Nisan Serap’ın son kitabı ‘Geda’

25/9/2009 · Kategori: Kitap Ozetleri

Nisan Serap’ın son kitabı ‘Geda’
 

Nisan Serap, hayatı ıskalamadan sadece şiir olana iltica etmiş, aşk nefesi taşıyor kalbinde. Aşk içkisini üfleyerek içtiğindendir ruhunun inceliği.
Şiire fazla aşina ve şiirin özel bir dil ve her yerde bulunmaz bir nimet olduğunu çoktan kavramış. "İçinin gizleri bir imge gibi dökülüyor ışığın alnına". Düşlerinde cömert, bir kış güvercini gibi ürkek, her şiiriyle sıvası dökülmüş dünyamıza bir yaprak daha düşürüyor. "Firari uykuların mülteci rüyalarını" taşımak zor iştir. "Bir serçenin gözyaşıyla yas demlemek", görünenle yetinmemek, var olmanın acısını duyabilmek herkese göre değil.
Güz kokan şiirler yazarak, şiiri aşkla kucaklıyor Nisan Serap! Gökyüzüne ve şiirin evine sürgün bir kalp bu! Üşüyen ruhlar sahilinde yaşasa da şiirleri kalbimize güneş bırakıyor. Zamana kafa tutarak ilkyaz özlemi ve susmayan bir isyanla yazıyor. Bırakın Nisan yağmurları hep yağsın. Serap görmek iyidir.
"Uzakların hüzünlü manzarasına melankolik bir ay" konduracak kadar lirik, cesur ve ilahi bir çığlık geçiyor ruhunun derinliğinden! Sarışın bir ıslıkla melek çağırır, fırtına biçer ve öper aşkın o kutsal ellerinden! "Yalnızlık çanı" kulaklarımızda çınlasa da, Nisan Serap şiirin gurbetine düştüğünden beri, içinde yıllarca incinmiş hayatlar biriktirse de, kalbimiz sevinsin, ruhumuz aşktan kamaşsın diye şiirler yazıyor. Şu aşk merdivenini kenara çekin, "ah, geçmeyecektik altından" demesi boşuna mı sanıyorsunuz? "İpi kopan uçurtmanın aslında intihar ettiğini" anlayamasak da, yazdığı şiirlerle bizi uçurumlardan, yalnızlıktan, sevgisizlikten kurtarıyor şair!
İyi ki varsınız şiirkadın, şiiranne, şiirmelek!



Şiir dolu bir yaşam

Nisan Serap, Kadınca dergisinde 2000-2003 yılları arasında Sunay Akın, Yusuf Hayaloğlu, Soner Olgun, Yaşar Çallı, Ayşenur Yazıcı, Cezmi Ersöz ve Akgün Akova ile röportajlar yaptı. Manşet gazetesinde zaman zaman makaleler yazdı. Radyo Manset'te Şiir Perisi, sonra Radyo Barış'ta Nisan Yağmuru programlarını yaptı. Radyo programlarına, Cezmi Ersöz, Soner Olgun, Yusuf Hayaloğlu, Akgün Akova, Sunay Akın, Ahmet Oktay, Im Sanat Kültür ve Edebiyat Derneği (Hakan Ayyıldız, Barış Aluk, Şebnem Sönmez, Gülay Yıldız) Esmer Dergisi (Serafettin Kaya ve Ferzende Kaya), Şair Çıkmazı (Adnan Acar), İsmail Cem Doğru, EdebiyatKoop (Ali Can, İlyas Orak), Mustafa Firat, Cevat Turan, Haydar Ergülen, Derman İskender Över (Küçük İskender), Nevzat Çelik, Levent Karataş, Tarik Uysal, Bayram Balcı, Betül Dünder, Şeref Bilsel, Tozan Alkan, Arif Damar, Arife Kalender, Nurduran Duman, Ayten Mutlu ve Levent Özbek (Patika Dergisi) konuk oldu.
Nisan Serap'ın şiirler; Berfin Bahar, Sanat Sokağı, Ünlem, Patika, Şair Çikmazi, Ada, Yalın Ses, Koridor, Göğe Bakma Durağı gibi edebiyat dergilerinde yayımlandı. Birgün gazetesinde de makaleleri yayınlandı.
Akdenizli Sanatçılar Derneği'nden, En İyi Kültür, Sanat ve Edebiyat Programı ödülü kazanan Nisan Serap'ın son kitabının ismi "Geda". Serap, şiir yazmaya devam ediyor.


Asım Bezirci için kitap yazıldı
 

Yazar Adnan Özylançıner, Madımak Oteli’nde yakılarak öldürülen aydınlarımızdan, yazar- eleştirmen Asım Bezirci’yi anlatan bir anı- biyografi kitabı yayınladı.
“...halklar da, edebiyatları da ölümsüzdür...Ölümü yenmek istiyorsak halkın ölümsüzlük ırmağında yunmalıyız!” yine “Gelecek; yalanı, kötüyü, ve çirkini değil doğruyu, iyiyi ve güzeli seçenlerin olacaktır.”diyen Asım Bezirci’nin yaşamı, yapıtları ve mücadelesi Adnan Özyalçıner’in hazırlamış olduğu, ‘Edebiyatın Kırk Ayaklı Karıncası Asım Bezirci’ adlı anı ve biyografi Evrensel Basın Yayın ‘dan çıktı 488 sayfa olan kitapta Asım Bezirci’nin kendi kaleminden yaşam öyküsünün yanında Bezirci’nin gençlik yazıları, şiirleriyle bir öyküsü de var. Nesnel eleştirinin öncüsü Bezirci’nin günlüklerinden kimi bölümler ise ilk kez bu kitapla okuruna – sevenlerine ulaştı. Asım Bezirci’ye yazılan mektuplarla bu mektuplara yazılan yanıtların da yayınlandığı bölümde Hasan Ali Yücel’in mektupları da yer alıyor.
Refika Bezirci’nin Asım Bezirci ile yaşadıklarını yazdığı bölümün yanı sıra Bezirci için yazılmış makaleler, ölümünden sonra yazılanlar ve bu kitap için hazırlanan armağan yazılar kitabın önemli bölümlerini oluşturuyor. Hazırlanan bu kitapta, Bezirci’nin onurlu yaşamını bilinen bilinmeyen bütün özellikleriyle yansıtılmaya çalışılmış. Eşinin, kendisinin, eleştirmenlerin, yazar arkadaşlarıyla dostlarının kaleminden anıları, eleştiri anlayışı, yaşamı, özellikleri en ince ayrıntılarına kadar anlatıldığı kitapta, Asım Bezirci’nin gençlik günlerinin yazıları, günlüğünden parçalar, bir öyküsüyle şiirlerinden örneklere de yer verilmiş.

Asım Bezirci’nin öz geçmişi
Asım Bezerci edebiyat tarihçisi, eleştirmen, denemeci ve çevirmendi. 1927 ‘de Erzincan ’da doğan Bezirci, İlkokulu Erzincan’da, ortaokulu ve liseyi de parasız yatılı olarak Erzurum’da okudu. 1950’ de İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden mezun oldu. Aynı yıl Gerçek Gazetesi’nde yazmaya başlayan Bezirci, 26 yıl boyunca muhasebecilik de yapmak zorunda kaldı. Yaşamı boyunca birçok esere imza atan Azsım Bezirci, 2 Temmuz 1993'te Sivas Madımak Olayı'nda öldürüldü.

Eserleri
1950 Sonrasında Hikâyecilerimiz, Abdülhak Hamit, Bilimden Yana, Edebiyat Bahçesinde, Güle Dil Verenler , Halk ve Sosyalizm İçin Kültür ve Edebiyat, Halkımızın Diliyle Barış Şiirleri, İkinci Yeni Olayı , Seçme Hikâyeler,Seçme Romanlar, Sosyalizme Doğru, Temele Gül Dikenler, Türk Yunan Dostluk Şiirleri ve Şairlerimizin Diliyle Barış adlı kitaplara imza atan Bezirci, ayrıca Nazım Hikmet, Nezihe Meriç, Nurullah Ataç, Orhan Kemal, Orhan Veli, Pir Sultan Abdal, yakın dostu Rıfat Ilgaz, Sabahattin Ali hakkında kitaplar da yazdı.



‘Cemal Süreya Şiir Ödülü’ şair Müslim Çelik’in
 

2008 Cemal Süreya Şiir Ödülü’nü, Müslim Çelik "kitap" dalında "Necatigül" adlı yapıtıyla kazandı.
Şair, 1967’de İstanbul’a geldi. Bunun 25 yılı Kadıköy’de olmak üzere, son 30 yıldır sürekli İstanbul’da yaşıyor. Erzincan Oğulcuk Köyü okulunu bitirdikten sonra, okumak ve çalışmak için yurdun değişik yerlerinde bulundu, değişik iş ve uğraşılardan sonra, edebiyat öğretmenliğinde karar kıldı.
Yayınlanmış şiir kitapları; Peryavşan (1989 Ceyhun Atuf Kansu Şiir Ödülü), İhbarlı Gül, Erzincan’da Yağmurun Şarkısı, Hayriye Yitik Ülke, Göğü Kokla Açılırsın, Lir Kuşu ve Küçücek (çocuklara) olmak üzere 12'dir.
Şair Müslim Çelik bir yerde, "Şiir, insanın özüdür. Öz kokmaz, bozulan ancak kabuk kısmıdır insanda" diyor.
Müslim Çelik 60’lı yıllarda şiire başladı.
Ödüllü şair Müslim Çelik, halen Yazko Edebiyat, Varlık, Milliyet Sanat, Adam Sanat, Evrensel Kültür, Sincan İstasyonu, Yarın, Türk Dili vb. dergilerle, Cumhuriyet, Evrensel, Birgün gazetelerinde ara sıra yazıyor.


ÖĞRETMENİN İKİNCİ ŞARKISI

Bir film altmış üç kare
Sesimde beyaz gül kanar
Rüzgar olsam dökülsem
Penceremden mevsime

Dost, ağlatan şey bu
Fırtına gene uğulduyor mu
Başımda çizi çizi yol
ölürken de sevdiğim O'ydu.

İstanbul, Beşiktaş'ta
Dar kapıdan salacam çıkar
Kapanmış iniliyor yar
Bende kalan nefesiyle

önümde bir solukluk kağıtta gün akşamlı özgür kalır

bir açıklık ki kalemimde
gece silsilesi kalır

böylesi denizlerin orta yeri
kum gider Behçet kalır

şiirin ve öğrencilerimin adıyla

Kadir İNCESU

Türklerin boyu neden kısa?

25/9/2009 · Kategori: Makale

Türklerin boyu neden kısa?
Yanlış anlayış yüzünden boyumuz da kısa kaldı öğrenme yeteneğimiz de azaldı

Ercan İnan / VATAN; 21.09.2009 


Türk insanının temel besin kaynağı ekmek. Günlük enerji ihtiyacımızın ortalama yüzde 40’ını ekmekten alıyoruz. Ancak ne yazık ki çok yanlış bir algı ile beyaz undan yapılan ekmeği tercih ediyoruz. Buğdayın en değerli kepek ve kabuğunu hayvan yemi yapıyoruz. Beyaz unlu ekmek tercih edildiği için Türk insanının boyu kısa. Kan değerleri düşük. Kadınlarda düşük oranı yüksek ve yine bu yüzden öğrenme yeteneğimiz az

Türk insanının ciddi bir beyaz ekmek takıntısı var. Ekmeğin unu ne kadar esmer olursa o kadar kalitesiz zannediliyor ve tercih edilmiyor. Oysa bu genel anlayışın tam tersine makbul olan esmer ekmek. Bütün dünya esmer yani tam buğday ekmeğini tüketmeye çalışıyor.
Türkiye’de en önemli besin maddelerini içeren buğdayın kepeği, kabuk kısmı unu esmerleştirmesin diye çıkarılıyor ve çekirdek kısmına yakın olan beyaz kısmı öğütülerek un haline getiriliyor. Buğdayın yüzde 40’a kadar olan kepek ve kabuk kısmı hayvanlara yem oluyor. Yani buğdayın en besleyici kısımları hayvanlara gidiyor. Biz ise beyaz ekmek sevdasına bol bol karbonhidrat tüketiyoruz.

UNO, TÜBİTAK ile ortaklaşa
bir araştırma yapmış. Sonuçlar çok çarpıcı. Beyaz ekmek yediğimiz ve buğdayda yer alan çinko, folik asit, demir, B6, B12 gibi elementleri yeterince alamadığımız için Türk insanı olarak boyumuz kısa. Raşitizm hastalığı bu yüzden çok sık görülüyor. Kadınlarda folik asit yetersizliği düşük oranını artırıyor. Tahıldan alınması gereken maddeler alınamadığı için Türk insanının kan değerleri de çok düşük. Ayrıca öğrenme yeteneğimizde de bu yüzden azalma görülüyor. Düşük çalışma kapasitesi, yaşam kalitesinde düşme ve toplumsal sosyo ekonomik zarar da cabası. Bütün bunların temel sebebi ise beyaz ekmek yeme sevdamız.

Bunları ben söylemiyorum. TÜBİTAK tarafından yapılan bir araştırmadan çıkan bulgular bunlar.

Ekmek, Türk insanı için çok önemli. Türkiye’nin temel gıda maddesi ekmek. Günlük birey başına ekmek tüketimi 100 gram ile 800 gram arasında değişiyor. Ortalaması ise 350-400 gram. Türk insanı günlük enerjisinin yaklaşık yüzde 40’ını ekmekten alıyor. Bu oran, sosyo ekonomik düzeyi düşük gruplarda yüzde 60 hatta yüzde 75’e kadar çıkıyor. Askerde ekmek tüketimi ise 900 grama kadar çıkıyor. Kentlerde fast food tarzı beslenmenin artması da ekmeğin önemini artırıyor.

Bayramdan önce UNO Ekmek’in kurucusu ve ortağı Hasip Gencer ile biraraya geldik. Gencer de bu araştırmanın sonuçlarına fena halde kafa yoranlardan biri. Türk insanının hem tam buğday ekmeği yemesi, hem de paketlenmiş hijyen ürün tüketmesi konusunda varını yoğunu ortaya koymuş biri.

Hasip Gencer, “Baktık beyaz ekmek anlayışını yıkamıyoruz biz de zenginleştirilmiş beyaz un üretelim dedik. 3 yıldır sattığımız beyaz unu, temel elementlerle zenginleştirdik. Bu un maliyetine yüzde 1.5 gibi bir ekstra maliyet kattı ancak biz yine normal un ile aynı fiyata sattık. Diğer un üreticilerinin de bizimle birlikte hareket etmesini bekledik. Ancak kimse bizi izlemedi. İzlemediği gibi ‘Bunların unları katkılı’ diyerek bizi kötülemeye bile kalktılar” diye konuştu. Gencer, bütün beyaz ürün UNO’ların zenginleştirilmiş undan üretildiğine, bilinçli pek çok fırına da zenginleştirilmiş beyaz un vermeye devam ettiklerine işaret etti.

Ankara’da fabrika kuruyor İngiltere’ye ihracat yapıyor

UNO’nun ilginç bir ortaklık hikayesi var biliyorsunuz. Türk Petrol, Doğuş Grubu, Venture Capital derken UNO’da şu an Hasip Gencer’in ortağı Ülker. Kasım’da
Ankara fabrikası faaliyete geçiyor ve UNO Ekmek’in kapasitesi de 35 bin tondan 60 bin tona çıkıyor.

UNO yeni fabrikası için yaklaşık 16 milyon dolarlık bir yatırım yapmış. Ekmeğin dışında un şirketleri ile birlikte grubun konsolide cirosu 500 milyon TL’ye yaklaşmış vaziyette. Bu arada Gencer, un ihracatının çok iyi gittiğini belirtirken “Arkadaşlar ’biz dondurulmuş ekmek ihraç edeceğiz’ dediler. Ben önce inanamadım dalga geçiyorlar sandım. Baktım İngiltere’den ve Hollanda’dan müşteri bulmuşlar. Şimdi bu iki ülkeye donmuş baget ekmek yolluyoruz. Ayda 3-5 konteyner ama sonuçta bir ilki başardık. Arkadaşlar kendilerine iddialı hedefler koymuşlar. Hepsini tebrik ettim” dedi.

Ekmeği poşete sokamadık hem % 18 fire verip, hem de koli basiliyle besleniyoruz

Ekmek tüketiminde Türkiye’de yüzde 18 gibi çok ciddi fire oranı var. Bunun en büyük nedeni de saklama koşullarından dolayı ekmeğin sabahtan akşama kadar bile dayanmaması. Ekmeği ambalajlamadığımız için ekmek suyunu çabuk kaybediyor ve dolayısıyla da kuruyor. Su kaybolunca bağlar kopuyor ve ekmek ufalanıp dağılıyor. Ufalanıp dağılan ekmek çöpe atılıyor, gidip yenisi alınıyor. Hasip Gencer “Oysa ekmek fırından çıktığı anda ambalajlanmış olsa uzun bir süre dayanır ve yüzde 18 oranında da fire vermez. Ekmek 35 derecede paketlenirse nemini uzun süre muhafaza eder” diyor.

Poşetli oranı yüzde 1

Bir ara ekmeği poşete sokmak için karar alındı, ancak fırıncıların baskısı ile o kararın arkasında durulamadı. Oysa İngiltere’de tüketilen ekmeğin yüzde 80’i paketli ekmek. Yunanistan’da bile bu oran yüzde 20’ler seviyesinde. Bizde ise sadece yüzde 1. AB ile tüm uygulamaları birebir karşılaştırın. Herhalde bu kadar fark olan başka bir alan bulamazsınız. Üstelik bu işin bir de çok önemli bir hijyen tarafı var. Domatesi yıkamadan yemeyiz ancak bir sürü kişinin elini sürdüğü nimet kabul ettiğimiz ekmeği gönül rahatlığı ile yeriz. Oysa üzeri koli basili dolu.

Türk erkeğinin boyu 1.71 kadınının boyu 1.61 cm

BİLİMSEL bir çalışmada Türk insanının vücut ağırlığı, boy uzunluğu, baş çevresi ve vücut kitle indeksi referans değerleri belirlendi. Buna göre, Türk erkeğinin ortalama boyu 1.71. Kadınların boyu ise ortalama 1.61 cm çıktı. Kadınların ortalama kilosu 62.1 olurken, erkeklerin kilosu ise 70.7 kg çıktı. Buna karşılık komşumuz Yunanistan’da erkeklerin ortalama boyu 1.75, kadınların boyu ise 1.68 cm. Dünyada boy ortalaması en yüksek ülke ise İsveç ve Litvanya. Erkeklerde 1.79 olan boy ortalaması, kadınlarda 1.73’ü buluyor. Bu arada İstanbul Üniversitesi’nde yapılan bir araştırmada Türk insanının boyunun 30 yıl önceye göre yüzde 3 uzadığı sonucu da çıktı. 0-17 yaş arası kız ve erkek çocukları için verilen değerlerin 1950-60 yılları arasında doğmuş çocukların ölçümlerindeki değerlere göre yüzde 3 daha fazla olduğu görüldü. 12 dev adam da Avrupa Basketbol Şampiyonası’na katılan 16 ülke arasında boy ortalaması ile 14’üncü sıradaydı.

Krizde ekmeğe dayandık fasulyenin suyuna bandık

UNO Yönetim Kurulu Başkanı Hasip Gencer ile Türkiye’deki un ve ekmek tüketimini konuşuyoruz. Krizde un ve ekmek tüketiminde ciddi artış olduğunu belirtiyor ve “Eskiden bir dilim ekmek yiyen, şimdi 3 dilim yiyor. Buna karşılık daha az peynir tüketiyor. Akşam yemekte fasulyenin suyuna ekmek banıyor, öyle doymaya çalışıyor” dedi. Bu kriz anlayışı un ve ekmek tüketimine de yansımış durumda. Türkiye’de yıllık ekmek tüketimi 12 milyon tonu geçmiş vaziyette. Gencer “Hem reel olarak tüketimde yüzde 10’a yakın artış oldu. Hem de fire oranları düştü. Fire oranlarındaki düşüşü de dikkate aldığınızda ekmek tüketimindeki artış çok daha fazla” diyor. Gencer bu durumun kendi rakamlarına da yansıdığını, un satışlarında yüzde 32 büyüme gerçekleştiğini belirtiyor. Krizde daha çok ekmek tüketme anlayışının sadece Türkiye’de değil gelişmekte olan diğer ülkelerde geçerli olduğunu kaydeden Gencer, un ihracatlarının da yüzde 45 arttığına dikkat çekiyor.

Gencer’e kriz döneminde ambalajlı ekmek tüketiminin düşüp düşmediğini soruyorum. “Krizin ilk haftalarında bir düşme oluyor. Daha önce de olmuştu. İnsanlar kriz psikolojisi ile kuruşla ifade edilen ürünlerde bile tasarrufa gidiyor. Bu bir refleks. Sonra görüyor ki tasarrufu başka alanlarda yapmak lazım. O zaman da kendini ödüllendirmek için ambalajlı ekmek alıyor. Güzel bir hafta sonu kahvaltısında çocuğuna tost ekmeği ile hamburger ekmeği ile ziyafet vermek, kahvaltıyı şölene dönüştürmek istiyor” dedi. Bu anlayış krizde ambalajlı ekmek satışlarını artırıyor. Gencer “Daha önce benim ekmeğimi pahalı bulanlar krizde ekmeğimi alıyor. Etiler aynı gidiyor ancak Güngören, Sultanbeyli gibi bölgelerde ekmek satışı artıyor” diye konuştu.

GÜLKURUSU DOKUNUŞUN

17/5/2009 · Kategori: Siir

GÜLKURUSU DOKUNUŞUN

yanıtını almadan sevginin
bakıp geçtik pencereden
alçak gönüllü değildi dostlar
ateş narı örslerde
durmadan değişirken yerimiz
zincirlere vuruldu düşlerimiz

yakalandık çağ ötesi rüzgârlara
duvarlar arasında geçip gitti eylüller
ilmik attı yüreğine mavinin
arkadan vuruldu ışıyan göz
el verin dünkü sular
döl verin içimdeki ezgiye

çiçeğine küsmüş dağım
dünya zorla dönüyor etrafımda
yanan bir temmuzun tutsağıyım
acılarım ayıklanır yürek burgacında
göz hapsinde aynası kırık göl
uçuk bir çocuk mutluluğu
nesini anlayacağız ölü bir kuşun
ateşi kanımda dokunan kilim
eskir geceler iz bırakır kar üstünde
unutulmaz gülkurusu dokunuşun

Bekir KOÇAK, Gizemi Temmuzda Saklı, (s. 12)

*****************

Köy Enstitüleri özlemle anıldı
 


Köy Enstitüleri’nin 67. kuruluş yıldönümü Kadıköy Belediyesi Evlendirme Dairesi’nde kutlandı. Kadıköy Belediyesi'nin her yıl düzenli olarak organize ettiği etkinlikte konuşmacı olan eğitimci Mehmet Sazak da eski bir Köy Enstitüsü mezunu.
Etkinlik, gazeteci-yazar Uğur Mumcu'nun 17 yıl önce Köy Enstitüleri ile ilgili yaptığı bir konuşmasının konuklara izletilmesiyle başladı. Mumcu'nun “Türkiye'nin aydınlanmasına ve bağımsızlığına iki sivil toplum örgütü öncülük etmiştir. Bunlardan biri Kuvayı Milliye diğeri ise Köy Enstitüleridir” sözleri salonda bulunanlar tarafından uzun süre alkışlandı. Köy Enstitüsü mezunu emekli öğretmen Mehmet Sazak, Köy Enstitüleri’nin halkı aydınlatma çalışmalarını anlattı. Sazak, “Bugün kültürel ve sanatsal anlamda ne seviyedeysek bunu o yıllara borçluyuz. Bizim Köy Enstitülüler olarak tek düşüncemiz; Anadolu'ya her anlamda eğitilmiş, bilgiyle donanmış insanları yetiştirmekti. Enstitülerimizde 44 saat haftalık çalışma programımız vardı. Bunların 22 saati kültürel konulardı, diğeri ise üretime yönelik eğitim çalışmalarıydı. Günümüzde de tıpkı Harbiyeler gibi ciddi, yatılı öğretmen üniversitelerinin kurulması gerekli” diye konuştu.
Etkinlik, konuşmanın ardından “Cantus”müzik grubunun seslendirdiği Anadolu ve Kurtuluş Savaşı türküleriyle devam etti. Köy Enstitülüler, etkinlik sonunda seneye tekrar buluşmak üzere ayrıldılar.
Köy Enstitüleri, ilkokullara öğretmen yetiştirmek üzere 17 Nisan 1940 tarihli ve 3803 sayılı Kanun ile açıldı. 1940 yılından başlayarak, tarım işlerine elverişli geniş arazisi bulunan köylerde veya onların hemen yakınlarında Köy Enstitüleri açıldı.
Köy Enstitüleri, Türkiye'nin her yanında ilkokullara öğretmen yetiştirmek üzere açılmış okullardı. 1946 yılında hükümetin yaklaşan seçimleri yitirme kaygısıyla CHP içinden muhalif milletvekillerinin başını çektiği örgütlü muhalefetin kampanyasıyla, müfredatında ve yapılanmasında kuruluş amaçlarından uzaklaşan değişiklikler yapıldı.
İlerleyen yıllarda da, daha önceleri sıkı sıkıya bağlı olduğu "iş için iş içinde eğitim" ilkesinden uzaklaştırıldı. Önceleri yaratıcılığın ön plana çıktığı eğitim anlayışının yerine giderek geleneksel, ezberci eğitimin yerleştiği öğretmen okullarına dönüştürülerek 1954'te kapatıldılar. Neredeyse tüm Anadolu'nun okulsuz ve öğretmensiz olduğu gerçeği göz önüne alınarak, dönemin başbakanı İsmet İnönü'nün himayesinde, Millî Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel tarafından İsmail Hakkı Tonguç'un çabalarıyla köylerden ilkokul mezunu zeki çocukların bu okullarda yetiştirildikten sonra yeniden köylere giderek öğretmen olarak çalışmaları düşüncesiyle kuruldular. Köy Enstitüleri'nin kurulması ve yaygınlaşması konusunda pedagoji uzmanı Halil Fikret Kanad'ın çalışmaları da unutulmamalı. Halil Fikret Kanad, "köye göre öğretmen" fikrini savundu.
Fakir Baykurt, Talip Apaydın, Mahmut Makal, Mehmet Başaran ve Dursun Akçam gibi önde gelen yazarlar ve düşünürler de bu okullarda yetişti.

-21.04.2007

Şeriatın Gölgesindeki Kadın/ 1-2

6/3/2009 · Kategori: Haber

Şeriatın Gölgesindeki Kadın/ 1

İran ceza yasalarına göre, recm cezası, erkek ve kadınlar arasında eşitsiz bir şekilde uygulanıyor. Bu cezayı alan bir kadın boynuna kadar toprağa gömülürken, erkek beline kadar gömülüyor. Suçlanan kişi, idam sırasında kaçmayı başarırsa özgür kalıyor.

Zulal Kalkandelen

Kadın-erkek eşitsizliği, içinde bulunduğumuz 21. yüzyılda, hâlâ insanoğlunun en önemli sorunlarından birisi. Kadınların toplumsal yaşama eşit bir şekilde katılma mücadelesi, yüzyıllardır sürüyor.

Ne var ki, bu mücadele, bugünün ileri Batı demokrasilerinde bile ancak 19. yüzyıl ortalarına doğru başlayabildi. 8 Mart 1857 tarihinde, Amerika’da dokuma işçisi kadınlar, ayrımcılığa ve insanlık dışı çalışma koşullarına isyan etti.

Aradan 53 yıl geçtikten sonra, 1910 yılında 2. Enternasyonal Kadınlar Konferansı’nda Alman delege Clara Zetkin’in önerisiyle, 8 Mart, Dünya Emekçi Kadınlar Günü ilan edildi. 1977 yılında da, Birleşmiş Milletler, bu günü, Dünya Kadın Hakları ve Uluslararası Barış Günü olarak kabul etti. Burada “Uluslararası Barış Günü” ifadesi önemlidir. Çünkü çok açıktır ki, dünya nüfusunun yarısını oluşturan kadınlara eşit haklar verilmedikçe, dünyada barışın sağlanması olanaklı değildir. Her yıl 8 Mart geldiğinde, kadınların içinde bulunduğu koşullara ışık tutuyor medya organları... Ve araştırmalar da gösteriyor ki, dünya üzerinde kadınların en kötü koşullar altında yaşadığı ülkeler, Ortadoğu, Güney Asya ve Afrika’daki İslam coğrafyasında toplanmış durumda...

Bu bölgelerde şeriatla yönetilen ülkelerde, kadınların sosyo-ekonomik, yasal ve siyasi haklar bakımından ikinci sınıf vatandaş konumuna itildikleri bir gerçektir. Bunun nedenlerine baktığımızda, bu ülkelerle ilgili bazı önemli hususlar çıkıyor karşımıza...

1- Bu ülkelerin anayasalarında, “Kadınla erkek yasalar önünde eşit haklara sahiptir” hükmü yer alsa bile, sonuç olarak o yasaların mutlaka şeriatla uygunluğu arandığından, uygulamada bu eşitliği gerçekleştirme olanağı yok.

2- Toplumda egemen güç olan dini liderlerin fetvaları, bütün yasalardan daha güçlü bir etki yapıyor.

3- Bu toplumlarda genel kabul gören anlayış, erkeklerin kadınlara göre daha üstün olduğu... Bunun sonucu olarak da, erkeğin birden fazla kadınla evlenebilmesi mümkün kılınıyor; mahkemelerde iki kadının tanıklığı bir erkeğinkine denk sayılıyor; erkek istediği zaman kadını boşayabilirken, kadının böyle bir hakkı bulunmuyor...

4- Erkek egemen toplum yapısı nedeniyle, kadınların görevi, evde kalıp kocasına hizmet etmek ve çocuklarına bakmak olarak algılanıyor.

5- Bu ülkelerde, halkın çoğunluğunun mezhebi, devletin resmi mezhebi olarak kabul ediliyor. Bu yüzden, devletin dinini İslam olarak açıklasalar da, aralarında uygulama bakımından farklılıklar görülüyor.

Örneğin, Afganistan’da yönetimi devralan mücahitler, ülkenin resmi mezhebini Hanefi olarak ilan etti. Aynı şekilde, 1979’da Humeyni Devrimi ile İran İslam Cumhuriyeti kurulunca, halkın yüzde 90’ını Şiiler oluşturduğu için, Şiilik resmi mezhep haline geldi. Suudi Arabistan’da ise kraliyet ailesinin desteklediği Vahabilik resmi ideoloji oldu. Bu nedenle de, örneğin İran’da kadın otobüs şoförü olabilirken, şeriatın en katı şekilde uygulandığı Vahabilik yüzünden Suudi Arabistan’da kadınların araba kullanması bile yasaktır...

Bu yazı dizisinde, dünyada kadın hakları mücadelesinin başladığı tarihten bir buçuk yüzyıl sonra, İslam devletlerinde yaşayan kadınların içinde bulunduğu koşulları ortaya koymak istedik. Dileriz, 21. yüzyılda din adına kadınlara karşı yapılan çağdışı ayrımcılık ve baskı, artık sona erer...


İslami kriterlere uygun haklar

Eşit hak vermek yerine hakların eşit şekilde korunduğu İran’da siyasi ağırlığı çok fazla olan Anayasa Koruyucular Konseyi, kadınların üzerinde adeta bir kara bulut

İran Anayasası’nın 20. maddesi, “kadın ve erkek bütün vatandaşların yasalar tarafından eşit şekilde korunduğunu” ve “İslami kriterlere uygun bütün siyasi, ekonomik ve kültürel haklara sahip olduklarını” hükme bağlıyor. Burada altı çizilmesi gereken şu: Erkek ya da kadın bütün vatandaşlar “eşit haklara” sahip değil, İslami kriterlere uygun olarak sahip oldukları hakların korunmasında eşitler. Anayasanın bütününde de hâkim olan anlayış bu...

İran’la ilgili belirtilmesi gereken bir özellik de, ülkede Anayasa Koruyucular Konseyi adlı bir kurumun varlığı. Yasaların anayasa ve şeriat ile uygunluğunu denetleyen bu konseyin, meclis kararlarını veto yetkisi var. 12 üyeli Konsey’in altı üyesi, dini lider tarafından atanıyor. Kalan altı üyesi de, ülkenin yargı kurumlarınca aday gösterilen hukukçular tarafından İran Meclisi’nce seçiliyor. Konseyin ülkedeki siyasi ağırlığı o kadar fazla ki, şeriata uygun bulmadığı birçok yasayı meclise geri gönderebiliyor, hatta anayasaya dayanarak parlamento üyelerini veto edebiliyor. Son yıllarda kadın hakları konusunda yürütülen kampanyalara büyük darbeler vurulmasının ardında da, bu aşırı dinci kurumun rol aldığı belirtiliyor.

İran’da çalışma hayatında kadınların oranı yüzde 42. Bu oran, dünya ortalaması olan yüzde 58’in altında olsa da, Ortadoğu’daki en yüksek seviye. Fakat buna karşın, parlamentonun ancak yüzde 2.8’i kadınlardan oluşuyor. Ortadoğu ve Afrika’da yüzde 9 olan ortalamanın çok gerisinde. Bunun bir nedeni, İran seçimlerinde kadınlar için kota uygulanmaması. Bir diğer nedeni de, adayları veto yetkisi bulunan aşırı muhafazakâr Anayasayı Koruyucular Konseyi’nin, kadın adayların dini inançları ve İslam Cumhuriyeti’ne bağlılığı konusunda ikna edilmelerinin zorluğu...

İran’da daha liberal gözüken Hatemi’nin seçilmesinde kadınların büyük rolü olduğuna inanılıyor. Bu nedenle, kadınların parlamentoda sayılarının fazla olması düşüncesi, muhafazakârları rahatsız ediyor...

Eşcinsel ilişkiye ölüm cezası...

İran’da eşcinsel ilişkilere en ağır cezalar uygulanıyor. Bu tür bir ilişkiye girmekten suçlu bulunan erkeklere, ilk suçlamada ölüm cezasına kadar varan cezalar verilebiliyor. Eğer seksüel ilişki gerçekleşmemişse, 100 kırbaç cezası uygulanıyor. Böyle bir ilişki kadınlar arasında olursa, dördüncü suçlamada ölüm cezası verilebiliyor. Bu davalarda kanıt olarak suçun itirafı ya da dört erkeğin tanıklığı aranıyor. Fakat koşullara göre yargıçların takdir hakkı da bulunuyor. Ahlak polisinin kimi zaman evleri basıp, bir araya gelen insanları bu tür bir ilişki kurup kurmadıkları konusunda denetledikleri oluyor.

Kadınlara yönelik ayrımcılık ve kısıtlamalar

• Kadın işe girmek ve yurtdışına seyahat etmek için kocasından izin almak zorunda.

• Kadınlar yargıç olamıyor, devlet başkanlığı seçimine giremiyor.

• İki kadının tanıklığı bir erkeğinkine eşdeğer.

• Tecavüze uğrayan kadınların korunması için yasal bir önlem yok. Tecavüz mağduru kadını namus adına öldüren babası, kocası ya da erkek kardeşi cezalandırılıp hapse atılmıyor.

• İran’da reform yanlısı vekiller ve kadın hakları savunucuları, recm (taşlanarak idam etme) cezasının uygulanmaması ve yargıçların bunun dışında ceza yöntemlerine başvurması için sürekli olarak çağrıda bulunsa da, bu ceza İran’da varlığını koruyor. En son geçen yılın aralık ayında zina ile suçlanan iki erkek bu şekilde idam edildi.

• İran ceza yasalarına göre, recm cezası, erkek ve kadınlar arasında eşitsiz bir şekilde uygulanıyor. Bu cezayı alan bir kadın boynuna kadar toprağa gömülürken, erkek beline kadar gömülüyor. Suçlanan kişi, idam sırasında kaçmayı başarırsa özgür kalıyor. Ancak kadınlar boynuna kadar toprağa gömüldüğü için, erkekler gibi kaçma şansları yok. Recm sırasında atılacak olan taşların, ne iki atışta öldürecek kadar büyük, ne de hiç zarar vermeyecek kadar küçük olması da uygulamanın kurallarından...

• Kadınlar, sokakta İslami Yaşam Tarzını Koruma Bakanlığı’nın görevlileri tarafından neden göstermeden durdurulup sorguya çekilebiliyor. Bu görevliler, genellikle metro ve otobüs duraklarında bekleyip kadınların giyim kuşamını kontrol ediyor. Ayrıca parklarda dolaşıp, birlikte oturan çiftlerin evli olup olmadıklarını kontrol ediyorlar.

Üniversitelerde artan kız öğrenci sayısı tedirginlik yarattı

Anayasada kadınlara eşit eğitim hakkı öngörülüyor ve üniversite kontenjanlarında kadınlara yönelik kotalar bulunuyor. Bunun sonucu olarak da, üniversitelerdeki öğrencilerin yaklaşık 2/3’ü kız öğrenci. Özellikle tıp, eczacılık ve dişçilik gibi alanlarda kız öğrencilerin sayısı ağırlıklı. Fakat üniversitelerdeki kız öğrenci sayısındaki artış, dinci kesimleri tedirgin ediyor. Bu nedenle geçen yıl, Cumhurbaşkanı Ahmedinejad’a bir rapor sunan Parlamento Araştırma Merkezi, bu durum engellenmezse, sosyal dengeyi ve kadın ile erkek arasındaki ekonomik durumu bozucu bir hal alacağını belirterek hükümetin uyarılmasını önerdi.

İran, bugünkü koşullarda diğer bazı Ortadoğu ülkelerine, özellikle Suudi Arabistan’a göre, kadınların eğitim ve çalışma hakları bakımından daha iyi durumda olsa da, 1979’da Humeyni Devrimi ile başlayan son 30 yıllık dönemde kadınlar üzerindeki baskı giderek artıyor.

Köktendinciliğin güç kazandığı bu dönemde, kadının erkekten farklı yapıda, korunmaya muhtaç bir tür olduğu, İran’da aşırı dinci çevrelerin sık sık dillendirdiği bir görüş olarak topluma dayatılıyor.

Velayet

• İran’da boşanan ya da dul kalan bir kadın, kız çocuklarının velayetini en fazla 7, erkek çocuklarının velayetini ise en fazla 2 yaşına kadar elinde tutabiliyor. Çocukların velayeti, bu yaştan sonra babalarına ya da babalarının ailesine geçiyor.

• Ayrıca kadınlar belli bir yaşa kadar çocukların velayetini elinde tutuyor olsa da, o süre içinde bile çocukların hayatıyla ilgili önemli kararlar yine babanın ailesi tarafından veriliyor.

• İran’da boşanan kadınlar yeniden evlenebiliyor. Fakat bu durumda çocuklarını kaybetme tehlikesi var. Baba ya da babanın ailesi, çocuk kaç yaşında olursa olsun, velayeti talep edebiliyor.

Miras Hakları

• İran’da geçerli olan yasalara göre, bir erkek öldüğünde, eğer çocukları varsa karısına mirasın sekizde biri, karısından başka yakını yoksa, sahip olduğu mirasın ancak dörtte biri kalıyor, gerisi de devlete aktarılıyor. Ayrıca kadına devredilen miras, emlak varlıklarını kapsamıyor.

• Geçen yıl din âlimi Ayetullah Sanei, bu konuda bir fetva yayımlayarak, bu gibi durumlarda, erkeğin başka mirasçısı yoksa, mirasının karısına ait olması gerektiğini bildirdi.

• İran parlamentosunun yakın zamanda kabul ettiği bir yasa ise, kadınların kocalarından kalan toprak ve emlak varlıklarını miras olarak almalarına olanak tanıyor. Fakat bu yasanın yürürlüğe girebilmesi için, Anayasa Koruyucular Konseyi tarafından İslami yasalara uygunluğunun onaylanması gerekiyor.

2 Mart 2009



Şeriatın Gölgesindeki Kadın/ 2

Geçen yıl ülkede kadın hakları mücadelesi veren ve 1 milyon imza toplama hedefiyle başlatılan “Campaign for Equality” adlı kampanyaya katılan 50’den fazla kadın hapse atıldı.

Zülal Kalkandelen

İran’da görev başında olan Cumhurbaşkanı Ahmedinejad, sürekli olarak konuşmalarında kadınların evde kalıp çocuklarıyla ilgilenmesi gerektiğini vurguluyor. Genel olarak toplumda benimsenen anlayış da bu yönde... İran’da kadınların bugün hâlâ birçok konuda seçim yapma özgürlükleri yok ve erkeklerle eşit haklara sahip olma mücadelesi veriyorlar. Özellikle evlilik, boşanma, velayet ve miras hakları bakımından ikinci sınıf vatandaş yerine konuluyorlar.

Geçen yıl ülkede kadın hakları mücadelesi veren ve 1 milyon imza toplama hedefiyle başlatılan “Campaign for Equality” adlı kampanyaya katılan 50’den fazla kadın hapse atıldı.

Enformasyon Bakanlığı’ndan kampanyaya destek veren kadınlar, telefonlar edilerek toplantılara katılmamaları yönünde uyarıldı.

Kampanyanın kurucularından Parvin Ardalan, geçen yıl Olof Palme Ödülü’ne değer görüldüğünde, ödül törenine katılmak için İsveç’e gitmesi engellendi. Tahran’daki İmam Humeyni Havaalanı’na giden Ardalan’ın pasaportuna el konularak yurtdışına çıkışı yasaklandı.

16 yıldır kadın haklarını destekleyen yayınlar yapan Zanan adlı feminist derginin geçen yıl kapatılması, ülkede protestolara neden oldu. İran’daki kadın hakları hareketine yönelik baskıların giderek şiddetlenmesi ve tutuklamaların artması üzerine, Mart 2008’de New York’ta 280’den fazla insan hakları savunucusunun katıldığı bir uluslararası destek toplantısı yapıldı. Katılımcılar arasında altı Nobel Barış Ödülü sahibi kadının da yer aldığı toplantıda, İran’daki durum hakkında endişeler dile getirildi.

Bütün bu baskılara karşın, İran’da seçimleri etkileyebilecek oranda güçlü bir kadın nüfusu var. Bu nedenle 2008 seçimlerinde adaylar, programlarında kadınlara yönelik vaatlerde bulunmak durumunda kaldı. World Public Opinion tarafından geçen yıl yapılan bir araştırmaya göre, İran halkının yüzde 78’i kadınların erkeklerle eşit haklara sahip olmasını önemsiyor ve yüzde 70’i de, hükümetin, kadınlara yönelik ayrımcılığın önlenmesi için çalışması gerektiğine inanıyor.


MUTA NİKÂHI

Geçici evlilikler çok yaygın

Evlilik dışı ilişkilerin taşlanarak idama varan korkunç uygulamalarla cezalandırıldığı İran’da, İslam Devrimi’nden bu yana, Şii kesim arasında eski bir gelenek olan geçici evlilikler çok yaygın. Şii mezhebinde, erkeklerin, Sünni mezhebinde olduğu gibi, eşinin rızası olmadan 1’den fazla eş edinme hakkı yok. Fakat geçici evliliklerin bu durumu ortadan kaldırma amacıyla uygulandığı görülüyor...

Bu tür evlilikte, bir erkek ve evli olmayan bir kadın belli bir süre için kendi aralarında evlilik sözleşmesi yapıyorlar ve karşılığında kadına bir miktar para veriliyor. Belirlenen süre, bir saat de olabiliyor 50 yıl da... Bu süre sonunda taraflar hiçbir boşanma işlemine gerek olmadan ayrılabiliyor ya da çocuk olursa ve taraflar isterse kalıcı evliliğe geçebiliyorlar. Geçici evlilikler, tamamen seksüel ihtiyacı karşılama amacıyla yapılıyor ve erkek egemen toplumda kadın için son derece aşağılayıcı bir durum yaratıyor. Bu evlilikler, resmi kurumlar tarafından kayıt altına alınabiliyor ama bu zorunlu değil. Erkek istediği zaman sona erdirebiliyor ve bu durumda erkeğin kadına karşı herhangi bir maddi yükümlülüğü bulunmuyor.


Fuhşa alternatif deniliyor

Geçici evlilik yapacak bakire kızlar için babasının onayı gerekiyor. Bu evliliklerin sonucunda doğan çocuklar, yasal olarak kalıcı evliliklerden olan çocuklarla aynı statüde sayılıyor. Fakat geçici evlilik yapan kadınlar, yasal evlilik yapan kadınlarla aynı haklara sahip değil.

Üstelik, muta nikâhı ile evlenmek, kadınlar açısından toplumda gizlenmesi gereken, hoş olmayan bir durum olarak değerlendiriliyor. Aynı zamanda molla olan İran İçişleri Bakanı Mustafa Purmuhammedi’nin “Fuhşa alternaif olarak geçici evliliği teşvik etmeliyiz” diyerek desteklediği bu uygulamaya, kadın hakları savunucuları şiddetle karşı çıkıyor. Din adamları ise, geçici evliliğin, bekâr ya da dul kadınları fuhuş yapmaktan alıkoyduğunu ve belli bir yaşa gelmiş erkeklerin cinsel ihtiyaçlarının karşılanmasını sağladığını söylüyor. Oysa bu evliliklere bekâr erkeklerin değil, evli erkeklerin rağbet etmesi bu görüşü yalanlıyor.

İşin gerçeği, İran’daki geçici evlilikler, Şii mezhebine mensup olmayan, ama birden fazla kadına sahip olmayı amaçlayan erkekler ile evlilik dışı birliktelik yaşamak isteyen, ancak ahlak polisi tarafından yakalanmaktan korkan gençlerin işine yarıyor...

Sanal dünyada gelişen ilişkiler

Erkekle kadının toplum içinde tanışıp birbirlerini tanıma olanağı bulamadığı İran’da, yeni yetişen genç nesil, teknolojik gelişmelerin de etkisiyle, artık internet ortamında karşı cinsi tanımaya yönelmiş.

Bugün Farsçanın, blog dünyasında en çok kullanılan üçüncü dil olduğu belirtiliyor. Kaliforniya’da bulunan Pomona Koleji’ndeki Prof. Pardis Mahdavi’nin İranlı gençler arasında internet kullanımına yönelik yaptığı araştırmaya göre, gençler interneti üç şekilde kullanıyor:

1. Rejim tarafından yasaklanan kültürel dünyayı tanımak; haber, film, müzik vb. konularda gelişmeleri izlemek.

2. Gençler arasında bir dayanışma ortamı kurmak.

3. Karşı cinsle chat yapmak, yani internet ortamında sohbet etmek ve buluşma ayarlamak. Bunun sonucunda, İran’da genç nüfus arasında yeni bir “siber-seks” kültürü gelişmiş durumda. İslam Cumhuriyeti’nin parasız eğitim politikası, ülkede eğitimli bir genç nüfus yaratmış olduğundan, internet üzerinde bu tür trendleri takip edebilen bir kuşak var. Hükümetin bu gelişmelerin önüne geçmek için bulduğu yöntemse, bazı sitelere girişin yasaklanması. Medyaya yansıyan bilgilere göre, İran’da 5 milyondan fazla siteye ulaşılamıyor. Ülkede yalnızca pornografik siteler değil, kadın haklarından ve Batı tipi yaşamdan söz eden siteler ile İran dışından yayın yapan muhalif Arap siteleri de yasaklanmış durumda. Fakat İran’da son yıllarda sanal dünyada oluşturulan blog ortamında, aşırı dinci rejimin yasaklarının delindiği “sessiz bir devrim” yapılıyor. Teknolojik bilgisi yüksek gençler, hükümetin yasakladığı konuları ele alan ama filtreleme sistemine takılmayan siteler ve bloglar yaratmada ustalaşmış durumda.


Giyim

• Kadınlar, İslami kurallara uygun giyinmek zorunda. Yani kıyafetleri, bedeninin şeklini belli etmeyecek şekilde bol olmalı; saçlarını örtüp, bacaklarını, kollarını ve ayaklarını açıkta bırakmayacak şekilde giyinmeli.

• İran’da özellikle kentlerde, genç kesim çarşaf yerine pantolon giyip üzerine dizlerine kadar gelen paltolar giymeyi tercih ediyor. Fakat 2005’te Ahmedinejad’ın seçilmesinden bu yana, giyim kuşam konusunda çok daha fazla baskı uygulanıyor.

• Renkli başörtüler, dar giysiler ya da erkeklerde Batı stili saç kesimleri de cezalandırılıyor. Pantolonun içine sokulduğu uzun çizme giymek de yasak.

• İslami giyim kurallarına uygun olmayan kıyafetleri satan mağazalar kapatılıyor. Bu kuralların dışına çıkanlara ahlak polisi tarafından kırbaç, para ve hapis cezaları verilebiliyor.

Çocuk yaşta evlilik sorunu

İran, UNICEF Çocuk Hakları Sözleşmesi’ni imzalamış olmasına karşın, şeriatın açıkça belirlediği bazı konularda sözleşmeyi uygulama dışında tutuyor. Bu konulardan birisi de, erken yaşta evlilikle ilgili. İran’da 2002’den önce geçerli olan yasaya göre, evlilik için asgari yaş kızlarda 9, erkeklerde 14 olarak belirlenmişti. 2002 yılında parlamentodaki kadın üyelerin yoğun baskısı sonucunda, evlilik yaşı kız çocuklarda 13’e, erkeklerde 15’e çekildi. Ama aslında yasa evlenme yaşını değiştirmiş değildi... Tek yenilik, 13 yaşından küçük kızların ve 15 yaşından küçük erkeklerin evlenebilmesi için, ailelerin ve yargıcın izninin gerekmesiydi. 2005 yılında yapılan bir değişiklik ise, bu yaş sınırını, kızlar için 15’e, erkekler için 18’e yükselterek zorunlu hale getirdi. Fakat özellikle kırsal alanlarda Şiiler tarafından hâlâ uygulanan geçici evlilikler, bunu bir şekilde delme yolunu açıyor. Üstelik bu tür evlilikler ailelerin onayıyla yapıldığı için, bunu önleyecek bir yol da bulunmuyor...

3 Mart 2009

Şeriatın Gölgesindeki Kadın/ 3

6/3/2009 · Kategori: Makale

Şeriatın Gölgesindeki Kadın/ 3

Tarih 12 Kasım 2008... Afganistan’ın güneyinde Kandahar bölgesi... Nazo Ana Kız Lisesi’ne devam eden öğrenciler, her sabah olduğu gibi İslami giyim kurallarına uygun formalarını giymiş okula yürürken birden yanlarında motosikletli adamlar belirdi... Kızların başlarındaki örtüyü çekip çıkaran adamlar, ellerindeki şişelerle yüzlerine asit fırlattı..

Zülal Kalkandelelen

Afganistan’da 1992’de köktendincilerin iktidara gelmesiyle darbe yiyen kadınlar Taliban’la birlikte tarihinin en kötü günlerini yaşadı

Afganistan’da 1992’de iktidara köktendincilerin gelmesiyle, kadınların sahip olduğu sosyal, ekonomik ve kültürel haklar bakımından çok daha geriye gidilen bir dönem başladı. Sonrasında ise 1996-2001 arasında iktidarda kalan aşırı dinci Taliban döneminde kadınlar tarihinin en kötü günlerini yaşadı.

Kelime anlamı “İslam öğrencileri” olan bu grup, şeriat okullarından yetişen ve mülteci kamplarında toplanan askerlerden oluşuyordu. Ülkeyi şeriatla yönettikleri dönemde, Afganistan özellikle kadınlara uygulanan akıl almaz baskılara sahne oldu.

Kız öğrencilerin okula gitmesi ve kadınların çalışması yasaklandı...

Hiçbir kadın yanında erkek olmadan evden çıkamıyor, erkek doktora muayene olamıyor, hatta erkek bir doktorun olduğu bir ekip tarafından ameliyat edilemiyordu... Tüm kadınlar, başlarından ayak uçlarına kadar bedenlerini bütünüyle örten burka giymek ve gözlerini de kapamak zorundaydı...

Mesleği doktorluk ya da öğretmenlik olan kadınlar, artık mesleklerini yapamaz hale geldiklerinden, dilencilikle ya da bedenlerini satarak hayatlarını sürdürmek durumunda kaldı...

Evlerin camlarından kadınların görünmemesi için camların karartılması ya da siyaha boyanması şart koşuldu...

Sokakta uygunsuz davranan kadınları cezalandırmak için din polisleri görevlendirildi. Sokakta herkesin önünde coplanıp dövüldü kadınlar... Taliban yönetiminin 2001’in sonlarında Amerikan ve NATO güçleri tarafından iktidardan indirilmesinden sonra, Afgan kadınları için bir umut doğmuştu...

2004’te kabul edilen Afgan anayasası, “Afgan vatandaşlarının -kadın ya da erkek- yasalar önünde eşit hakları ve yükümlülükleri vardır” maddesine yer veriyor. Fakat aynı zamanda, devletin dininin İslam olduğunu ve hiçbir yasanın İslam inanç ve pratiklerine karşı olamayacağını da hükme bağlıyor. Doğrudan şeriat hukuku anılmasa da, yasaların yetersiz kaldığı durumlarda mahkemelerin Hanefi fıkhından faydalanmasına izin veriyor... Hanefi fıkhı, İslam dininde Sünni mezhebinin takip ettiği dört büyük fıkıh mezhebinden birisi.

Sonuç olarak, anayasada sözü edilen “eşitliğin” gerçek anlamda uygulanmadığı ortaya çıkıyor. Çünkü esas olarak, bütün yasaların şeriata uygunluğu aranıyor...

Taliban’ın iktidardan indirilmesinden sonra, ülkenin bazı bölgelerinde kadınların bir nebze de olsa nefes aldığı söylense bile, büyük kesiminde hâlâ eski koşullar geçerli. Şu andaki devlet başkanı Karzai’nin çevresine “ılımlı Taliban” denilen birtakım grupları topladığı ve bunların kadınlara bakışının da çok farklı olmadığı belirtiliyor.
 

Ürkütücü veriler

• Birleşmiş Milletler Kadınlar Kalkınma Fonu’na (UNIFEM) göre Afgan kadınlarının yaklaşık yüzde 90’ı okuma yazma bilmiyor.

• Kız çocuklarının yalnızca yüzde 30’u eğitim alabiliyor. Eğitim alamayan kız çocuklarının oranı, güneydeki Urozgan ve Zabul bölgelerinde yüzde 90’a kadar çıkıyor.

• Bir Afgan kadını başına 6.6 çocuk doğumu düşüyor; ki bu dünya ortalamasının iki buçuk katından da fazla.

• Kadınların sadece yüzde 2’si doğum kontrolü uygulayabiliyor.

• Her 3 Afgan kadınından birisi, fiziksel, psikolojik ve cinsel şiddete maruz kalıyor.

• Afgan kadınlarının ortalama yaşam ömrü 44 yıl...

• Evliliklerin yüzde 70-80’i çeşitli nedenlerle baskı altında gerçekleştiriliyor. Bu nedenler arasında, aile anlaşmazlıklarını çözmek ya da borç ödemek önde geliyor.

• Birçok erkeğin, ergenlik öncesi yaşta birden fazla eşi var.

• Kız çocuklarının yüzde 57’si 16 yaşından önce evlendiriliyor. Bir kız çocuğunun 16 yaşından önce evlendirilmesinin yasak olmasına karşın, bu tür evlilikler resmi kayıtlarda yer almadığından herhangi bir yaptırım uygulanamıyor.

• Dul kalan kadınlar, ölen kocalarının akrabalarıyla evlendiriliyor.

• Kuzeydeki Faryan bölgesinde, kadınların yüzde 80’i gündelik hayatlarında şiddet görüyor; sağlık, eğitim ve hukuk hizmetlerinden tümüyle yoksunlar.

• Tecavüz, yasalarda açık bir şekilde suç olarak tarif edilmiyor.

• Kadınların mülkiyet ve miras hakkı anayasal koruma altında değil.

• Kâbil dışında aşiretler tarafından kontrol edilen, dini liderlerin ve yerel kültürün geleneklerinin geçerli olduğu bölgelerde, recm (taşlanarak idam edilme) uygulanıyor.

(Kaynak: Birleşmiş Milletler İnsani İlişkiler Koordinasyon Ofisi’ne bağlı IRIN -Integrated Regional Information Networks-Bölgesel Bilgi Ağı Birimi- ve BM Küresel Kadın Fonu.)

Ölümüne okumak...

Tarih 12 Kasım 2008...

Afganistan’ın güneyinde Kandahar bölgesi...

Nazo Ana Kız Lisesi’ne devam eden öğrenciler, her sabah olduğu gibi İslami giyim kurallarına uygun formalarını giymiş okula yürürken birden yanlarında motosikletli adamlar belirdi... Kızların başlarındaki örtüyü çekip çıkaran adamlar, ellerindeki şişelerle yüzlerine asit fırlattı.. 11 kız öğrencinin ve 4 kadın öğretmenin ağır yaralandığı olayda, bir öğrenci görme yeteneğini kaybetti...

Dehşete kapılan öğrenciler, korkuyla evlerine kaçarken dersler iptal edildi...

Olaydan günler sonra tutuklanan saldırganların şeriatçı Taliban militanı oldukları açıklandı...

1300 öğrencinin okuduğu okulda, olayın ertesinde derse gelen öğrenci sayısı yalnızca 35’ti... Taliban örgütü amacına ermiş, aileleri korkutarak kızlarını okula göndermelerini engellemişti...

‘Fahişe’ diye aşağılanan meclis üyeleri...

Bugün artık Afgan kadınlarının çalışması yasak değil; hükümet tarafından burka giymeye zorlanmıyorlar; bazı devlet görevlerine atanan kadınlar, hatta bakanlık yapanlar var.

32 yıllık aradan sonra 2005’te tekrar açılan Afgan Halk Meclisi’nde her vilayetten en az iki kadın bulunması ve böylece parlamentonun 250 kişilik alt kanadında kadınlara yüzde 25’lik bir temsil sağlanması kuralı getirildi.

Ayrıca, parlamentonun üst kanadı 102 üyeli Yaşlılar Meclisi’ne (Meshrano Jirga) devlet başkanı tarafından atanacak 34 üyenin yarısının kadın olması zorunlu kılındı.

Bu yasa, Afgan kadınları için siyasi katılım yönünde önemli bir adım olsa da, kadın hakları için mücadele eden örgütlere göre, bu meclislerde yer alan ve çoğunluğu oluşturan erkekler, ağırlıklı olarak, kadın-erkek eşitliğine karşı...

Bu yüzden de, meclise girmeyi başaran kadınların konuşma hakkı göz ardı ediliyor, sürekli hakarete uğruyorlar ve “eşitlik” ifadesi yine kâğıt üzerinde kalıyor.

2005’te başkanlık için yarışan ilk Afgan kadını Dr. Masooda Jalal’in ölüm tehditleri alması ise hafızalarımızda...

“Savaş lordlarının iltimas geçtiği birkaç kadına hükümette resmi görev verdiler ve bunun ülkede ‘kadınların özgürleştirilmesi’nin sembolü olduğunu ilan ettiler” diyen Jalal, Afganistan’da kadınlar üzerindeki baskının sürdüğünü söylüyor.

Mecliste kadın haklarından söz etmek isteyince, erkek vekillerce “fahişe”, “komünist” denilerek kovulan Jalal, Taliban tehdidi altında her gece başka bir evde kalarak hayatını sürdürmeye çalışıyor...

4 Mart 2009

« Önceki :: Sonraki »