Hıfzı Topuz Nâzım'ı Anlatıyor

2/1/2010 · Kategori: Ani

Hıfzı Topuz Nâzım'ı anlatıyor / 1

Yaşamını sürgünler, cezaevleri, yasaklar, sansürlerle geçirip çok sevdiği Anadolu'ya Rusya'da veda eden büyük ustayı, ölümünün 46. yılında gazeteci yazar Hıfzı Topuz'un tanıklığıyla anıyoruz. Çocukluğunda gıyaben tanıyarak hayran olduğu Nâzım Hikmet ile tanışarak yaşamının bir bölümüne tanıklık eden Topuz, bugüne değin gün yüzüne çıkmayan anılar ve ayrıntıları aktardı. Topuz, Paris'te tanıştığı Nâzım Hikmet'in dünyanın bir çok ülkesinde nasıl hayranları bulunduğuna da tanıklık ediyor. Topuz, Fidel Castro'dan, Orhan Kemal'e uzanan ilişkileri anlattı.

Tolga Yenigün

Cumhuriyet Haber Portalı- Ölümünden 46 yıl sonra, gazeteci yazar Hıfzı Topuz, usta şair Nâzım Hikmet’e ilişkin anılarını anlattı. Nâzım Hikmet’i kendisini bildi bileli tanıdığını kaydeden Hıfzı Topuz, “Nâzım’ın şiirlerini evde abim Muzaffer Topuz okurdu. Ben Galatasaray ilkokuluna gittiğim zaman okulun kütüphanesinde onun şiirlerini bulmuştum; o zaman ilkokul kütüphanelerinde bile vardı Nâzım. Onları okudum. Sonra piyesleri oynuyordu, ‘Unutulan Adam’ı seyrediyordu kardeşlerim, gelip anlatıyorlardı. Böyle bir hayranlığım vardı Nâzım’a” diyor. Nâzım’ın kendisi için bir idol olduğunu söyleyen Topuz, “Ben kendimi bildim bileli Nâzım’a büyük bir hayranlığım vardı. Tanıdıktan sonra da o hayranlığım büsbütün arttı” diye konuştu. Şairin mezar yeri tartışmalarına ilişkin Topuz, “Mezarı getirtilsin mi, diye sorarsanız vallahi ben getirtilmesinden yana değilim. Korkuyorum burada yobazlar, şeriatçılar, gericiler taşlarlar diye. Yazık olur; orada rahat rahat anıt gibi duruyor. Burada o anıtı muhafaza edemeyeceğimizi düşünüyorum. Onun için orada yatsın daha iyi. Orada bir anıt o, burada o anıt yıkılır. Bir çınar ağacının altında mezarı olsun istemem yani bir anıt olsun. Nerede olursa olsun bir anıt olsun. Yani burada o anıt kalmaz. Onun için orada anıt olarak kalması daha iyi. Ben onun kemiklerinin nerede olacağına o kadar bağlı değilim. Onun yarattığı bir imaj var Nâzım’ın bir adı var, düşünceleri var, onlar yıkılmaz. Nâzım’ın yarattığı şey kemikleri değil eserleridir’’ dedi. Hıfzı Topuz, Nâzım’ın Türk vatandaşlığına alınmasının iyi bir şey olduğunu kaydederek ‘‘Ama bu vatandaşlığa alınması, rejimin Nâzım’a sıcak bakmasından mı geliyor, yoksa politik endişelerden mi, Nâzım’ı seven insanları kazanma endişesinden mi geliyor, o açıdan düşünmek lazım. Yani Nâzım’ın düşüncelerine yöneticiler inandıkları için mi; yoksa daha liberal bir anlayışta olduklarını göstermek için mi böyle davranıyorlar? Bence ikinci olasılık daha kuvvetli’’ şeklinde konuştu.
 

Nâzım konuşulurdu

Sonra Nâzım’ın hapse girdiğini ve ondan haber alamadıklarını söyleyen Topuz, o günleri şöyle anlatıyor: ‘‘Sonra ben gazeteciliğe başladığım zaman Akşam’da Vâlâ Nurettin ile beraber çalıştık. Vâlâ Nurettin, Nâzım’ın çok yakın arkadaşıydı. Beraber Moskova’ya gitmişlerdi ve orada üniversiteyi beraber okumuşlardı. Moskova’dan döndükten sonra da dostlukları devam etmişti, yakın arkadaş olduklarını biliyordum. Biz o zaman ilerici olan gençler, muhabirler Vâlâ’nın evinde bazı akşamlar toplanırdık. Vâlâ bizi yemeğe çağırırdı. Vâlâ’nın karısı Müzeyyen Hanım da Nâzım hayranıydı. Toplandığımızda Nâzım konuşulurdu. Ve zaman zaman Bursa Cezaevi’ne Nâzım’ı görmeye giden Vâlâ ile Müzeyyen, evlerinde hapishane ziyaretlerinden sonra bize Nâzım’ın yeni şiirlerini okurlardı. ‘Aman’ derdi Vâlâ ‘Sakın bunları kimseye göstermeyin’, ‘Ya ben not edeyim bunları’ derdim. Vâlâ ‘Aman ne olur Hıfzı, başımıza bir iş gelir. Hapishaneden yine propaganda yapıyorlar falan derler’ diye karşı çıkardı. Toplantılar böyle gayet şenlikli geçerdi. Kimler olurdu toplantılarda? Ben Vâlâ’nın evinde kimleri görürdüm? Ruhi Su gelirdi, bazen Mehmet Ali Aybar gelirdi, bazen Şevket Süreyya, o takımın ahbapları gelirdi. Derken Nâzım hapishaneden kurtulmak için açlık grevine girdi. O zaman da Vâlâ’lar müthiş telaştaydılar, bu çocuk ölecek diye. O heyecanı yaşadım her zaman, imzalar toplandı falan. Sonra Nâzım hapishaneden çıktı, Vâlâ’ların evinde kaldı. O zaman Vâlâ’yı göremedim; Vâlâ’nın ödü patlardı. Eve kimse gelmesin, ev basılır ve olay çıkar, evinde toplantı yapıyor derler diye ödü patlardı. Sonra Nâzım bir eve taşındı. Eve taşındığı zaman yine ben Nâzım’ı hiç görmedim. Vâlâ’dan haberlerini alırdım.



‘Vatan haini kaçtı dediler’

Bir sabah gazeteye geldim, Cumhuriyet’te ufak bir haber vardı. ‘Nâzım kaçtı’ diye. Bükreş radyosu bildirmiş galiba Nâzım’ın kaçtığını; onun üzerine hemen Vâlâ’ya telefon ettim ‘haberin var mı’ dedim. ‘Hayır bilmiyorum, ben de gazetede gördüm’ dedi. Hakikaten haberi yoktu, Nâzım kaçacağını Vâlâ’ya anlatmış olamazdı. Ben Münevver’i merak ediyordum, bana telefon numarasını verdi. Telefonla aradım Münevver’i, cevap vermedi. Ben hemen sabah çıktım gazeteden Münevver’in Kadıköy’deki evine gittim. Kapıyı Münevver açtı, sanırım evde başka kimse yoktu. Gözleri kan çanağına dönmüş bir kadın ‘Benim de hiç haberim yoktu, Ankara’ya gitti zannediyordum. Ben de yeni öğrendim’ dedi. Zaten Münevver konuşacak halde de değildi. Olayı telefonla gazeteye bildirdim. O gün gazeteye haber yetişti. O zaman basının durumu belli, hepsi haberi ‘Vatan haini Nâzım kaçtı’ diye verdiler. Yani bütün gazeteler Nâzım’ı vatan haini olarak gösteriyordu. Zaten ilerici gazete de yoktu o yıllarda. Daha evvelden de Tan gazetesi yıkılmıştı. O yıllardı.. Ondan sonra Nâzım’ın Moskova’ya gittiğini öğrendik. Aşağı yukarı bütün gazetelerde sürekli hakaret dolu yazılar çıktı. Sonra ben 1952’de Paris’e gittim ve orada 1 sene kaldım. Nâzım o yıllarda Moskova’daydı, onunla hiç temasım olmadı. 1959’da UNESCO’ya girdim ve Paris’te göreve başladım.



‘O bir efsane.. bilmeyen yok’


Topuz’un Paris yılları ve Nâzım ile ilk tanışmasının hikâyesi ise şöyle: “Paris’te çalışmaya dediğim gibi 1959’da başladım. Nâzım gelip gidiyordu zaman zaman ama benim hiç haberim olmuyordu. Onun arkadaşı Abidin Dino’dur. Ondan yaklaşık 10 yaş büyük Nâzım, ama Abidin çok sevdiği bir arkadaşıydı. Abidin bana ‘Nâzım geldi gitti. Ahh! O kadar meşguldü ki, seni tanıştırmak isterdim ama bir türlü fırsat olmadı. Bir dahaki sefere artık’ diyor. Bir daha- ki seferi ben sık sık soruyorum tabii ki, hatırlatıyorum Abidin’e. Günün birinde Abidin ‘Nâzım geldi, yarın buluşacağız. Ona senden bahsettim. Seni de tanımak istiyor, beraber olalım diyor. Paris’te St. Germain’de pres metrosu vardır. Onun arkasında Jacob Sokağı’nda bir otelde kalacak, saat 2’de buraya gel’ diyor. Saate bakıyorum, kalkıp gidiyorum. Ben heyecanla bekliyorum. Bir de bakıyorum ki, Nâzım çakı gibi bir adam. Uzun boylu, yakışıklı, çok temiz giyinmiş. Ve ben çok duygulanıyorum tabii ki, İstanbul’dan bahsediyoruz. Bana dostlarını soruyor, ben de ona kendi izlenimlerimi anlatıyorum. UNESCO’da çalıştığımı söyleyince, Nâzım, ‘UNESCO’yu görmek isterim’ diyor. ‘Yarın gelin’ diyorum, Nâzım ‘hay hay’ diyor. Abidin izin veriyor Nâzım’ın oraya buraya gitmesine, onun heyecanlanmasından korkuyor Abidin. Kalp sıkıntıları var, merdiven çıkmaması lazım, yorulmaması lazım, içki içmemesi lazım. Onun için böyle Abidin’in denetimi altında oluyor geldiği zaman.

Buluşmalarımız arttı

Abidin ‘Git tabii ki’ diyor. Ben de ertesi gün bekliyorum, UNESCO büyük merkezde resepsiyona arkadaşımın geleceğini haber veriyorum. Kapıdan telefon ediyorlar ‘Arkadaşınız Nâzım geldi’ diyorlar. O zamanlar 4. katta çalışıyorum, hemen aşağı iniyorum. Ben inene kadar bir bakıyorum kızlar Nâzım’ın etrafını sarmışlar imza alıyorlar. Biliyor herkes Nâzım’ı, o bir efsane bilmeyen yok. Ve Nâzım da çok mutlu oluyor kendisiyle konuşulup da resim çektirilince, kitap imzalatmaya kalkanlar olunca. Ondan sonra alıp odama götürüyorum onu, konuşuyoruz, UNESCO’yu gezdiriyorum. Orada bildiği tüm insanların tabloları var, resimleri var. Onları görmekten çok zevk alıyor. Bu tanışmadan sonra Nâzım ile her gelişinden sonra sık sık buluşmaya başlıyoruz.


Başıma iş açtın

Buluşmalarımızdan bir gün; resimde görüldüğü gibi Avni Arbaş, karısı Henriette, ben, benim karım Nezihe, Nâzım da Vera ile beraber gelmişti. Bir Türk lokantası yok o zamanlar Paris’te, şimdi belki 80 tane var. ‘Ben seni Türk yemeği yiyebileceğimiz bir yere götüreyim’ diyorum Nâzım’a, Abidin gelmiyor. Kafkas lokantası var Paris’te, Panteon’un yakınlarında Cok d’or lokantası. Orası Beyaz Rusların, Rusya’dan kaçanların işlettiği bir lokanta, Rus müzikleri var. Şiş kebap, Türk yemekleri de var. Nâzım garsonlarla Rusça konuşuyor. Rusça konuşunca Nâzım’ı Rus zannediyorlar. Müthiş bir iltifat Nâzım’a, Avni de bir iki kelime Rusça öğrenmiş onları söylüyor. Ooo! diyorlar herhalde bunlar Beyaz Ruslardan, herhalde soylu insanlar diye düşünüyorlar. Derken bir çigan orkestrası çalmaya başlıyor, geliyor, Nâzım’ın kulağının dibinde kemanlar çalmaya başlıyor. Nâzım sıkılıyor, bana dönüyor ‘Yapılır mı bu? Bana öyle bir kazık attın ki, ben zaten bunlardan kaçtım, burada yeniden bunlara yakalandım’ diyor. Ve patron geliyor ‘Siz kimliğinizi söylemiyorsunuz ama biz sizin kim olduğunuzu biliyoruz, herhalde siz Grand Dük’ün yakınlarındansınız. İsmini açıklamıyorsunuz ama şimdi dük bilmem kim gelecek. Sizi burada görünce çok sevinecek. Onun için sizi tanıştırmak isterim onlarla’ diyor. Nâzım da bana ‘Hay Allah, başıma iş açtın’ diyor. Neyse orada yemek yiyoruz ‘kalk kalk’ diyor Nâzım. Yemekten sonra kalkıyoruz Marne kıyılarında başka bir lokantaya gidiyoruz. Orada bereket Nâzım’ı tanıyan yok, Ruslar da yok. Yani o gösterdiğim resmin geçtiği gece çok güzel geçti.”



Oğlum ben senin amcanım

Hıfzı Topuz Paris’te geçen bir hikâyeyi anlatıyor: ‘‘Nâzım’ın Paris’e gelişlerinin birinde ona oğlumu tanıttım. Oğlum o zamanlar 5-6 yaşındaydı. Oğlumda Nâzım’ın bir plağı vardı, o zaman onu dinlemişti. ‘Kerem Gibi’yi söylüyordu Nâzım, oğlumun da adı Kerem; ondan dolayı müthiş bir hayranlığı vardı ona. Ama Türkçesi de gayet kötüydü Kerem’in, Fransa’da okuyordu. Tanıttım Nâzım’ı ‘Bonjour Mösyö’ dedi Kerem, Nâzım da ‘Oğlum ben mösyö falan değilim, ben senin amcanım’ dedi. Oğlumu da çok duygulandırdı tabii ki bu hikâye.”

Cumhuriyet; 2 Haziran 2009

 

 

Hıfzı Topuz Nâzım'ı Anlatıyor / 2

Fidel, Nâzım'a demiş ki: "Yahu çocukken ben seni tanırdım, bilirdim, sen şimdi bizden gençsin, nasıl oluyor bu iş?" Çok hoşlanmış bu sözlerden Nâzım...

Tolga Yenigün

Cumhuriyet Haber Portalı- Nâzım’ın başka bir gelişinde Paris yakınlarında bir yer olan St. Denis’de beraber bir toplantıya gittiklerini anlatan Topuz, o gün için şunları söyledi: ‘‘Arabada ben, oğlum Kerem, Avni, Henriette, Nâzım, Güzin toplantıya gittik. Arabada Nâzım’a ‘teybimi aldım, bak senin konuşmalarını banda alacağım’ dedim. Ama ses kaydı otomobil gürültüsü yüzünden o kadar bozuk çıktı ki, ondan çok az şey kullanabildim. Ama o kayıtları kullandım. Bütün bozulmayan şeyleri sakladım, hâlâ duruyor. Oradaki konuşmalarımdan aklımda kalanlar şunlar: Havana’dan dönüyor Nâzım o zamanlar ve ‘Havana Röportajı’nı yazmış. Ve Fidel’i anlatıyor. Fidel Nâzım’a demiş ki: ‘Yahu çocukken ben seni tanırdım, bilirdim, sen şimdi bizden gençsin, nasıl oluyor bu iş?’ Çok hoşlanmış bu sözlerden Nâzım ve sonra Fidel, Nâzım’a bir puro vermiş. Nâzım o puroyu bana verdi sonra, yıllarca sakladım ben o puroyu anı diye.. Fidel’in Nâzım’a verdiği bir puro.. Ondan sonra toplantıya gittik, toplantı da sosyalistlerin, komünistlerin düzenlediği bir toplantıydı.
Yine yolda Abidin, Nâzım ve benim konuşmalarımızın çok ilginç yanları vardı. Anekdodik notlar çıktı o konuşmamızda. Sonra bir Fransız kız arkadaşım Nâzım için bir şiir yazmış, bana onu vermişti.
‘Sen bir gün Nâzım’ı görürsen şiiri kendisine ver’ demişti. Ben de ‘Bu şiir senin için’ diyerek kâğıdı uzattım. Nâzım, ‘Kız nasıldı?’ dedi. ‘Çok hoş’ dedim. ‘Şimdi veriyorsun yanımda Vera varken, yalnızken versene’ dedi.’’

 

‘Kongo'da Nazım için şiir yazan gazeteci'

Sonra ben görevli olarak Kongo’ya gittim. Ben Kongo’dayken Nâzım’ın öldüğünü haber aldım. Onu da nereden haber aldım? Kongo’da gazete yoktu tabii ki. Bir Kanadalı arkadaşım vardı, uzman olarak oraya gelmişti. O da Nâzım’ı biliyordu. Nereden nereye değil mi? Yıl 1963, Nâzım’ı bilen beraber çalıştığımız bir Kanadalı arkadaş, ‘Bak sana çok üzüleceğin bir haber vereceğim. Gazetede okudum, Nâzım ölmüş’ dedi. Ondan sonra tabii ki mateme, yasa büründük. Ertesi gün Kanadalı arkadaşım ‘Bak ben Nâzım için bir şiir yazdım’ dedi. Uzun bir şiir yazmıştı Nâzım için. Yani Kanadalı bir gazeteci, yazar, Kongo’da görevde, Nâzım’ı tanıyor ve onun için şiir yazıyor. O şiiri ben Abidin’e verdim döndükten sonra, saklamadığıma çok üzülüyorum. ‘Bak sen bunu kullanırsın herhalde’ dedim. Nâzım ile benim ilişkilerim bunlar oldu. Tabii ki Nâzım’ın birçok arkadaşıyla dost oldum. Kimler vardı aralarında: Vâlâ, Şevket Süreyya, Sabahattin Ali, Pertev Boratav o ekip ile Nâzım’ın ölümünden sonra da ahbaplığım devam etti. Onlardan birçok hikâye dinledim.
 

Yazık olur

Ve Nâzım bizim için bir idol oldu. Zaten öyleydi, ben kendimi bildim bileli Nâzım’a büyük bir hayranlığım vardı. Tanıdıktan sonra da o hayranlığım büsbütün arttı. Sonra Moskova’ya gidince mezarını gördüm. ‘Mezarı getirtilsin mi?’ diye sorarsanız vallahi ben getirtilmesinden yana değilim. Korkuyorum burada yobazlar, şeriatçılar, gericiler taşlarlar diye. Yazık olur, orada rahat rahat anıt gibi duruyor. Burada o anıtı muhafaza edemeyeceğimizi düşünüyorum. Onun için orada yatsın daha iyi. Orada bir anıt o, burada o anıt yıkılır. Bir çınar ağacının altında mezarı olsun istemem yani bir anıt olsun. Nerede olursa olsun bir anıt olsun. Yani burada o anıt kalmaz. Onun için orada anıt olarak kalması daha iyi. Bende o kadar kemikleri nerede olacak diye bağlı değilim. Onun yarattığı bir imaj var, Nâzım’ın bir adı var, düşünceleri var, onlar yıkılmaz. Nâzım’ın yarattığı şey kemikleri değil eserleridir.”


‘Salkım Söğüt’ü ezbere bilmem’

Ara vermeden başka bir anısını anlatıyor Topuz, ‘‘Bir gün Nâzım’a ‘Senin sesini daha düzgün bir şekilde banda almak isterim’ dedim. Nâzım ‘Yarın otele gel’ dedi. Ertesi gün boynumda Nagra makinesi ile yanına gittim. Bana 1 saat şiir ve Havana röportajını okudu. Havana’dan yeni dönüyordu. ‘Saçları Saman Sarısı...’ Vera’ya yazdığı şiiri okudu. ‘Eski şiirlerinden bir şey okuyamaz mısın?’ dedim. Mesela, Salkım Söğüt. Nâzım, ‘Ben onları ezbere bilmem’ dedi. Çok tuhafıma gitmişti, yani bir şiir yazdıktan bir süre sonra okurken karıştırmaktan çekindi. Ama yanında başka şiirler vardı. Eski şiirlerinden, yeni şiirlerinden, onları okudu ve onları banda aldım. Çok sevdiğim şiirler oldu, benim en kıymet vererek sakladığım belgelerden biridir Nâzım’ın şiir kayıtları.


‘Onun sayesinde Orhan Kemal oldum’

Ben Paris’e giderken Orhan Kemal bana ‘Bak orada Nâzım’ı görürsen kendisine sevgilerimi ilet. Ben bugün yazar olduysam onun sayesinde; beni o yetiştirdi’ dedi. Orhan Kemal anlattı uzun uzun. Orhan benim yakın arkadaşımdı, hep buluşurduk gazetede. Melih Cevdet, Orhan, Oktay Akbal, Oktay Rifat gazeteye gelir giderlerdi. Böyle bir topluluktuk. Orhan Kemal’den dinlediğime göre; Orhan, Bursa Hapishanesi’nde yatıyordu. Nâzım’ın şiirlerini okumak ve komünistlikten mahkûm oluyor ve mahkûm olduktan bir süre sonra Nâzım’ın da o hapishaneye geleceğini öğreniyorlar. ‘Nâzım baba’ buraya gelecek diye bunlar heyecan içinde. Düşün Nâzım yüzünden hapse girmiş ve Nâzım da o hapishaneye gönderiliyor. Ve bunlar bir iki solcu, heyecanla bekliyorlar. Bunlar bir ilah gibi bekliyorlar Nâzım’ı. Nâzım geliyor, tanışıyorlar ve bir de bakıyorlar ki Nâzım çok sempatik bir insan, hepsiyle ilgileniyor. Ve Orhan o zaman hikâyeler falan yazıyor, şiirler yazıyor. Bir süre sonra Nâzım’a ‘Orhan Kemal’in yazdığı şiirleri var, ama okumaya çekiniyor’ diyorlar. Nâzım da ‘okusun bakalım’ diyor. Müthiş korka korka okuyor Orhan, ‘Nasıl?’ diye soruyorlar. Nâzım ‘berbat’ diyor. Müthiş morali bozuluyor Orhan’ın, başka bir şeyler yazıyor, bir süre sonra yine gösteriyor. Nâzım ‘Rezalet’ diyor. Hiç tutmuyor Nâzım onun şiirlerini ‘Ama ben sana bir şeyler öğreteceğim’ diyor. Evvela Fransızca öğretmeye kalkıyor, ders veriyor, edebiyatı öğretmeye kalkıyor, yazıyı öğretmeye kalkıyor, uğraşıyor yani eline alıyor hakikaten Orhan’ı.

 

Orhan Kemal söyledi

Ve Orhan bir gün hikâye yazıyor. Nâzım ‘Aaa! Çok iyi, işte sen bunda karar kıl, bırak sen şiiri, hikâye yaz diyor’ diyor. Orhan’ın şiirleriyle çok alay ediyor. Orhan da vazgeçiyor tamamen ve hikâyeye dönüyor. Ve Orhan Kemal bana, ‘Nâzım’ı görürsen ona söyle, ben onun sayesinde Orhan Kemal oldum’ diyor.

Cumhuriyet; 3 Haziran 2009

 

 

 

Hıfzı Topuz Nâzım'ı Anlatıyor/ 3

Nâzım'ın şiirlerini okuyorlar, Atatürk, "Çağırın Nâzım'ı buraya" diyor. Nâzım gitmiyor. Nâzım, "Ben Safiye Ayla değilim" diyor sanırım ayrıntılı olarak bilmiyorum ama Atatürk bunu da yadırgamıyor.

Tolga Yenigün

Cumhuriyet Haber Portalı- Nâzım’ın hapiste yatmasını haksızlık olarak nitelendiren Hıfzı Topuz, Nâzım’a karşı cephe alınmasına ilişkin şu açıklamalarda bulundu: ‘‘Nâzım, Moskova’dan geldikten sonra burada gayet popüler oluyor. Her tarafta bayrak gibi dolaşan bir adam. Konuşmasıyla, heyecanıyla dikkat çekiyor. Birtakım ırkçılar var, gericiler var, Nâzım’ı kıskananlar var. Bunlar cephe alıyorlar Nâzım’a, Nâzım imajını yıkmaya çalışıyorlar. Bir de devlette de Nâzım’ın düşüncelerini iyi karşılamayan insanlar var, bunların başında Fevzi Çakmak var. Fevzi Çakmak hiç hoşlanmıyor Nâzım’dan. Atatürk öyle değil. Nâzım’ın şiirlerini okuyorlar, ‘Çağırın Nâzım’ı buraya’ diyor. Nâzım gitmiyor. Niye gitmiyor? Atatürk belki fazla içki almış olur, belki hakaret eder diye çekiniyor. Nâzım, ‘Ben Safiye Ayla değilim’ diyor, sanırım, ayrıntılı olarak bilmiyorum ama Atatürk bunu da yadırgamıyor. ‘Aferin çocuğa’ diyor. Yani Atatürk hiç küçümsemiyor Nâzım’ı. Atatürk’ün o zamanlar yanında olan Ali Fuat Cebesoy var biliyorsun, Ali Fuat Cebesoy Atatürk’ün sınıf arkadaşıdır. Harbiye’de gençlikleri beraber geçmiş. Sonra Milli Mücadele’ye katılıyor. Nâzım’ın da dayısı Ali Fuat Paşa. Hapis yattığı yıllarda diyorlar ki ‘Ali Fuat Paşa’ya söyle durumunu.’ Mektup yazıyor Nâzım, Ali Fuat Paşa’ya. Ali Fuat Paşa bunu Atatürk’e ne ölçüde söylüyor, söyleyemiyor. Ama Atatürk o zamanlar hasta, yani bunlara karar verebilecek durumda değil. Hatta Şükrü Kaya da giriyor araya. Şükrü Kaya da öyle sola yakın bir adam değil ama daha aklı başında bir insan. Bu ayrıntılar Yıldız Sertel’in kitabında var.

1950’ye kadar hapiste

Ondan sonra Nâzım, Kuvayı Milliye Destanı’nı yazıyor. Atatürk’e de müthiş bir hayranlığı var. Ve o da bir mektup yazıyor ve ona olan hayranlığını gösteriyor. Atatürk o zamanlar bir karar alabilecek bilinçte bir insan değil, belki mektubu görmüyor bile. Bu hikâye 1938 yılında oluyor. Yani ondan sonra da, Nâzım 1950’ye kadar hapiste kalıyor.


Unutamadığı 3 anı

Nâzım Hikmet’in hayatında onu en çok etkileyen 3 anıyı kendisi ile paylaştığını söyleyen Topuz, ‘‘Nâzım’ın anlattığı anılar beni de çok etkiledi’’ diyerek bu anekdodik hikâyelerden birini daha anlatmaya başladı: Bir gün Nâzım, ‘Bak, benim hayatımda unutamadığım 3 önemli anım var, onları sana anlatayım’ dedi.

• Ve anlatmaya başladı Nâzım: ‘Birincisi, Moskova’ya ilk gittiğim günlerde bir toplantıya katıldım. Yeni gelmişim, herkes alkışlıyor beni, derken bir kadın geldi. Bana bir kâğıdın içinde bir mektup verdi. Ben de aldım. Cebime koydum bakamadım orada. Otele gittim, mektubu, zarfı açtım. Bir de baktım terden biraz rutubetlenmiş bir kâğıt, içinden bir resim çıktı, altında da şu yazı: ‘Oğlum Stalingrad’ı savunurken öldü. Bu bende kalan son resmi, bunu sana hediye ediyorum.’ Nasıl olur? Ölen oğlunun tek resmi kalmış, onu da bana hediye ediyor. Sonra her gittiğim yerde bu kadın kimdir diye soruşturdum ama bulamadım. Bu beni çok duygulandıran bir olaydı’ dedi.

• Ve Nâzım ikinci anısını anlatmaya başladı: ‘Bir gün bir mektup aldım, İtalya’da bir okuyucumdan, Nâzım ben bir kızı seviyorum. Bir türlü anlatamıyorum, ben çekingen bir insanım. Âşık olduğumu nasıl anlatsam diye düşünüyorum. Bir gün kararımı verdim. Senin bir şiirini okudum, dinleyince anladı. Ve seviştik, evlendik, şimdi karım oldu, senin sayende oldu’ demiş.

• Üçüncüsünde ise Nâzım birinden bir mektup almış, mektupta bir adam diyormuş ki: ‘Benim gözlerim görmüyor, intihar etmeye karar verdim. Hastanedeydim. Ve intihara karar verdiğim gece hemşireler bana senin İtalya’da yeni basılmış kitabından şiirleri okudular. Onları dinleyince intihara karar verdiğimden utandım. Beni ölümden kurtardın. Senin sayende yaşıyorum.’ Bunlar çok tatlı anılar değil mi?”


Ölümüne kadar komünist kaldı

Komünizm düşmanları vardı, toprak sahipleri vardı. Nâzım bunlara karşı hoşgörülüydü. Kendisine düşman olanlara evvela ‘Putları Yıkalım’ diye bir şeyler yazdı. Resimli Ay’da çalışmaya başladığı zaman Akif’e, Yahya Kemal’e falan çattı ama sonra barıştı hepsiyle.

Rejimin sol fikirlerden, Marksizmden korkusunu Topuz şöyle anlatıyor: “Tabii ki Sovyetler’den korku diye bir şey vardı. Sovyetler Türkiye’den bir şey istemeden evvel de Sovyetler’den korkuluyordu Türkiye’de. Ve bunu körükleyen birtakım insanlar vardı. Halbuki Türkiye’de işçi sınıfının devrim yapacak gücü yoktu ki. Yani Atatürk işçi sınıfına dayanmıyor, bir halk hareketi olarak üçüncü dünya ülkelerine örnek olacak bir devrim yapıyor. Nâzım da bunun farkına varıyor yani. O da illa işçi sınıfı iktidar olsun diye dayatmıyor. Ama bir komünizm korkusu var. Komünizm korkusu bir kere dinci çevrelerden geliyor. Ondan sonra ırkçılar bunu körüklüyorlar. Daha sonrada büyük toprak sahipleri falan korkuyorlar. Mesela Şevket Mocan o zaman Meclis’te bar bar bağırıyor Nâzım hakkında. Yani komünizm düşmanları vardı, toprak sahipleri vardı. Nâzım bunlara karşı hoşgörülüydü. Kendisine düşman olanlara evvela ‘Putları Yıkalım’ diye bir şeyler yazdı. Resimli Ay’da çalışmaya başladığı zaman Akif‘e Yahya Kemal’e falan çattı ama sonra barıştı hepsiyle. Yani daha hoşgörülü, daha anlayışlı bir insan olarak gelişti. Yaşamı büyük bir hoşgörü içinde gelişti. Ama düşüncelerinden hiç ödün vermedi. Marksizmden hiç ödün vermedi. Yani kendisini komünist tanıdı, ölümüne kadar da komünist kaldı. Uygulamada hiçbir zaman işçi diktatoryasına yönelmedi. Ve bugünlere kaldıysa bu değişme içinde olmasındandır. Diyalektik bir gelişme içinde olduğu için Nâzım bugünlere kaldı. Ve bugün de hâlâ canlı.”

 

Nâzım'ın Atatürk’e yazdığı Mektup

Türk Ordusunu "isyana teşvik" ettiğim iddiasıyla "on beş yıl ağır hapis" cezası giydim. Şimdi de Türk Donanmasını "isyana" teşvik etmekle töhmetlendiriliyorum.
Türk inkılabına ve senin adına and içerim ki suçsuzum
Askeri isyana teşvik etmedim.
Kör değilim ve senin yaptığın her ileri dev hamleyi anlayabilen bir kafam, yurdumu seven bir yüreğim var.
Askeri isyana teşvik etmedim.
Yurdumun ve senin karşında alnım açıktır.
Yüksek askeri makamlar, devlet ve adalet, küçük, bürokrat gizli rejim düşmanlarınca aldatılıyorlar.
Askeri isyana teşvik etmedim.
Deli, serseri, mürteci, satılmış, inkılap ve yurt haini değilim ki bunu bir an olsun düşünebileyim.
Askeri isyana teşvik etmedim.
Senin eserine ve sana, aziz olan Türk dilinin inanmış bir şairiyim.Sırtıma yüklenen ve yükletilebilecek
hapis yıllarını taşıyabilecek kadar sabırlı olabilirim.
Büyük işlerinin arasında seni bir Türk şairinin felaketi ile alakalandırmak istemezdim.
Bağışla beni.Seni bir an kendimle meşgul ettimse, alnıma vurulmak istenen bu "inkılap askerini isyana teşvik" damgasını ancak senin ellerinle silinebileceğine inandığımdandır.
Başvurabileceğim en inkılapçı baş sensin.
Kemalizm'den ve senden adalet istiyorum.
Türk inkılabına ve senin başına and içerim ki suçsuzum.

Cumhuriyet; 4 Haziran 2009

Nisan Serap’ın son kitabı ‘Geda’

25/9/2009 · Kategori: Kitap Ozetleri

Nisan Serap’ın son kitabı ‘Geda’
 

Nisan Serap, hayatı ıskalamadan sadece şiir olana iltica etmiş, aşk nefesi taşıyor kalbinde. Aşk içkisini üfleyerek içtiğindendir ruhunun inceliği.
Şiire fazla aşina ve şiirin özel bir dil ve her yerde bulunmaz bir nimet olduğunu çoktan kavramış. "İçinin gizleri bir imge gibi dökülüyor ışığın alnına". Düşlerinde cömert, bir kış güvercini gibi ürkek, her şiiriyle sıvası dökülmüş dünyamıza bir yaprak daha düşürüyor. "Firari uykuların mülteci rüyalarını" taşımak zor iştir. "Bir serçenin gözyaşıyla yas demlemek", görünenle yetinmemek, var olmanın acısını duyabilmek herkese göre değil.
Güz kokan şiirler yazarak, şiiri aşkla kucaklıyor Nisan Serap! Gökyüzüne ve şiirin evine sürgün bir kalp bu! Üşüyen ruhlar sahilinde yaşasa da şiirleri kalbimize güneş bırakıyor. Zamana kafa tutarak ilkyaz özlemi ve susmayan bir isyanla yazıyor. Bırakın Nisan yağmurları hep yağsın. Serap görmek iyidir.
"Uzakların hüzünlü manzarasına melankolik bir ay" konduracak kadar lirik, cesur ve ilahi bir çığlık geçiyor ruhunun derinliğinden! Sarışın bir ıslıkla melek çağırır, fırtına biçer ve öper aşkın o kutsal ellerinden! "Yalnızlık çanı" kulaklarımızda çınlasa da, Nisan Serap şiirin gurbetine düştüğünden beri, içinde yıllarca incinmiş hayatlar biriktirse de, kalbimiz sevinsin, ruhumuz aşktan kamaşsın diye şiirler yazıyor. Şu aşk merdivenini kenara çekin, "ah, geçmeyecektik altından" demesi boşuna mı sanıyorsunuz? "İpi kopan uçurtmanın aslında intihar ettiğini" anlayamasak da, yazdığı şiirlerle bizi uçurumlardan, yalnızlıktan, sevgisizlikten kurtarıyor şair!
İyi ki varsınız şiirkadın, şiiranne, şiirmelek!



Şiir dolu bir yaşam

Nisan Serap, Kadınca dergisinde 2000-2003 yılları arasında Sunay Akın, Yusuf Hayaloğlu, Soner Olgun, Yaşar Çallı, Ayşenur Yazıcı, Cezmi Ersöz ve Akgün Akova ile röportajlar yaptı. Manşet gazetesinde zaman zaman makaleler yazdı. Radyo Manset'te Şiir Perisi, sonra Radyo Barış'ta Nisan Yağmuru programlarını yaptı. Radyo programlarına, Cezmi Ersöz, Soner Olgun, Yusuf Hayaloğlu, Akgün Akova, Sunay Akın, Ahmet Oktay, Im Sanat Kültür ve Edebiyat Derneği (Hakan Ayyıldız, Barış Aluk, Şebnem Sönmez, Gülay Yıldız) Esmer Dergisi (Serafettin Kaya ve Ferzende Kaya), Şair Çıkmazı (Adnan Acar), İsmail Cem Doğru, EdebiyatKoop (Ali Can, İlyas Orak), Mustafa Firat, Cevat Turan, Haydar Ergülen, Derman İskender Över (Küçük İskender), Nevzat Çelik, Levent Karataş, Tarik Uysal, Bayram Balcı, Betül Dünder, Şeref Bilsel, Tozan Alkan, Arif Damar, Arife Kalender, Nurduran Duman, Ayten Mutlu ve Levent Özbek (Patika Dergisi) konuk oldu.
Nisan Serap'ın şiirler; Berfin Bahar, Sanat Sokağı, Ünlem, Patika, Şair Çikmazi, Ada, Yalın Ses, Koridor, Göğe Bakma Durağı gibi edebiyat dergilerinde yayımlandı. Birgün gazetesinde de makaleleri yayınlandı.
Akdenizli Sanatçılar Derneği'nden, En İyi Kültür, Sanat ve Edebiyat Programı ödülü kazanan Nisan Serap'ın son kitabının ismi "Geda". Serap, şiir yazmaya devam ediyor.


Asım Bezirci için kitap yazıldı
 

Yazar Adnan Özylançıner, Madımak Oteli’nde yakılarak öldürülen aydınlarımızdan, yazar- eleştirmen Asım Bezirci’yi anlatan bir anı- biyografi kitabı yayınladı.
“...halklar da, edebiyatları da ölümsüzdür...Ölümü yenmek istiyorsak halkın ölümsüzlük ırmağında yunmalıyız!” yine “Gelecek; yalanı, kötüyü, ve çirkini değil doğruyu, iyiyi ve güzeli seçenlerin olacaktır.”diyen Asım Bezirci’nin yaşamı, yapıtları ve mücadelesi Adnan Özyalçıner’in hazırlamış olduğu, ‘Edebiyatın Kırk Ayaklı Karıncası Asım Bezirci’ adlı anı ve biyografi Evrensel Basın Yayın ‘dan çıktı 488 sayfa olan kitapta Asım Bezirci’nin kendi kaleminden yaşam öyküsünün yanında Bezirci’nin gençlik yazıları, şiirleriyle bir öyküsü de var. Nesnel eleştirinin öncüsü Bezirci’nin günlüklerinden kimi bölümler ise ilk kez bu kitapla okuruna – sevenlerine ulaştı. Asım Bezirci’ye yazılan mektuplarla bu mektuplara yazılan yanıtların da yayınlandığı bölümde Hasan Ali Yücel’in mektupları da yer alıyor.
Refika Bezirci’nin Asım Bezirci ile yaşadıklarını yazdığı bölümün yanı sıra Bezirci için yazılmış makaleler, ölümünden sonra yazılanlar ve bu kitap için hazırlanan armağan yazılar kitabın önemli bölümlerini oluşturuyor. Hazırlanan bu kitapta, Bezirci’nin onurlu yaşamını bilinen bilinmeyen bütün özellikleriyle yansıtılmaya çalışılmış. Eşinin, kendisinin, eleştirmenlerin, yazar arkadaşlarıyla dostlarının kaleminden anıları, eleştiri anlayışı, yaşamı, özellikleri en ince ayrıntılarına kadar anlatıldığı kitapta, Asım Bezirci’nin gençlik günlerinin yazıları, günlüğünden parçalar, bir öyküsüyle şiirlerinden örneklere de yer verilmiş.

Asım Bezirci’nin öz geçmişi
Asım Bezerci edebiyat tarihçisi, eleştirmen, denemeci ve çevirmendi. 1927 ‘de Erzincan ’da doğan Bezirci, İlkokulu Erzincan’da, ortaokulu ve liseyi de parasız yatılı olarak Erzurum’da okudu. 1950’ de İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden mezun oldu. Aynı yıl Gerçek Gazetesi’nde yazmaya başlayan Bezirci, 26 yıl boyunca muhasebecilik de yapmak zorunda kaldı. Yaşamı boyunca birçok esere imza atan Azsım Bezirci, 2 Temmuz 1993'te Sivas Madımak Olayı'nda öldürüldü.

Eserleri
1950 Sonrasında Hikâyecilerimiz, Abdülhak Hamit, Bilimden Yana, Edebiyat Bahçesinde, Güle Dil Verenler , Halk ve Sosyalizm İçin Kültür ve Edebiyat, Halkımızın Diliyle Barış Şiirleri, İkinci Yeni Olayı , Seçme Hikâyeler,Seçme Romanlar, Sosyalizme Doğru, Temele Gül Dikenler, Türk Yunan Dostluk Şiirleri ve Şairlerimizin Diliyle Barış adlı kitaplara imza atan Bezirci, ayrıca Nazım Hikmet, Nezihe Meriç, Nurullah Ataç, Orhan Kemal, Orhan Veli, Pir Sultan Abdal, yakın dostu Rıfat Ilgaz, Sabahattin Ali hakkında kitaplar da yazdı.



‘Cemal Süreya Şiir Ödülü’ şair Müslim Çelik’in
 

2008 Cemal Süreya Şiir Ödülü’nü, Müslim Çelik "kitap" dalında "Necatigül" adlı yapıtıyla kazandı.
Şair, 1967’de İstanbul’a geldi. Bunun 25 yılı Kadıköy’de olmak üzere, son 30 yıldır sürekli İstanbul’da yaşıyor. Erzincan Oğulcuk Köyü okulunu bitirdikten sonra, okumak ve çalışmak için yurdun değişik yerlerinde bulundu, değişik iş ve uğraşılardan sonra, edebiyat öğretmenliğinde karar kıldı.
Yayınlanmış şiir kitapları; Peryavşan (1989 Ceyhun Atuf Kansu Şiir Ödülü), İhbarlı Gül, Erzincan’da Yağmurun Şarkısı, Hayriye Yitik Ülke, Göğü Kokla Açılırsın, Lir Kuşu ve Küçücek (çocuklara) olmak üzere 12'dir.
Şair Müslim Çelik bir yerde, "Şiir, insanın özüdür. Öz kokmaz, bozulan ancak kabuk kısmıdır insanda" diyor.
Müslim Çelik 60’lı yıllarda şiire başladı.
Ödüllü şair Müslim Çelik, halen Yazko Edebiyat, Varlık, Milliyet Sanat, Adam Sanat, Evrensel Kültür, Sincan İstasyonu, Yarın, Türk Dili vb. dergilerle, Cumhuriyet, Evrensel, Birgün gazetelerinde ara sıra yazıyor.


ÖĞRETMENİN İKİNCİ ŞARKISI

Bir film altmış üç kare
Sesimde beyaz gül kanar
Rüzgar olsam dökülsem
Penceremden mevsime

Dost, ağlatan şey bu
Fırtına gene uğulduyor mu
Başımda çizi çizi yol
ölürken de sevdiğim O'ydu.

İstanbul, Beşiktaş'ta
Dar kapıdan salacam çıkar
Kapanmış iniliyor yar
Bende kalan nefesiyle

önümde bir solukluk kağıtta gün akşamlı özgür kalır

bir açıklık ki kalemimde
gece silsilesi kalır

böylesi denizlerin orta yeri
kum gider Behçet kalır

şiirin ve öğrencilerimin adıyla

Kadir İNCESU

Türklerin boyu neden kısa?

25/9/2009 · Kategori: Makale

Türklerin boyu neden kısa?
Yanlış anlayış yüzünden boyumuz da kısa kaldı öğrenme yeteneğimiz de azaldı

Ercan İnan / VATAN; 21.09.2009 


Türk insanının temel besin kaynağı ekmek. Günlük enerji ihtiyacımızın ortalama yüzde 40’ını ekmekten alıyoruz. Ancak ne yazık ki çok yanlış bir algı ile beyaz undan yapılan ekmeği tercih ediyoruz. Buğdayın en değerli kepek ve kabuğunu hayvan yemi yapıyoruz. Beyaz unlu ekmek tercih edildiği için Türk insanının boyu kısa. Kan değerleri düşük. Kadınlarda düşük oranı yüksek ve yine bu yüzden öğrenme yeteneğimiz az

Türk insanının ciddi bir beyaz ekmek takıntısı var. Ekmeğin unu ne kadar esmer olursa o kadar kalitesiz zannediliyor ve tercih edilmiyor. Oysa bu genel anlayışın tam tersine makbul olan esmer ekmek. Bütün dünya esmer yani tam buğday ekmeğini tüketmeye çalışıyor.
Türkiye’de en önemli besin maddelerini içeren buğdayın kepeği, kabuk kısmı unu esmerleştirmesin diye çıkarılıyor ve çekirdek kısmına yakın olan beyaz kısmı öğütülerek un haline getiriliyor. Buğdayın yüzde 40’a kadar olan kepek ve kabuk kısmı hayvanlara yem oluyor. Yani buğdayın en besleyici kısımları hayvanlara gidiyor. Biz ise beyaz ekmek sevdasına bol bol karbonhidrat tüketiyoruz.

UNO, TÜBİTAK ile ortaklaşa
bir araştırma yapmış. Sonuçlar çok çarpıcı. Beyaz ekmek yediğimiz ve buğdayda yer alan çinko, folik asit, demir, B6, B12 gibi elementleri yeterince alamadığımız için Türk insanı olarak boyumuz kısa. Raşitizm hastalığı bu yüzden çok sık görülüyor. Kadınlarda folik asit yetersizliği düşük oranını artırıyor. Tahıldan alınması gereken maddeler alınamadığı için Türk insanının kan değerleri de çok düşük. Ayrıca öğrenme yeteneğimizde de bu yüzden azalma görülüyor. Düşük çalışma kapasitesi, yaşam kalitesinde düşme ve toplumsal sosyo ekonomik zarar da cabası. Bütün bunların temel sebebi ise beyaz ekmek yeme sevdamız.

Bunları ben söylemiyorum. TÜBİTAK tarafından yapılan bir araştırmadan çıkan bulgular bunlar.

Ekmek, Türk insanı için çok önemli. Türkiye’nin temel gıda maddesi ekmek. Günlük birey başına ekmek tüketimi 100 gram ile 800 gram arasında değişiyor. Ortalaması ise 350-400 gram. Türk insanı günlük enerjisinin yaklaşık yüzde 40’ını ekmekten alıyor. Bu oran, sosyo ekonomik düzeyi düşük gruplarda yüzde 60 hatta yüzde 75’e kadar çıkıyor. Askerde ekmek tüketimi ise 900 grama kadar çıkıyor. Kentlerde fast food tarzı beslenmenin artması da ekmeğin önemini artırıyor.

Bayramdan önce UNO Ekmek’in kurucusu ve ortağı Hasip Gencer ile biraraya geldik. Gencer de bu araştırmanın sonuçlarına fena halde kafa yoranlardan biri. Türk insanının hem tam buğday ekmeği yemesi, hem de paketlenmiş hijyen ürün tüketmesi konusunda varını yoğunu ortaya koymuş biri.

Hasip Gencer, “Baktık beyaz ekmek anlayışını yıkamıyoruz biz de zenginleştirilmiş beyaz un üretelim dedik. 3 yıldır sattığımız beyaz unu, temel elementlerle zenginleştirdik. Bu un maliyetine yüzde 1.5 gibi bir ekstra maliyet kattı ancak biz yine normal un ile aynı fiyata sattık. Diğer un üreticilerinin de bizimle birlikte hareket etmesini bekledik. Ancak kimse bizi izlemedi. İzlemediği gibi ‘Bunların unları katkılı’ diyerek bizi kötülemeye bile kalktılar” diye konuştu. Gencer, bütün beyaz ürün UNO’ların zenginleştirilmiş undan üretildiğine, bilinçli pek çok fırına da zenginleştirilmiş beyaz un vermeye devam ettiklerine işaret etti.

Ankara’da fabrika kuruyor İngiltere’ye ihracat yapıyor

UNO’nun ilginç bir ortaklık hikayesi var biliyorsunuz. Türk Petrol, Doğuş Grubu, Venture Capital derken UNO’da şu an Hasip Gencer’in ortağı Ülker. Kasım’da
Ankara fabrikası faaliyete geçiyor ve UNO Ekmek’in kapasitesi de 35 bin tondan 60 bin tona çıkıyor.

UNO yeni fabrikası için yaklaşık 16 milyon dolarlık bir yatırım yapmış. Ekmeğin dışında un şirketleri ile birlikte grubun konsolide cirosu 500 milyon TL’ye yaklaşmış vaziyette. Bu arada Gencer, un ihracatının çok iyi gittiğini belirtirken “Arkadaşlar ’biz dondurulmuş ekmek ihraç edeceğiz’ dediler. Ben önce inanamadım dalga geçiyorlar sandım. Baktım İngiltere’den ve Hollanda’dan müşteri bulmuşlar. Şimdi bu iki ülkeye donmuş baget ekmek yolluyoruz. Ayda 3-5 konteyner ama sonuçta bir ilki başardık. Arkadaşlar kendilerine iddialı hedefler koymuşlar. Hepsini tebrik ettim” dedi.

Ekmeği poşete sokamadık hem % 18 fire verip, hem de koli basiliyle besleniyoruz

Ekmek tüketiminde Türkiye’de yüzde 18 gibi çok ciddi fire oranı var. Bunun en büyük nedeni de saklama koşullarından dolayı ekmeğin sabahtan akşama kadar bile dayanmaması. Ekmeği ambalajlamadığımız için ekmek suyunu çabuk kaybediyor ve dolayısıyla da kuruyor. Su kaybolunca bağlar kopuyor ve ekmek ufalanıp dağılıyor. Ufalanıp dağılan ekmek çöpe atılıyor, gidip yenisi alınıyor. Hasip Gencer “Oysa ekmek fırından çıktığı anda ambalajlanmış olsa uzun bir süre dayanır ve yüzde 18 oranında da fire vermez. Ekmek 35 derecede paketlenirse nemini uzun süre muhafaza eder” diyor.

Poşetli oranı yüzde 1

Bir ara ekmeği poşete sokmak için karar alındı, ancak fırıncıların baskısı ile o kararın arkasında durulamadı. Oysa İngiltere’de tüketilen ekmeğin yüzde 80’i paketli ekmek. Yunanistan’da bile bu oran yüzde 20’ler seviyesinde. Bizde ise sadece yüzde 1. AB ile tüm uygulamaları birebir karşılaştırın. Herhalde bu kadar fark olan başka bir alan bulamazsınız. Üstelik bu işin bir de çok önemli bir hijyen tarafı var. Domatesi yıkamadan yemeyiz ancak bir sürü kişinin elini sürdüğü nimet kabul ettiğimiz ekmeği gönül rahatlığı ile yeriz. Oysa üzeri koli basili dolu.

Türk erkeğinin boyu 1.71 kadınının boyu 1.61 cm

BİLİMSEL bir çalışmada Türk insanının vücut ağırlığı, boy uzunluğu, baş çevresi ve vücut kitle indeksi referans değerleri belirlendi. Buna göre, Türk erkeğinin ortalama boyu 1.71. Kadınların boyu ise ortalama 1.61 cm çıktı. Kadınların ortalama kilosu 62.1 olurken, erkeklerin kilosu ise 70.7 kg çıktı. Buna karşılık komşumuz Yunanistan’da erkeklerin ortalama boyu 1.75, kadınların boyu ise 1.68 cm. Dünyada boy ortalaması en yüksek ülke ise İsveç ve Litvanya. Erkeklerde 1.79 olan boy ortalaması, kadınlarda 1.73’ü buluyor. Bu arada İstanbul Üniversitesi’nde yapılan bir araştırmada Türk insanının boyunun 30 yıl önceye göre yüzde 3 uzadığı sonucu da çıktı. 0-17 yaş arası kız ve erkek çocukları için verilen değerlerin 1950-60 yılları arasında doğmuş çocukların ölçümlerindeki değerlere göre yüzde 3 daha fazla olduğu görüldü. 12 dev adam da Avrupa Basketbol Şampiyonası’na katılan 16 ülke arasında boy ortalaması ile 14’üncü sıradaydı.

Krizde ekmeğe dayandık fasulyenin suyuna bandık

UNO Yönetim Kurulu Başkanı Hasip Gencer ile Türkiye’deki un ve ekmek tüketimini konuşuyoruz. Krizde un ve ekmek tüketiminde ciddi artış olduğunu belirtiyor ve “Eskiden bir dilim ekmek yiyen, şimdi 3 dilim yiyor. Buna karşılık daha az peynir tüketiyor. Akşam yemekte fasulyenin suyuna ekmek banıyor, öyle doymaya çalışıyor” dedi. Bu kriz anlayışı un ve ekmek tüketimine de yansımış durumda. Türkiye’de yıllık ekmek tüketimi 12 milyon tonu geçmiş vaziyette. Gencer “Hem reel olarak tüketimde yüzde 10’a yakın artış oldu. Hem de fire oranları düştü. Fire oranlarındaki düşüşü de dikkate aldığınızda ekmek tüketimindeki artış çok daha fazla” diyor. Gencer bu durumun kendi rakamlarına da yansıdığını, un satışlarında yüzde 32 büyüme gerçekleştiğini belirtiyor. Krizde daha çok ekmek tüketme anlayışının sadece Türkiye’de değil gelişmekte olan diğer ülkelerde geçerli olduğunu kaydeden Gencer, un ihracatlarının da yüzde 45 arttığına dikkat çekiyor.

Gencer’e kriz döneminde ambalajlı ekmek tüketiminin düşüp düşmediğini soruyorum. “Krizin ilk haftalarında bir düşme oluyor. Daha önce de olmuştu. İnsanlar kriz psikolojisi ile kuruşla ifade edilen ürünlerde bile tasarrufa gidiyor. Bu bir refleks. Sonra görüyor ki tasarrufu başka alanlarda yapmak lazım. O zaman da kendini ödüllendirmek için ambalajlı ekmek alıyor. Güzel bir hafta sonu kahvaltısında çocuğuna tost ekmeği ile hamburger ekmeği ile ziyafet vermek, kahvaltıyı şölene dönüştürmek istiyor” dedi. Bu anlayış krizde ambalajlı ekmek satışlarını artırıyor. Gencer “Daha önce benim ekmeğimi pahalı bulanlar krizde ekmeğimi alıyor. Etiler aynı gidiyor ancak Güngören, Sultanbeyli gibi bölgelerde ekmek satışı artıyor” diye konuştu.

GÜLKURUSU DOKUNUŞUN

17/5/2009 · Kategori: Siir

GÜLKURUSU DOKUNUŞUN

yanıtını almadan sevginin
bakıp geçtik pencereden
alçak gönüllü değildi dostlar
ateş narı örslerde
durmadan değişirken yerimiz
zincirlere vuruldu düşlerimiz

yakalandık çağ ötesi rüzgârlara
duvarlar arasında geçip gitti eylüller
ilmik attı yüreğine mavinin
arkadan vuruldu ışıyan göz
el verin dünkü sular
döl verin içimdeki ezgiye

çiçeğine küsmüş dağım
dünya zorla dönüyor etrafımda
yanan bir temmuzun tutsağıyım
acılarım ayıklanır yürek burgacında
göz hapsinde aynası kırık göl
uçuk bir çocuk mutluluğu
nesini anlayacağız ölü bir kuşun
ateşi kanımda dokunan kilim
eskir geceler iz bırakır kar üstünde
unutulmaz gülkurusu dokunuşun

Bekir KOÇAK, Gizemi Temmuzda Saklı, (s. 12)

*****************

Köy Enstitüleri özlemle anıldı
 


Köy Enstitüleri’nin 67. kuruluş yıldönümü Kadıköy Belediyesi Evlendirme Dairesi’nde kutlandı. Kadıköy Belediyesi'nin her yıl düzenli olarak organize ettiği etkinlikte konuşmacı olan eğitimci Mehmet Sazak da eski bir Köy Enstitüsü mezunu.
Etkinlik, gazeteci-yazar Uğur Mumcu'nun 17 yıl önce Köy Enstitüleri ile ilgili yaptığı bir konuşmasının konuklara izletilmesiyle başladı. Mumcu'nun “Türkiye'nin aydınlanmasına ve bağımsızlığına iki sivil toplum örgütü öncülük etmiştir. Bunlardan biri Kuvayı Milliye diğeri ise Köy Enstitüleridir” sözleri salonda bulunanlar tarafından uzun süre alkışlandı. Köy Enstitüsü mezunu emekli öğretmen Mehmet Sazak, Köy Enstitüleri’nin halkı aydınlatma çalışmalarını anlattı. Sazak, “Bugün kültürel ve sanatsal anlamda ne seviyedeysek bunu o yıllara borçluyuz. Bizim Köy Enstitülüler olarak tek düşüncemiz; Anadolu'ya her anlamda eğitilmiş, bilgiyle donanmış insanları yetiştirmekti. Enstitülerimizde 44 saat haftalık çalışma programımız vardı. Bunların 22 saati kültürel konulardı, diğeri ise üretime yönelik eğitim çalışmalarıydı. Günümüzde de tıpkı Harbiyeler gibi ciddi, yatılı öğretmen üniversitelerinin kurulması gerekli” diye konuştu.
Etkinlik, konuşmanın ardından “Cantus”müzik grubunun seslendirdiği Anadolu ve Kurtuluş Savaşı türküleriyle devam etti. Köy Enstitülüler, etkinlik sonunda seneye tekrar buluşmak üzere ayrıldılar.
Köy Enstitüleri, ilkokullara öğretmen yetiştirmek üzere 17 Nisan 1940 tarihli ve 3803 sayılı Kanun ile açıldı. 1940 yılından başlayarak, tarım işlerine elverişli geniş arazisi bulunan köylerde veya onların hemen yakınlarında Köy Enstitüleri açıldı.
Köy Enstitüleri, Türkiye'nin her yanında ilkokullara öğretmen yetiştirmek üzere açılmış okullardı. 1946 yılında hükümetin yaklaşan seçimleri yitirme kaygısıyla CHP içinden muhalif milletvekillerinin başını çektiği örgütlü muhalefetin kampanyasıyla, müfredatında ve yapılanmasında kuruluş amaçlarından uzaklaşan değişiklikler yapıldı.
İlerleyen yıllarda da, daha önceleri sıkı sıkıya bağlı olduğu "iş için iş içinde eğitim" ilkesinden uzaklaştırıldı. Önceleri yaratıcılığın ön plana çıktığı eğitim anlayışının yerine giderek geleneksel, ezberci eğitimin yerleştiği öğretmen okullarına dönüştürülerek 1954'te kapatıldılar. Neredeyse tüm Anadolu'nun okulsuz ve öğretmensiz olduğu gerçeği göz önüne alınarak, dönemin başbakanı İsmet İnönü'nün himayesinde, Millî Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel tarafından İsmail Hakkı Tonguç'un çabalarıyla köylerden ilkokul mezunu zeki çocukların bu okullarda yetiştirildikten sonra yeniden köylere giderek öğretmen olarak çalışmaları düşüncesiyle kuruldular. Köy Enstitüleri'nin kurulması ve yaygınlaşması konusunda pedagoji uzmanı Halil Fikret Kanad'ın çalışmaları da unutulmamalı. Halil Fikret Kanad, "köye göre öğretmen" fikrini savundu.
Fakir Baykurt, Talip Apaydın, Mahmut Makal, Mehmet Başaran ve Dursun Akçam gibi önde gelen yazarlar ve düşünürler de bu okullarda yetişti.

-21.04.2007

Şeriatın Gölgesindeki Kadın/ 1-2

6/3/2009 · Kategori: Haber

Şeriatın Gölgesindeki Kadın/ 1

İran ceza yasalarına göre, recm cezası, erkek ve kadınlar arasında eşitsiz bir şekilde uygulanıyor. Bu cezayı alan bir kadın boynuna kadar toprağa gömülürken, erkek beline kadar gömülüyor. Suçlanan kişi, idam sırasında kaçmayı başarırsa özgür kalıyor.

Zulal Kalkandelen

Kadın-erkek eşitsizliği, içinde bulunduğumuz 21. yüzyılda, hâlâ insanoğlunun en önemli sorunlarından birisi. Kadınların toplumsal yaşama eşit bir şekilde katılma mücadelesi, yüzyıllardır sürüyor.

Ne var ki, bu mücadele, bugünün ileri Batı demokrasilerinde bile ancak 19. yüzyıl ortalarına doğru başlayabildi. 8 Mart 1857 tarihinde, Amerika’da dokuma işçisi kadınlar, ayrımcılığa ve insanlık dışı çalışma koşullarına isyan etti.

Aradan 53 yıl geçtikten sonra, 1910 yılında 2. Enternasyonal Kadınlar Konferansı’nda Alman delege Clara Zetkin’in önerisiyle, 8 Mart, Dünya Emekçi Kadınlar Günü ilan edildi. 1977 yılında da, Birleşmiş Milletler, bu günü, Dünya Kadın Hakları ve Uluslararası Barış Günü olarak kabul etti. Burada “Uluslararası Barış Günü” ifadesi önemlidir. Çünkü çok açıktır ki, dünya nüfusunun yarısını oluşturan kadınlara eşit haklar verilmedikçe, dünyada barışın sağlanması olanaklı değildir. Her yıl 8 Mart geldiğinde, kadınların içinde bulunduğu koşullara ışık tutuyor medya organları... Ve araştırmalar da gösteriyor ki, dünya üzerinde kadınların en kötü koşullar altında yaşadığı ülkeler, Ortadoğu, Güney Asya ve Afrika’daki İslam coğrafyasında toplanmış durumda...

Bu bölgelerde şeriatla yönetilen ülkelerde, kadınların sosyo-ekonomik, yasal ve siyasi haklar bakımından ikinci sınıf vatandaş konumuna itildikleri bir gerçektir. Bunun nedenlerine baktığımızda, bu ülkelerle ilgili bazı önemli hususlar çıkıyor karşımıza...

1- Bu ülkelerin anayasalarında, “Kadınla erkek yasalar önünde eşit haklara sahiptir” hükmü yer alsa bile, sonuç olarak o yasaların mutlaka şeriatla uygunluğu arandığından, uygulamada bu eşitliği gerçekleştirme olanağı yok.

2- Toplumda egemen güç olan dini liderlerin fetvaları, bütün yasalardan daha güçlü bir etki yapıyor.

3- Bu toplumlarda genel kabul gören anlayış, erkeklerin kadınlara göre daha üstün olduğu... Bunun sonucu olarak da, erkeğin birden fazla kadınla evlenebilmesi mümkün kılınıyor; mahkemelerde iki kadının tanıklığı bir erkeğinkine denk sayılıyor; erkek istediği zaman kadını boşayabilirken, kadının böyle bir hakkı bulunmuyor...

4- Erkek egemen toplum yapısı nedeniyle, kadınların görevi, evde kalıp kocasına hizmet etmek ve çocuklarına bakmak olarak algılanıyor.

5- Bu ülkelerde, halkın çoğunluğunun mezhebi, devletin resmi mezhebi olarak kabul ediliyor. Bu yüzden, devletin dinini İslam olarak açıklasalar da, aralarında uygulama bakımından farklılıklar görülüyor.

Örneğin, Afganistan’da yönetimi devralan mücahitler, ülkenin resmi mezhebini Hanefi olarak ilan etti. Aynı şekilde, 1979’da Humeyni Devrimi ile İran İslam Cumhuriyeti kurulunca, halkın yüzde 90’ını Şiiler oluşturduğu için, Şiilik resmi mezhep haline geldi. Suudi Arabistan’da ise kraliyet ailesinin desteklediği Vahabilik resmi ideoloji oldu. Bu nedenle de, örneğin İran’da kadın otobüs şoförü olabilirken, şeriatın en katı şekilde uygulandığı Vahabilik yüzünden Suudi Arabistan’da kadınların araba kullanması bile yasaktır...

Bu yazı dizisinde, dünyada kadın hakları mücadelesinin başladığı tarihten bir buçuk yüzyıl sonra, İslam devletlerinde yaşayan kadınların içinde bulunduğu koşulları ortaya koymak istedik. Dileriz, 21. yüzyılda din adına kadınlara karşı yapılan çağdışı ayrımcılık ve baskı, artık sona erer...


İslami kriterlere uygun haklar

Eşit hak vermek yerine hakların eşit şekilde korunduğu İran’da siyasi ağırlığı çok fazla olan Anayasa Koruyucular Konseyi, kadınların üzerinde adeta bir kara bulut

İran Anayasası’nın 20. maddesi, “kadın ve erkek bütün vatandaşların yasalar tarafından eşit şekilde korunduğunu” ve “İslami kriterlere uygun bütün siyasi, ekonomik ve kültürel haklara sahip olduklarını” hükme bağlıyor. Burada altı çizilmesi gereken şu: Erkek ya da kadın bütün vatandaşlar “eşit haklara” sahip değil, İslami kriterlere uygun olarak sahip oldukları hakların korunmasında eşitler. Anayasanın bütününde de hâkim olan anlayış bu...

İran’la ilgili belirtilmesi gereken bir özellik de, ülkede Anayasa Koruyucular Konseyi adlı bir kurumun varlığı. Yasaların anayasa ve şeriat ile uygunluğunu denetleyen bu konseyin, meclis kararlarını veto yetkisi var. 12 üyeli Konsey’in altı üyesi, dini lider tarafından atanıyor. Kalan altı üyesi de, ülkenin yargı kurumlarınca aday gösterilen hukukçular tarafından İran Meclisi’nce seçiliyor. Konseyin ülkedeki siyasi ağırlığı o kadar fazla ki, şeriata uygun bulmadığı birçok yasayı meclise geri gönderebiliyor, hatta anayasaya dayanarak parlamento üyelerini veto edebiliyor. Son yıllarda kadın hakları konusunda yürütülen kampanyalara büyük darbeler vurulmasının ardında da, bu aşırı dinci kurumun rol aldığı belirtiliyor.

İran’da çalışma hayatında kadınların oranı yüzde 42. Bu oran, dünya ortalaması olan yüzde 58’in altında olsa da, Ortadoğu’daki en yüksek seviye. Fakat buna karşın, parlamentonun ancak yüzde 2.8’i kadınlardan oluşuyor. Ortadoğu ve Afrika’da yüzde 9 olan ortalamanın çok gerisinde. Bunun bir nedeni, İran seçimlerinde kadınlar için kota uygulanmaması. Bir diğer nedeni de, adayları veto yetkisi bulunan aşırı muhafazakâr Anayasayı Koruyucular Konseyi’nin, kadın adayların dini inançları ve İslam Cumhuriyeti’ne bağlılığı konusunda ikna edilmelerinin zorluğu...

İran’da daha liberal gözüken Hatemi’nin seçilmesinde kadınların büyük rolü olduğuna inanılıyor. Bu nedenle, kadınların parlamentoda sayılarının fazla olması düşüncesi, muhafazakârları rahatsız ediyor...

Eşcinsel ilişkiye ölüm cezası...

İran’da eşcinsel ilişkilere en ağır cezalar uygulanıyor. Bu tür bir ilişkiye girmekten suçlu bulunan erkeklere, ilk suçlamada ölüm cezasına kadar varan cezalar verilebiliyor. Eğer seksüel ilişki gerçekleşmemişse, 100 kırbaç cezası uygulanıyor. Böyle bir ilişki kadınlar arasında olursa, dördüncü suçlamada ölüm cezası verilebiliyor. Bu davalarda kanıt olarak suçun itirafı ya da dört erkeğin tanıklığı aranıyor. Fakat koşullara göre yargıçların takdir hakkı da bulunuyor. Ahlak polisinin kimi zaman evleri basıp, bir araya gelen insanları bu tür bir ilişki kurup kurmadıkları konusunda denetledikleri oluyor.

Kadınlara yönelik ayrımcılık ve kısıtlamalar

• Kadın işe girmek ve yurtdışına seyahat etmek için kocasından izin almak zorunda.

• Kadınlar yargıç olamıyor, devlet başkanlığı seçimine giremiyor.

• İki kadının tanıklığı bir erkeğinkine eşdeğer.

• Tecavüze uğrayan kadınların korunması için yasal bir önlem yok. Tecavüz mağduru kadını namus adına öldüren babası, kocası ya da erkek kardeşi cezalandırılıp hapse atılmıyor.

• İran’da reform yanlısı vekiller ve kadın hakları savunucuları, recm (taşlanarak idam etme) cezasının uygulanmaması ve yargıçların bunun dışında ceza yöntemlerine başvurması için sürekli olarak çağrıda bulunsa da, bu ceza İran’da varlığını koruyor. En son geçen yılın aralık ayında zina ile suçlanan iki erkek bu şekilde idam edildi.

• İran ceza yasalarına göre, recm cezası, erkek ve kadınlar arasında eşitsiz bir şekilde uygulanıyor. Bu cezayı alan bir kadın boynuna kadar toprağa gömülürken, erkek beline kadar gömülüyor. Suçlanan kişi, idam sırasında kaçmayı başarırsa özgür kalıyor. Ancak kadınlar boynuna kadar toprağa gömüldüğü için, erkekler gibi kaçma şansları yok. Recm sırasında atılacak olan taşların, ne iki atışta öldürecek kadar büyük, ne de hiç zarar vermeyecek kadar küçük olması da uygulamanın kurallarından...

• Kadınlar, sokakta İslami Yaşam Tarzını Koruma Bakanlığı’nın görevlileri tarafından neden göstermeden durdurulup sorguya çekilebiliyor. Bu görevliler, genellikle metro ve otobüs duraklarında bekleyip kadınların giyim kuşamını kontrol ediyor. Ayrıca parklarda dolaşıp, birlikte oturan çiftlerin evli olup olmadıklarını kontrol ediyorlar.

Üniversitelerde artan kız öğrenci sayısı tedirginlik yarattı

Anayasada kadınlara eşit eğitim hakkı öngörülüyor ve üniversite kontenjanlarında kadınlara yönelik kotalar bulunuyor. Bunun sonucu olarak da, üniversitelerdeki öğrencilerin yaklaşık 2/3’ü kız öğrenci. Özellikle tıp, eczacılık ve dişçilik gibi alanlarda kız öğrencilerin sayısı ağırlıklı. Fakat üniversitelerdeki kız öğrenci sayısındaki artış, dinci kesimleri tedirgin ediyor. Bu nedenle geçen yıl, Cumhurbaşkanı Ahmedinejad’a bir rapor sunan Parlamento Araştırma Merkezi, bu durum engellenmezse, sosyal dengeyi ve kadın ile erkek arasındaki ekonomik durumu bozucu bir hal alacağını belirterek hükümetin uyarılmasını önerdi.

İran, bugünkü koşullarda diğer bazı Ortadoğu ülkelerine, özellikle Suudi Arabistan’a göre, kadınların eğitim ve çalışma hakları bakımından daha iyi durumda olsa da, 1979’da Humeyni Devrimi ile başlayan son 30 yıllık dönemde kadınlar üzerindeki baskı giderek artıyor.

Köktendinciliğin güç kazandığı bu dönemde, kadının erkekten farklı yapıda, korunmaya muhtaç bir tür olduğu, İran’da aşırı dinci çevrelerin sık sık dillendirdiği bir görüş olarak topluma dayatılıyor.

Velayet

• İran’da boşanan ya da dul kalan bir kadın, kız çocuklarının velayetini en fazla 7, erkek çocuklarının velayetini ise en fazla 2 yaşına kadar elinde tutabiliyor. Çocukların velayeti, bu yaştan sonra babalarına ya da babalarının ailesine geçiyor.

• Ayrıca kadınlar belli bir yaşa kadar çocukların velayetini elinde tutuyor olsa da, o süre içinde bile çocukların hayatıyla ilgili önemli kararlar yine babanın ailesi tarafından veriliyor.

• İran’da boşanan kadınlar yeniden evlenebiliyor. Fakat bu durumda çocuklarını kaybetme tehlikesi var. Baba ya da babanın ailesi, çocuk kaç yaşında olursa olsun, velayeti talep edebiliyor.

Miras Hakları

• İran’da geçerli olan yasalara göre, bir erkek öldüğünde, eğer çocukları varsa karısına mirasın sekizde biri, karısından başka yakını yoksa, sahip olduğu mirasın ancak dörtte biri kalıyor, gerisi de devlete aktarılıyor. Ayrıca kadına devredilen miras, emlak varlıklarını kapsamıyor.

• Geçen yıl din âlimi Ayetullah Sanei, bu konuda bir fetva yayımlayarak, bu gibi durumlarda, erkeğin başka mirasçısı yoksa, mirasının karısına ait olması gerektiğini bildirdi.

• İran parlamentosunun yakın zamanda kabul ettiği bir yasa ise, kadınların kocalarından kalan toprak ve emlak varlıklarını miras olarak almalarına olanak tanıyor. Fakat bu yasanın yürürlüğe girebilmesi için, Anayasa Koruyucular Konseyi tarafından İslami yasalara uygunluğunun onaylanması gerekiyor.

2 Mart 2009



Şeriatın Gölgesindeki Kadın/ 2

Geçen yıl ülkede kadın hakları mücadelesi veren ve 1 milyon imza toplama hedefiyle başlatılan “Campaign for Equality” adlı kampanyaya katılan 50’den fazla kadın hapse atıldı.

Zülal Kalkandelen

İran’da görev başında olan Cumhurbaşkanı Ahmedinejad, sürekli olarak konuşmalarında kadınların evde kalıp çocuklarıyla ilgilenmesi gerektiğini vurguluyor. Genel olarak toplumda benimsenen anlayış da bu yönde... İran’da kadınların bugün hâlâ birçok konuda seçim yapma özgürlükleri yok ve erkeklerle eşit haklara sahip olma mücadelesi veriyorlar. Özellikle evlilik, boşanma, velayet ve miras hakları bakımından ikinci sınıf vatandaş yerine konuluyorlar.

Geçen yıl ülkede kadın hakları mücadelesi veren ve 1 milyon imza toplama hedefiyle başlatılan “Campaign for Equality” adlı kampanyaya katılan 50’den fazla kadın hapse atıldı.

Enformasyon Bakanlığı’ndan kampanyaya destek veren kadınlar, telefonlar edilerek toplantılara katılmamaları yönünde uyarıldı.

Kampanyanın kurucularından Parvin Ardalan, geçen yıl Olof Palme Ödülü’ne değer görüldüğünde, ödül törenine katılmak için İsveç’e gitmesi engellendi. Tahran’daki İmam Humeyni Havaalanı’na giden Ardalan’ın pasaportuna el konularak yurtdışına çıkışı yasaklandı.

16 yıldır kadın haklarını destekleyen yayınlar yapan Zanan adlı feminist derginin geçen yıl kapatılması, ülkede protestolara neden oldu. İran’daki kadın hakları hareketine yönelik baskıların giderek şiddetlenmesi ve tutuklamaların artması üzerine, Mart 2008’de New York’ta 280’den fazla insan hakları savunucusunun katıldığı bir uluslararası destek toplantısı yapıldı. Katılımcılar arasında altı Nobel Barış Ödülü sahibi kadının da yer aldığı toplantıda, İran’daki durum hakkında endişeler dile getirildi.

Bütün bu baskılara karşın, İran’da seçimleri etkileyebilecek oranda güçlü bir kadın nüfusu var. Bu nedenle 2008 seçimlerinde adaylar, programlarında kadınlara yönelik vaatlerde bulunmak durumunda kaldı. World Public Opinion tarafından geçen yıl yapılan bir araştırmaya göre, İran halkının yüzde 78’i kadınların erkeklerle eşit haklara sahip olmasını önemsiyor ve yüzde 70’i de, hükümetin, kadınlara yönelik ayrımcılığın önlenmesi için çalışması gerektiğine inanıyor.


MUTA NİKÂHI

Geçici evlilikler çok yaygın

Evlilik dışı ilişkilerin taşlanarak idama varan korkunç uygulamalarla cezalandırıldığı İran’da, İslam Devrimi’nden bu yana, Şii kesim arasında eski bir gelenek olan geçici evlilikler çok yaygın. Şii mezhebinde, erkeklerin, Sünni mezhebinde olduğu gibi, eşinin rızası olmadan 1’den fazla eş edinme hakkı yok. Fakat geçici evliliklerin bu durumu ortadan kaldırma amacıyla uygulandığı görülüyor...

Bu tür evlilikte, bir erkek ve evli olmayan bir kadın belli bir süre için kendi aralarında evlilik sözleşmesi yapıyorlar ve karşılığında kadına bir miktar para veriliyor. Belirlenen süre, bir saat de olabiliyor 50 yıl da... Bu süre sonunda taraflar hiçbir boşanma işlemine gerek olmadan ayrılabiliyor ya da çocuk olursa ve taraflar isterse kalıcı evliliğe geçebiliyorlar. Geçici evlilikler, tamamen seksüel ihtiyacı karşılama amacıyla yapılıyor ve erkek egemen toplumda kadın için son derece aşağılayıcı bir durum yaratıyor. Bu evlilikler, resmi kurumlar tarafından kayıt altına alınabiliyor ama bu zorunlu değil. Erkek istediği zaman sona erdirebiliyor ve bu durumda erkeğin kadına karşı herhangi bir maddi yükümlülüğü bulunmuyor.


Fuhşa alternatif deniliyor

Geçici evlilik yapacak bakire kızlar için babasının onayı gerekiyor. Bu evliliklerin sonucunda doğan çocuklar, yasal olarak kalıcı evliliklerden olan çocuklarla aynı statüde sayılıyor. Fakat geçici evlilik yapan kadınlar, yasal evlilik yapan kadınlarla aynı haklara sahip değil.

Üstelik, muta nikâhı ile evlenmek, kadınlar açısından toplumda gizlenmesi gereken, hoş olmayan bir durum olarak değerlendiriliyor. Aynı zamanda molla olan İran İçişleri Bakanı Mustafa Purmuhammedi’nin “Fuhşa alternaif olarak geçici evliliği teşvik etmeliyiz” diyerek desteklediği bu uygulamaya, kadın hakları savunucuları şiddetle karşı çıkıyor. Din adamları ise, geçici evliliğin, bekâr ya da dul kadınları fuhuş yapmaktan alıkoyduğunu ve belli bir yaşa gelmiş erkeklerin cinsel ihtiyaçlarının karşılanmasını sağladığını söylüyor. Oysa bu evliliklere bekâr erkeklerin değil, evli erkeklerin rağbet etmesi bu görüşü yalanlıyor.

İşin gerçeği, İran’daki geçici evlilikler, Şii mezhebine mensup olmayan, ama birden fazla kadına sahip olmayı amaçlayan erkekler ile evlilik dışı birliktelik yaşamak isteyen, ancak ahlak polisi tarafından yakalanmaktan korkan gençlerin işine yarıyor...

Sanal dünyada gelişen ilişkiler

Erkekle kadının toplum içinde tanışıp birbirlerini tanıma olanağı bulamadığı İran’da, yeni yetişen genç nesil, teknolojik gelişmelerin de etkisiyle, artık internet ortamında karşı cinsi tanımaya yönelmiş.

Bugün Farsçanın, blog dünyasında en çok kullanılan üçüncü dil olduğu belirtiliyor. Kaliforniya’da bulunan Pomona Koleji’ndeki Prof. Pardis Mahdavi’nin İranlı gençler arasında internet kullanımına yönelik yaptığı araştırmaya göre, gençler interneti üç şekilde kullanıyor:

1. Rejim tarafından yasaklanan kültürel dünyayı tanımak; haber, film, müzik vb. konularda gelişmeleri izlemek.

2. Gençler arasında bir dayanışma ortamı kurmak.

3. Karşı cinsle chat yapmak, yani internet ortamında sohbet etmek ve buluşma ayarlamak. Bunun sonucunda, İran’da genç nüfus arasında yeni bir “siber-seks” kültürü gelişmiş durumda. İslam Cumhuriyeti’nin parasız eğitim politikası, ülkede eğitimli bir genç nüfus yaratmış olduğundan, internet üzerinde bu tür trendleri takip edebilen bir kuşak var. Hükümetin bu gelişmelerin önüne geçmek için bulduğu yöntemse, bazı sitelere girişin yasaklanması. Medyaya yansıyan bilgilere göre, İran’da 5 milyondan fazla siteye ulaşılamıyor. Ülkede yalnızca pornografik siteler değil, kadın haklarından ve Batı tipi yaşamdan söz eden siteler ile İran dışından yayın yapan muhalif Arap siteleri de yasaklanmış durumda. Fakat İran’da son yıllarda sanal dünyada oluşturulan blog ortamında, aşırı dinci rejimin yasaklarının delindiği “sessiz bir devrim” yapılıyor. Teknolojik bilgisi yüksek gençler, hükümetin yasakladığı konuları ele alan ama filtreleme sistemine takılmayan siteler ve bloglar yaratmada ustalaşmış durumda.


Giyim

• Kadınlar, İslami kurallara uygun giyinmek zorunda. Yani kıyafetleri, bedeninin şeklini belli etmeyecek şekilde bol olmalı; saçlarını örtüp, bacaklarını, kollarını ve ayaklarını açıkta bırakmayacak şekilde giyinmeli.

• İran’da özellikle kentlerde, genç kesim çarşaf yerine pantolon giyip üzerine dizlerine kadar gelen paltolar giymeyi tercih ediyor. Fakat 2005’te Ahmedinejad’ın seçilmesinden bu yana, giyim kuşam konusunda çok daha fazla baskı uygulanıyor.

• Renkli başörtüler, dar giysiler ya da erkeklerde Batı stili saç kesimleri de cezalandırılıyor. Pantolonun içine sokulduğu uzun çizme giymek de yasak.

• İslami giyim kurallarına uygun olmayan kıyafetleri satan mağazalar kapatılıyor. Bu kuralların dışına çıkanlara ahlak polisi tarafından kırbaç, para ve hapis cezaları verilebiliyor.

Çocuk yaşta evlilik sorunu

İran, UNICEF Çocuk Hakları Sözleşmesi’ni imzalamış olmasına karşın, şeriatın açıkça belirlediği bazı konularda sözleşmeyi uygulama dışında tutuyor. Bu konulardan birisi de, erken yaşta evlilikle ilgili. İran’da 2002’den önce geçerli olan yasaya göre, evlilik için asgari yaş kızlarda 9, erkeklerde 14 olarak belirlenmişti. 2002 yılında parlamentodaki kadın üyelerin yoğun baskısı sonucunda, evlilik yaşı kız çocuklarda 13’e, erkeklerde 15’e çekildi. Ama aslında yasa evlenme yaşını değiştirmiş değildi... Tek yenilik, 13 yaşından küçük kızların ve 15 yaşından küçük erkeklerin evlenebilmesi için, ailelerin ve yargıcın izninin gerekmesiydi. 2005 yılında yapılan bir değişiklik ise, bu yaş sınırını, kızlar için 15’e, erkekler için 18’e yükselterek zorunlu hale getirdi. Fakat özellikle kırsal alanlarda Şiiler tarafından hâlâ uygulanan geçici evlilikler, bunu bir şekilde delme yolunu açıyor. Üstelik bu tür evlilikler ailelerin onayıyla yapıldığı için, bunu önleyecek bir yol da bulunmuyor...

3 Mart 2009

« Önceki ::

http://alsahblog.blogcu.com