir atmosferde yapmaya çalıştığımı demek istiyordum. Bundan sonra gelecek öykülerde aynı mahallenin gençlerini farklı mekânlarda göreceğiz. Aynı mahallenin ya da farklı mahallenin çocuklarının ebeveynlerini göreceğiz. Bazı konular, bazı tipler bir öykünün sınırları içinde yeterince anlatılmamış geliyor. Aynı kahramanı başka bir öyküde anlatma gereği duyuyorum. Bundan sonra aynı mahalle çocuklarını, yurt yaşamını, gençleri anlatacağım. Yeni öykülerimden oluşan bir kitap aynı yayınevinden yakında çıkacak. Öykücülüğe devam. Kafamda bir de roman yazmak var. Bu Türk edebiyatında olağan bir şeydir: Çoğu yazar öykücülüğü basamak olarak görür. Ben kesinlikle böyle düşünmüyorum. Ama bazı öyküler yapısı itibarıyla zorlanıyor. Öykücülüğü kesinlikle bırakmak istemiyorum. Öykünün kendine özgü özel okuru vardır. Öykü okuru seçilmiştir. Her öykü okuru roman okurudur. Ama her roman okuru öykü okuru değildir. Ben de öykü okurum. Öykü yazmak roman yazmaktan da zordur. Daha fazla çaba, emek ister. Yazar ne kadar zorluk çekiyorsa okur da öykünün tadına varmak için bir o kadar zorluk yaşıyordur. Yine de bir roman denemem olacak. Dönüşsüz Yolculuklar Kitabı/ Ethem Baran/ Doğan Kitap/ 168 s.
Şiir Ödülü: İSMAİL H. UYAROĞLU
Lanettayin Bir Şair
Yunus Nadi Şiir Ödülü'nü Ali Püsküllüoğlu ile paylaşan İsmail H. Uyaroğlu ile tüm çabalarımıza karşın bir bağlantı kuramadık. Uyaroğlu'nun şiiri ve aldığı ödül üzerine düşüncelerini sonraki sayılarımızda sizlere ulaştıracağız. Aşağıda Uyaroğlu'nun biyografisini ve ödül alan kitabından üç şiirini bulacaksınız.
İsmail H. Uyaroğlu 1948'de, Balıkesir'in Bayla ilçesinde doğdu. Aydın Ortaklar Öğretmen Okulu'nda ve İstanbul Eğitim Enstitüsü'nde parasız yatılı okudu, Türkçe öğretmeni oldu. Maraş'ta, Malatya'da, Kars'ta, İstanbul'da, ortaokul ve liselerde öğretmenlik yaptı. Daha sonra öğretmenlikten ayrılarak Cumhuriyet gazetesinde düzeltmen, ansiklopedilerde madde yazarı, reklam şirketlerinde metin yazarı olarak çalıştı.Şiir yazıp yayımlamaya, eğitim enstitüsünde, ''hoca''sı olan Behçet Necatigil'in yüreklendirmesiyle, 1967'de başladı. 1974'te, Milliyet Sanat Dergisi'nin düzenlediği bir yarışmada, yılın en başarılı genç şairlerinden biri seçildi. 1977'de, Antalya Film Festivali çerçevesinde yapılan oyun yarışmasında, sonradan kitap olarak da basılan ''Adsız Oyun'' adlı yapıtıyla birinci oldu. Ertesi yıl, Yakacık Sanat Şenliği öykü yarışmasının da birincisi olan Uyaroğlu, bir ara -şiir ağırlıklı olmak üzere- çocuk kitapları da yazdı. Bunlardan ''Çocuk ve Şiir''le 1978 Türk Dili Kurumu Çocuk Yazını Ödüllü'nü, ''Bir Liranın İki Günü'' adlı çocuk romanıyla da 1979 Yunus Nadi Ödülü'nü kazandı. Uyaroğlu, ''Hayatı Karşılayan Şiirler'' adlı şiir kitabıyla da 1981'de, Yazko Şiir Büyük Ödülü'nü aldı.Şairin yayımlanmış şiir kitapları: Aşktan ve Umuttan Aldım Rengimi, Yakında, Hayatı Karşılayan Şiirler, Şiir Kitabı, Bir Demet Diken, 5+2'ler, Ve Aşk, Üç Nokta Yan Yana, Ölüme Önsöz Gibi Yaşayan, Ateşin İçinden (toplu şiirler), Şiir... Ölümcül Yolculuğun Senin.
SCHUMANN'LI SIKINTI
Mecbur musun şiir yazmaya Seni çağırıyor bak gece Galiba mecbursun Gidemeyince
Kurcalarken radyoyu Karşında birden Schumann Bırakıverdiydi kendini sulara Sen de onun gibi mi yapsan
Ama ırmak yok ki yakında Tek seçenek balkon İncelik yok işte onda da Bayağı son
Kapatılmayı istediydi sonunda Delilerevine kendiliğinden Alınca kurtulma şansını zorla Sandalcının biri elinden KEDİLERİ SEVERKEN AĞLAYINIZ
Kedim ve ben Ölüyoruz yavaş yavaş Karşılıklı, köşemizde Elenirken eleğinde sıkıntının saatler Mutat olduğu özre
Bazen o benim kucağımda Bazen ben onunAvutuyoruz birbirimizi Özlerken aynı şeyleri gizlice Nasıl tırmalardık hayatı Bir zamanlar şehvetle
Gittikçe bozuluyor yazım benim Bozuluyor resmi onun gittikçe Yaptığı eskiden özenle Koltuklara, kanepelere Esin geldikçe pençeleriyle
HENÜZ
Depreşti yine karanlığın Saat iki, mekân MaltepeMaltepe'de tenha bir ev Düzeltirim, ev değil, E(v) tipi hücre Yüzüyor kendi derisini Kasette Kurt Cobain Uluyor gökte ay Ve uluyor aya karşı acın
Hadi bir kafiyeyle bitirelim: Bulunmadı henüz ilacı
Şiir Ödülü: ALİ PÜSKÜLLÜOĞLU
'Ozanlar el ele tutuşurlar ve şiiri büyütürler'
Şiir serüveni yarım yüzyılı aşmış bir ozan Ali Püsküllüoğlu... 2005 Yunus Nadi Şiir Ödülü'nü şair İsmail Uyaroğlu ile paylaşan Püsküllüoğlu'nun yapıtı 'Zamansız' adını taşıyor. Ölüm, zaman, yaşlanma temalarının işlendiği şiirlerde konular ve anlatım kadar Püsküllüoğlu'nun şiir dili de dikkat çekiyor...
Ece BAKTIAYA
-Birçok şiirinizde belirgin bir biçimde işlenen 'ölüm korkusu', bu kitabınızda da karşımıza çıkıyor... - Birçok şiirimde 'ölüm korkusu' değil de 'ölüm' izleği vardır. Biliyorsunuz, 'ölüm' bütün insanları içine alan bir bilinmezliktir. Her insanı ilgilendirir. Şiir için de 'ölüm', her zaman, ana izleklerden biri olmuştur. Ozan olarak ona ilgisiz kalamayız. Ben öyle düşünüyorum. Şunu da eklememe izin verin, 'Zamansız'da 'ölüm korkusu'ndan çok 'zaman' adını verdiğimiz şeyin üzerimizdeki (yani en azından benim üzerimdeki) gölgesini, dolayısıyla da 'yaşlanma' olgusunu buluruz sanıyorum. Bu da şiirin başlıca izleklerindendir. Başka birçok ozanda görürsünüz. Cahit Sıtkı, Yahya Kemal, Nâzım Hikmet, elbette ki başta Yunus Emre ve birçok ozan. Zaman, yaşlanma, ölüm, aşk, doğa vb. şiirin ölümsüz izleklerindendir. Öteki sanatların da elbette... - Yapıtınızdaki bazı şiirler (Cinliceviz, Her Şey Eskimiştir vb.), yaşamınızın ve anılarınızın izlerini taşıdığı, geçip giden zamana bir 'ah!' çekildiği hissini uyandırıyor... Zamanı geri getirememenin hüznü ve geçmişe duyulan özlem ne kadar etkili şiirleriniz üzerinde?- Zamanın geri gelmeyeceğini, belli bir yaştan sonra iyice anlıyor insan. Yani yaşadığımız şeyleri bir daha yaşamak olanaksız. Derler ya, aynı ırmakta iki kez yıkanılmaz. Akış, ırmağı aynı ırmak olmaktan çıkarır. Zaman da öyledir, 'şimdi' bir daha 'şimdi' olmaz, olan başka bir 'şimdi'dir. Eh, insan yaşlandıkça geçmişe bakışı başka olur. Siz bu bakışa 'ah!' diyebilirsiniz. Ben adını koyamıyorum ama şiirlerimde bunun yansımasını görebiliyorum.
'ESKİYEN ZAMAN'
- İlk şiirlerinizde halk geleneğinin etkileri, sonraki yapıtlarınızda toplumsal olayların yansımaları görülürken; son kitabınız 'Zamansız' toplumsal gerçekliklerden kopmadan bizleri bir başka gerçekle, 'eskiyen zaman'la yüzleştiriyor... Şiirinizin geçirdiği evreleri siz nasıl değerlendiriyorsunuz? - İlk şiirlerim 1951'de yayımlandığına göre, bu serüven yarım yüzyılı geçmiş. İlk şiir kitabımın da 1955'te yayımlandığı düşünülürse, evet, yarım yüzyıl. Sanırım şiir kitaplarımın sayısı 10'u geçmiştir. Onları bir arada toplayan 'Babadat' da 1998'de yayımlanmıştı. Şiirimin geçirdiği evreleri, böyle bir durum varsa, isteyen saptayabilir. Ben ancak şunu diyebilirim: Şiir uzun bir soluktur, arada yanlış soluk almalar da olsa, sonuçta o da senin soluğundur. Yalnızca içeriği düşünmek yanlıştır. Şiirlerimde, daha ilk şiirlerden başlayarak, Türkçenin tadına aykırı bir tek dizenin bulunduğunu sanmıyorum. - Kitabınızda yer verdiğiniz şiirler ne kadarlık bir zamanın ürünleri? - Çok şiir yazan biri değilim. 'Zamansız'daki şiirler, birkaçı dışında, son beş altı yıllık bir zaman dilimi içinde yazılmıştır. Uzun süre bekletilmişlerdir. Geçen yıl ve bu yıl dergilerde yayımlananlar olmuştur. Sanırım dördü 1960'lı yıllardan kalmadır, hiçbir kitabıma girmemiş şiirlerdir.
'YAŞADIĞIM HERŞEY ŞİİR'
- Şiirsel incelik dilin kusursuz kullanımıyla pekiştiriliyor kitabınızda... Dili ozanca ve doğru kullanma kaygınız şiirlerinizde akıcılığı bozmuyor. Burada da dil kullanımının önemi ortaya çıkıyor. Bu dil bilinci nasıl oluştu sizde? - Ben Kadirliliyim, yani dilin içine doğmuşum. Çocukluğumda yaşadığım her şey şiirdi. Yani mutsuzluklar da içinde olmak üzere. Yani ekinler, turaçlar, içinde balık olduğum Savrun Çayı, otlarla, çiçeklerle donanmış çevre, Sülemiş... Kent Türkçesinde olmayan bir yığın sözcük. Şiirlerimde onları kullanmadım ama beni onlar beslemiştir. Yaşar Kemal'in dili, yani benim dilim. Bana göre Karacaoğlan da Kadirlilidir. Belki de bana el vermiştir. Olamaz mı? Şiir bir el verme işidir de, bütün ozanlar birbirine el vermiştir. Ozanlar el ele tutuşurlar ve şiiri büyütürler. Yoksa şiire yeniden yeniden başlamak gerekir. - 2005 Yunus Nadi Şiir Ödülü'nü aldınız. Bu konudaki düşüncelerinizi öğrenebilir miyiz?- Yunus Nadi Ödülleri, saygındır ve kurumlaşmıştır. Bir zamanlardaki Türk Dil Kurumu Ödülleri'nin yerini tutmuştur. Üstelik de ülkemizdeki en uzun ömürlü kültür girişimidir. Ödülün bana verilişine, doğrusu, sevindim. Sözlük çalışmalarım dolayısıyla ozanlığımı elimden almışlardı, bu ödül onu bana geri getirdi. Yani sözüm, her on yılı bir kuşak sayıp, kendi çalıp kendi oynayanlara. Şiiri kendileriyle başlatan şarlatanlara. Ayıp nedir bilmeyenlere. 'Hikmet Burcu'ndaki şiiri görmeyenlere, görmek istemeyenlere.
Sosyal Bilimler Ödülü: AYLA ÖDEKAN
'Çok yönlü, üretken bir Cumhuriyet dönemi aydınıyla karşı karşıyayız'
Ayla Ödekan, 'Yazıları ve Rölöveleriyle Sedat Çetintaş' adlı çalışmasıyla Yunus Nadi Sosyal Bilimler Ödülü'nü aldı. Sanat tarihçisi Ödekan'ı, bir öğretim üyesi olarak akademik çalışmalarından tanıyoruz. Ödekan, halen İTÜ Güzel Sanatlar Bölümü ile Sosyal Bilimler Enstitüsü Sanat Tarihi anabilim başkanlıklarını yürütmekte.
Selcen AKSEL
Böyle bir çalışmada karar kılmanıza neler etken oldu? - Kitap benim kararımla ortaya çıktı denemez. Kitabın ortaya çıkışının öyküsü uzun. Bu uzun öyküyü anlatmadan edemeyeceğim, çünkü rölövelerin tarümar olmadan bugüne gelip değerlendirilmesinde rol oynamış adlar var. Bellek yoksunu bir kültürde kişilerin duyarlığını unutmamamız gerek. Türkiye'de Sedat Çetintaş'ın rölöveleri 1970 yıllarında ailesi tarafından İstanbul Teknik Üniversitesi'ne bağışlandı. Bu konuda öncelikle Prof. Doğan Kuban'ın ve sonra da Prof. Nezih Eldem'in katkıları önemli. 1990'lı yıllara değin bir odada el sürülmeden kaldılar. 1983 yılında 15 rölöveyle Anadolu Medeniyetleri Sergisi kapsamında Arkeoloji Müzesi'nde bir sergi düzenledim. Daha sonra en önemli kararı Prof. Dr. Gülsün Sağlamer aldı. 2001 yılında rektörlüğü sırasında Sedat Çetintaş'ın rölöveleriyle bir kitap hazırlanmasını bana teklif etti. Bir yöneticiden böyle bir kararın gelmesi önemli bir motivasyondu. Ne yazık ki o yıllarda bu gerçekleşemedi. 2003 yılında Teknik Üniversite Yayınevi kurulduğunda Müdür Prof. Dr. Yıldız Sey yayınevinin ilk yayını ve aynı zamanda bir prestij kitabı olarak yayın programına aldı ve kitabın hazırlanmasını bana önerdi. Bu süre içinde hasar gören rölöveler Mimarlık Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Mine İnceoğlu zamanında bir uzman tarafından onartılmıştı; daha sonra da Dekan Prof. Dr. Hasan Şener ve yardımcısı Prof. Dr. Sinan Şener bu rölöveleri en yeni teknolojiyi kullanarak çerçeveletip kolaylıkla araştırma yapılacak bir arşiv odası oluşturdular. Kurum tarafından rölöveler benimsenmemiş ve düzenli bir ortam yaratılmamış olsaydı bu kitap ortaya çıkamazdı. -Kapsamlı, bilimsel bir yaklaşımın zenginliğini taşımasının yanında, Sedat Çetintaş'ın kimliğine de eğilen bir çalışma sizinkisi... - Evet. Araştırmam sırasında bir yandan kendi kullandığı bir sözcük 'ülkügüder' bir yaşamı, bir yandan da insan ve toplum arasında dinamik ilişkiyi izledim. Rölövelerinin yetkinliğiyle dikkati çekmiş Sedat Çetintaş, bu araştırmayla bir tür Cumhuriyet aydını, insan olarak canlandı gibi geliyor bana. Cumhuriyet'in kuruluş yıllarından 1960'lara değin geçen sürenin paradigmalarını Sedat Çetintaş'ın yaşamından da okumak olası. - Mimarlık tarihimiz göz önüne alındığında, Sedat Çetintaş ismi, sizi en çok hangi yanıyla etkiledi ?- Rölövelerinin ötesinde, mücadeleci ve duyarlı yapısıyla. Selçuklu, Erken Osmanlı ve Klasik Osmanlı Mimarlığı'nın üstünlüğüne inanıyor ve tek başına doğruları yanlışlarıyla mücadelesini sürdürüyor. Kendi geliştirdiği tarama tekniğini kullanarak sanatsal değeri yüksek 200'den fazla rölöveyi büyük bir titizlikle yapmış. Atatürk'ün emriyle altı ay gibi kısa bir sürede Şehzade Camisi'yle ilgili 12 rölöveyi tamamlayıp 1933 Haziran ayında açılan Chicago Sergisi'ne yetiştirmiş, Selimiye Camisi'nin kubbesinde o günün olanaklarıyla tek başına ölçüler almış. Bir de bugünün gelişmiş teknolojisini düşünün. Aynı zamanda yazmış, düşüncelerini kamuyla paylaşmış, eleştirmiş, yermiş?Yaşamını kültür mirasına adamış. Bu arada önemli yanlışlar da yapmış. Yanlışı, tutkusunu yalnızca belirli bir dönemle, 18. yüzyıl öncesiyle, sınırlamasıdır diyebiliriz. Milliyetçi yaklaşımı onu sınırlı bir dönem içine hapsetmiş. Ya da anıtsal olana tutkusu onu milliyetçi yapmış. Beaux Arts geleneğinin Türkiye'deki temsilcisi. Bu nedenle I8. yüzyıl sonrası katliamına katılmış. Oluşturduğu korunması gereken yapılar listeleriyle 18. yüzyıl ve sonrasının yok olmasına neden olmuş. Bir ikinci konu da onun dramı oldu. 1919'da tutkusu -bu tutku uğruna yaşam boyu kişisel mücadelesi- 1950'lerde kırgınlığı-Yassıada'da hüznü...
YORUCU BİR ÇALIŞMA
-Çalışmanızı son haline getirmeden önce, ne kadar süren ve neleri kapsayan bir araştıra dönemi geçirdiniz? -Araştırmaya 2003 Eylül ayında başladım ve kitap 2004 Nisan ayında tamamlandı. Böyle bir çalışma için çok kısa bir süre. Bana tanınan zaman buydu. Çetintaş'ı yalnızca rölöveleriyle değil yazılarıyla değerlendirmeyi hedefleyince yorucu bir çalışma oldu. Öncelikle ailesini, yaşıtlarını ve onu tanıyanları araştırdım, sözlü tarih yöntemi denedim. Ne yazık ki fazla bir bilgi edinemedim. Yazılarını araştırmam onu yakından tanımamı sağladı. Yine de boşluklar var. Boşlukların peşindeyim. -Öncelikle neyi amaçlıyordunuz, bu yolda titizlik gösterdiğiniz konular nelerdi ?-Kitabın kurgusu benim için çok önemliydi. Kurguyla yaşam dramını; toplumla bütünleşip toplumdan dışlanışına doğru çizdiği yolu vermeye çalıştım. Bu kurguyu belirlememde yazıları yardımcı oldu. Çok açık sözlü, duygulu ve rahat kendini ifade eden bir yazardı. Bu nedenle kitap kendi sözleriyle başlar ve kendi sözleriyle biter. -Sanat tarihi gibi kültürel mirası akademik platforma taşıyarak önemli bir işlev üstlenen bir dal için, sorumlu bir mimar gözünün sizce önemi nedir?- Bu günlerde hep aradığımız sorumlu bir mimar değil mi? Tarihe, çevreye , etiğe, işleve , estetiğe , yapısala, depreme sorumlu... Sorumlu bir mimarın sanat tarihiyle ilişkisine gelince, sanat tarihi tüm bu sorumluluklarda onun için bir hazine. Ancak gerçek bir tasarımcı olmak gerekir bu hazineyi özünde yakalamak için, yüzeysel bakmakla olmaz. - Çalışmanızda, o dönemde Çetintaş'ın yaptıklarına basının ilgi gösterdiği anlaşılıyor. Bugün, genel anlamda basın organları göz önüne alındığında, sizce neden aynı ilgi söz konusu değil?- Çetintaş için genelleme yapmak doğru değil. 'Ülkügüder' bir genç Çetintaş, Gurlitt'in rölövelerindeki yanlışları saptayıp Türk'ün kendi kültür mirasını değerlendirmesi gerektiği düşüncesiyle yola koyuluyor; 1919'dan 1932'ye kadar çalmadık kapı kalmıyor. Bu rölövelerin gerçekleşmesinde Yunus Nadi'nin rolü çok önemli. Onun ülküsünü değerlendiren ve bize bu rölöveleri kazandıran Yunus Nadi. Çetintaş'ı Atatürk'e çıkarıyor. Sanatçı-basın (şimdiki ifadeyle medya, Yunus Nadi ise medya patronu)-yönetici buluşması. Çetintaş tasarısını Atatürk'e anlattığında Atatürk'ün sorduğu soru şu: Bana ne kadar bütçeyle ne kadar zamanda tüm anıtsal yapıların rölöve ve restorasyonlarını gerçekleştirebilirsin? 1992 yılında Tarih Vakfı adına yaptığım bir ön-projeyle ben de bu soruyu yanıtlamaya çalıştım. Düşünün 1932'de, Atatürk'ün yapılmasını gerekli gördüğü bir çalışmayla ilgili 1932'de ürettiği soru için 1992'de hâlâ yanıt aranıyor, 60 yıl sonra...Atatürk anında projeye sahip çıkıyor, çünkü öncelikle kültür devrimine inanan bir kişi. Hemen ardından kurumsallaşmaya gerek görüyor ve Antikiteler ve Müzeler Müdürlüğü'ne bağlı Abideleri Koruma Heyeti kurdurtuyor. Çetintaş'ı 15 Temmuz 1933 tarihinde bu heyetin ilk mimar üyesi olarak atıyor ve derhal Bursa'ya gidip orada mimarlık anıtlarını istediği gibi rölöve etmesini istiyor. 1992'de gerçekleştirdiğimiz önçalışmayla yanıt bulduk ama devamı gelemedi. Tarih Vakfı'nın önprojeyi yaptırmaktaki amacı Türkiye çapında kültür arşivi oluşturmak idi. 2000 yılında bu göreve TÜBA-TÜKSEK projesi ile Türkiye Bilimler Akademisi sahip çıkmış durumda. Çeşitli yerleşmelerde envanter çalışmaları sürdürülmekte. Bilimsel ve bütüncül yaklaşımıyla zor olanın gerçekleştirilmesine çalışılıyor. Bu da 21.yüzyıl Türkiyesi'nin 'ülkügüder' bir çalışması. Ancak 1930'larda karşılaştığımız sanatçı, basın, yönetici buluşmasıyla yanan kıvılcımdan söz etmek günümüzde olanaksız. Çetintaş'ın yaşamına duyarlı yaklaşmamın nedeninde onunla paylaştığım içi buruk bir 'ülkügüder'lik yatıyor gibi geliyor bana. Benzer sorunlarla ben de karşılaştım. Türkiye ne yazık ki 1932'lerde önemini kavradığı kültür mirasını belgeleme çalışmasını hâlâ çözemedi, çözememiş olmanın sancılarını çekiyor. 'Çağdaş' ülkelerin kent envanteri kütüphanelerde cilt cilt dizili. Örneğin Roma'nın. New Roma (Constantinopolis - İstanbul) bu konuda bahtsız.
TÜRKİYE'DEN BATILI OLMAK...
-Çalışmanızın, Çetintaş'ın çalışmaları çerçevesinde, bir döneme ve o dönem içinde yapılan çalışmalara doğru, duru ve bilimsel bir bakış açısı sunduğunu, mimarlıkla doğrudan ilgili olmayan biri için de özel bir kaynak olduğunu söyleyebilir miyiz? -Evet. Cumhuriyet'in kuruluşundan çok partili döneme gidiş sürecinde inançlı bir bireyin insan - toplum buluşmalarını ve çatışmalarını sergiliyor kitap. Bu çalışma bir kişinin yaşamöyküsü değil. Galatasaray'da okuduğu söyleniyor, Beaux Arts eğitimini sürdüren Sanayi-i Nefise Mektebi'nde Mimar Kemalettin'in öğrencisi olmuş. Batıdan Türkiye'ye bakmamış, Türkiye'den Batılı olmaya çalışmış. Milliyetçiliği, ideolojik olmaktan çok, Beuaux Arts eğitimi almış olmasından. Çetintaş günlük her olaya yazılarıyla reaksiyonunu belirtmiş bir kişi. Toplumsal olgulara duyarlı, pasif değil. Düşüncesini, çıkar gözetmeden açığa çıkartıyor. Oysa, günümüzün önemli sorunlarından biri pasifliki, duyarsızlık, tarihten ve bellekten kopukluk. -Dönemin birçok öncü ismi gibi, Çetintaş da eksik kalmış işlerin takipçisi olmanın yanı sıra, dünyadaki gelişmeleri de takip etmiş bir isim...- Çağdaş gelişmeleri ülkemize taşımış kişi diyemeyiz. Mimar olarak günün çağdaş gelişmelerine, örneğin modern mimarlığa uzak durmuş bir kişi. Modern mimarlığı yansıtan Bursa Halk Evi projesi bu yönde bilinen tek çalışması. Çetintaş yerele, 'milli'ye bağlı. Araştırmacı yönü de varmış. Örneğin 1920'lerde depreme dayanıklı bir yapı projesi geliştirmiş. 1930'lar onu ikinci ulusal mimarlığın savunuculuğuna yöneltmiş. Modern mimarlık biçeminde tasarımları eleştirmiş. 30'lu yıllarda bir başka sorun da Türk mimarların yetişmesi ve yaşaması sorunu. Çetintaş bu konunun da savunucusu. Çağdaş gelişmeleri taşımış diyemeyiz ama çağdaş düşünceleri savunmuş diyebiliriz. Konut mimarlığı aynı zamanda tıp uzmanı, psikolog ve sosyoloğu ilgilendirir düşüncesindedir. Günümüzde birçok mimarlarda bu yaklaşımı bulabiliyor muyuz? -Sizin kitabınız türünden çalışmalar, Çetintaş gibi isimlerin kimliğinde bazı olgulara nasıl bakmamızı gerektiği konusunda yol gösterici de olabilir mi?-Kuşkusuz öncü olur, olmalıdır. Çok yönlü, üretken bir Cumhuriyet dönemi aydınıyla karşı karşıyayız: Çizmiş, yazmış, eleştirmiş, tasarlamış. Tutkusu o kadar tutarlı ki klasik dönem şebekelerinin geometrik bezemelerinden etkilenip ilginç perde tasarımları yapmış. Üretkenliği ve inançlılığıyla bizlere yol gösterici; eğer yol göstermesini istiyorsak. Yazıları ve Röleveleriyle Sedat Çetintaş/ Ayla Ödekan/İTÜ Yayınevi/ 80 s.
Sosyal Bilimler Ödülü: RIFAT N. BALİ
'Göçmenlik eşittir hasret'
2005 Yunus Nadi Sosyal Bilimler Araştırma Dalı Ödülü'nü bu yıl Rıfat N. Bali'nin İletişim Yayınları'ndan çıkan 'Anadolu'dan Yeni Dünyaya, Amerika'ya İlk Göç Eden Türklerin YaşamÖyküleri' adlı çalışması kazandı. Bali bu çalışmasıyla Amerika'da yeni bir yaşam kurmak için göç eden insanların yaşamlarını aralıyor. Kimi evini, kimi akrabasını, kimi işini bıraktı... Birinin adı Ahmet'ti, diğerinin Yorgo, bir diğerinin Agop, ne fark eder, onları tek birleştiren nokta vatan hasreti ve geride bıraktıklarıydı...
Nena ÇALİDİS
-Kitabınızın önsözünde ''Müslüman Türklerin ABD'ye göç etmeleri hiçbir incelemeye konu olmamasına karşılık Osmanlı veya Türk uyruklu gayrimüslimlerin Amerika'ya göçleri benzer bir ihmale uğramaması için ayrıntılı incelemelere konu olmuştur'' diyorsunuz. Neden?- Bunun en önemli sebeplerinden biri, Rum ve Ermeni göçmen nüfusunun Müslüman Türk göçmen nüfusuna kıyasla çok daha fazla olmasıdır. Bu nedenle Anadolulu Rum ve Ermenilerin otobiyografileri ve/veya Amerika'daki yaşamlarını anlatan araştırmalar oldukça fazladır. Benzer bir şekilde, Avrupa veya Rusya'dan göç eden Aşkenaz Yahudilerine kıyasla Anadolu'dan göç eden Sefarad Yahudilerin çok daha az sayıda olmalarından ötürü de Sefarad Yahudilerin Amerika serüvenini anlatan yayın sayısı fevkalade azdır. Bir diğer sebep, Müslüman Türk göçmenlerin gayrimüslim Türk göçmenlere kıyasla sayıca çok daha az olmaları ve gazete veya dergi yayımlamamalarıdır. Yayımlamadıkları için de ileriki kuşaklara araştırmaların yapılmasını mümkün kılacak arşiv malzemesi bırakmadılar. - Farklı din ve etnik kökenden geldikleri halde Anadolu potasında eriyen birinci kuşak, Anadolu kültürünü yeni kıtaya taşırken ikinci kuşak Amerikan kültürü potasında erimiştir, sizce hangisi daha başarılı oldu?- Bence birinci kuşak en büyük sıkıntıyı yaşadı. Bu da bütün göçler ve göçmenler için geçerli bir tespittir. İlk kuşak yeni vatanına uyum sağlamak, kendisine son derece yabancı bir kültüre entegre olmak veya ol(a)mamak, kendisine son derece yabancı olan bir lisanı öğrenmek, geri dönmek veya dönmemek, kendi dinine ait olmayan biriyle evlenmek veya evlenmemek gibi hayati meseleler arasında bocalar. İlk kuşak kendi soydaşları arasında bir nevi cemaat hayatı sürdürdüğünden Amerikanlaşması da son derece zorlaşmış, ne tamamıyla Türk kimliğini terk edebilmiş, ne de tam anlamıyla Amerikalılaşabilmiştir. Bu kuşakta 'gurbet' kavramı da çok köklüdür. Amerika'ya yerleşen göçmenlerin çocukları veya torunları ise Amerika'da doğduklarından, anaokulundan itibaren Amerikan okullarında eğitim gördüklerinden ve çoğu zaman karma evliliklerin (Türk-Amerikan) çocukları olmalarından ötürü Amerikan kültürünü ve kimliğini tamamıyla özümsemiş olarak büyümüşlerdir.
AMERİKA HAYALİ
- Amerika hayali günümüzde olduğu gibi ve sizin de kitabınızda belirttiğiniz gibi 1800'lü yılların sonundan 1900'ün ilk çeyreğine kadar Osmanlı gençleri için çok önemliydi. Sizce ABD herkesin gözünde büyüttüğü gibi bir ülke mi?- Amerika coğrafi büyüklüğü, muazzam ölçekte gelişmiş hizmet ve sanayi sektörleri, alanlarında yetenekli öğrenci, serbest meslek erbabı ve bilim adamlarına sunduğu eğitim, araştırma ve çalışma imkânları, sıfırdan başlayıp mesleklerinde son derece başarılı olmuş göçmenlerin 'başarı öyküleri' gibi nedenlerden ötürü herkesin zihninde halen bir 'fırsatlar ülkesi'. Ancak 11 Eylül sonrasında yabancılar için hayat zorlaştı. Çalışma izinlerinin alınması, temdit edilmesi, Müslüman kökenli göçmenlere karşı peşin yargıların yaygınlaşması nedeniyle ABD artık dışarıdan bakıldığı kadar 'kolay bir ülke' değil. - Gayrimüslimler ABD'ye yeni bir hayat kurmayı tasarlarken Müslümanların aklında orada kazandıkları parayı ülkelerine getirip değerlendirme fikri var. Neden?- Müslüman Türk göçmenleri için Amerika bir Hıristiyan, yani 'gâvur' ülkesi... Bu nedenle de öldüklerinde burada gömülmek istemiyorlar. Bir ölçüde de haklılar, zira 1800'lü, 1900'lü yıllarda sadece Müslümanların gömülebilecekleri Müslüman mezarlıkları dahi yok. Bu nedenle geri dönmek niyetiyle göç ediyorlar. Esas amaçları yeterince tasarruf yapıp biriktirdikleri paralarla Anadolu'ya geri dönmek ve hayatlarını orada eskiye kıyasla çok daha iyi bir şekilde devam ettirmek.. Gayrimüslim Türk göçmenlere gelince... Bunların önemli bir kısmı Balkan Savaşları sırasında askere alınmamak için firar ediyor ve asker kaçağı durumuna düşüyorlar. Geri dönmeleri halinde hemen cepheye sürülecekleri için de geri dönmeye hiç de niyetli değiller. Ermeni göçmenler için bir sebep daha vardı. O da 1915 Tehciri'nin feci sonucuydu. Bu nedenle de Ermeni göçmenler için geri dönüş uzak bir ihtimal olarak dahi söz konusu değildi. Onlar bir daha geri dönmemeye yeminli olarak göç ettiler.
GÖÇMENLERİN ORTAK NOKTASI
- Tüm göçmenlerin ortak noktasını vatan hasreti ve geride bıraktıkları sevdikleri olarak nitelememiz mümkün mü?- Evet ilk nesil göçmenlerin ortak noktaları geride bıraktıkları anavatanlarını, komşu, akraba ve dostlarını hasretle anmaları, Anadolu veya İstanbul'da sürdürdükleri yemek, yaşam ve musiki kültürlerini özlemeleri ve hasretle anmalarıdır. Yıllar sonra Türkiye'den gelen bir gazeteciyle karşılaştıklarında ona hasretle sarılmaları ve 'memleket haberleri'ni sormaları bunun en basit göstergesidir. Dahası anavatanlarından kötü hatıralarla ve bir daha geri dönmemeye yemin ederek ayrılan gayrimüslim Osmanlı/Türk göçmenlerinin bile aradan geçen yıllar sonrasında geriye dönüp baktıklarında geride bıraktıkları anavatanlarını, Amerika'ya geldikleri ilk yıllara kıyasla çok daha olumlu ve özlem dolu duygularla anmaları da hafızanın zamanla kendi kendini dejenere edip geçmişi güzelleştirdiğinin kanıtıdır. - İlk kez bir çalışmanızla ödüllendirildiniz, bu ödüllü kitabınızı yazım dünyanızın içinde nasıl bir yerde konumlandırıyorsunuz?- Kitabımın Yunus Nadi Ödülü gibi prestijli ve köklü bir ödüle layık bulunması benim açımdan son derece sevindirici ve heyecan verici bir şey. Bu ödül, bağımsız araştırmacıların bilimsel olmadıkları konusunda genelgeçer bir kanaatin yerleşik olduğu ve dolayısıyla çok fazla ciddiye alınmadıkları ülkemizde bağımsız araştırmacıların, akademisyenlerin faydalandıkları araştırma fonlarından faydalanmamalarına rağmen en az akademisyenler kadar nitelikli, bilimsel ve özgün yayın yapabileceklerinin, yapabildiklerinin ispatıdır. Bu kitabım şimdiye kadar gerçekleştirdiğim araştırmalar arasında kaynak ve arşiv bulma konusunda en çok zorlandığım ve güçlüklerle karşılaştığım kitaptır. En büyük hayal kırıklığını da New York'taki Ellis Adası Müzesi Sözlü Tarih Arşivi'ni ziyaret ettiğimde yaşadım. Bu arşivde Müslüman Türk göçmenleriyle yapılmış tek bir mülakata dahi rastlayamadım. Arşiv yöneticisi de bundan çok şikâyetçiydi ve benden kendisine tanıklık yapacak göçmen bulmamı istemişti. Buna mukabil bu kitabım içerdiği bol sayıda göçmen öyküleri nedeniyle daha önceki kitaplarıma kıyasla oldukça renkli, insancıl ve mizahi bir tarafı var. Bu nedenle de şimdiye kadar yayımladığım araştırmalarım arasında en 'güleryüzlü' ve 'iyimser' havaya sahip kitaptır. Anadolu'dan Yeni Dünyaya-Amerika'ya İlk Göç Eden Türklerin Yaşamöyküleri/ Rıfat N. Bali/ İletişim Yayınları/ 368 s.
Karikatür Ödülü: MUHAMMET ŞENGÖZ
'Mizahın izahı yoktur'
Muhammet Şengöz karikatürümüzün yüz aklarından biri. Yunus Nadi Karikatür Ödülü'nü alınca arkadaşımız ve İzmit muhabirimiz Ahmet Kurt'a bir haber uçurduk. Kurt'da sorularını Şengöz'e ulaştırdı. Gelen yanıt ise aşağıda.Ahmet KURT
Profesyonel anlamda ilk karikatürü
0 yorum yazılmıştır
« Önceki :: Sonraki »
|